02-DOKTORA TEZLERİ

Browse

Recent Submissions

Now showing 1 - 20 of 8464
  • Item
    Tecavüz kurbanı ve saldırganına yönelik empatide adil dünya inancı, namus sistemini meşrulaştırma, öfke ve tiksinme hassasiyetinin rolü
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Ok,Ahmet Çağlar
    Bu tez çalışmasında tecavüz kurbanına ve saldırganına yönelik empatinin altında yatan güdüsel (adil dünya inancı, dindarlık ve politik yönelim), bilişsel (namus sistemini meşrulaştırma) ve duygusal (öfke ve tiksinme hassasiyeti) süreçleri açıklayan bir model geliştirmek amaçlanmıştır. Ek olarak, öfke duygusuna temel oluşturan bağlamsal farklılıkları ve farklı bağlamsal öfke türlerine hassasiyet ile tiksinme hassasiyetinin ahlaki değerlendirme eğilimleri ile ilişkilerini incelemek amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, ilk olarak öfke duygusunun farklı bağlamlarda ne düzeyde deneyimlendiğini ölçen bir öfke ölçeği geliştirilmiştir (Çalışma 1 A, N = 301 ve Çalışma 1 B, N = 373). Yapılan çalışmalar sonucunda, öfke duygusuna hassasiyetin bireysel öfke, ahlaki öfke ve toplumsal norm temelli öfke olmak üzere farklı temellere sahip olabileceği görülmüştür. Ayrıca Çalışma 1 B'de, ahlaki öfke hassasiyetinin zarar verme/bakım temelindeki, toplumsal norm temelli öfke hassasiyetinin ise saflık/kutsallık temelindeki ahlaki değerlendirmelerin en güçlü yordayıcıları oldukları görülmüştür. İkinci olarak (Çalışma 2, N = 304), tecavüz kurbanına ve saldırganına yönelik empatiyi yordayan değişkenlere ilişkin önerilen model test edilmiştir. Modele göre genel adil dünya inancı, politik yönelim ve dindarlık namus sistemini meşrulaştırmayı pozitif yönde yordamaktadır. Namus sistemini meşrulaştırma ise ahlaki öfke hassasiyetini negatif, toplumsal norm temelli öfke hassasiyetini pozitif yönde yordamaktadır. Ancak beklentilerin aksine tiksinme hassasiyetini yordamamaktadır. Ahlaki öfke hassasiyeti tecavüz kurbanına yönelik empatiyi pozitif, tecavüz saldırganına yönelik empatiyi negatif yönde yordamaktadır. Toplumsal norm temelli öfke hassasiyeti ise beklenilenin aksine tecavüz kurbanına yönelik empatiyi yordamasa da tecavüz saldırganına empatiyi pozitif yönde yordamaktadır. Son olarak, yine beklentilerin aksine, tiksinme hassasiyeti ne tecavüz kurbanına ne de tecavüz saldırganına yönelik empatiyi yordamamaktadır. Bulgular bir bütün olarak değerlendirildiğinde 1) öfke duygusuna ilişkin alanyazındaki tutarsız bulguların öfkenin tanımlanması ve ölçülmesindeki farklılıklardan kaynaklanıyor olabileceği, 2) öfke ve tiksinme duygularının ahlaki değerlendirmeler ile özellikle de tecavüz olgusu ile yakından ilişkili olan zarar verme/bakım ve saflık/kutsallık temelindeki ahlaki değerlendirmeler ile ilişkileri açısından alanyazındaki tutarsız bulguların öfkenin farklı bağlamlarda ele alınmasıyla açıklanabileceği, 3) tecavüz kurbanına ve saldırganına yönelik empatinin güdüsel, bilişsel ve duygusal değişkenlerin bir arada ve bir süreç içerisinde değerlendirilmesinin cinsel şiddet ile ilgili yapılan çalışmalara kuramsal bir çerçeve çizebileceği düşünülmektedir. This thesis aims to construct a model that elucidates the motivational (belief in a just world, religiosity, and political orientation), cognitive (honor-system justification), and emotional (anger and disgust sensitivity) processes that underlie empathy towards both the rape victim and the perpetrator. In addition, the objective was to investigate the variations in context that give rise to the emotion of anger, as well as the relationships between sensitivity to different forms of contextual anger and disgust sensitivity and inclinations in moral judgment. To assess the intensity of anger experienced in different situations, a scale was initially created (Study 1A, N = 301, and Study 1B, N = 373). As a result of the studies, it has been found that sensitivity to the emotion of anger may have several bases, including individual anger, moral anger, and societal norm-based anger. In Study 1B, it was discovered that moral anger sensitivity was the strongest predictor of harm-based moral judgments; however, social norm-based anger sensitivity was the strongest predictor of purity-based moral judgments. Furthermore (Study 2, N = 304), the proposed model that predicts empathy towards the rape victim and the perpetrator was tested. The model indicates that general belief in a just world, political orientation, and religiosity are all favorable predictors of the honor system justification. The honor system justification negatively predicted moral anger sensitivity and positively predicted social norm-based anger sensitivity. However, in contrast to expectations, it fails to predict disgust sensitivity. Higher levels of moral anger sensitivity are related to increased empathy towards the rape victim and decreased empathy towards the perpetrator. Although, contrary to expectations, social norm-based anger sensitivity did not predict empathy towards the rape victim, it did positively predict empathy towards the perpetrator. Unexpectedly, disgust sensitivity did not have any predictive influence on the level of empathy towards either the rape victim or the perpetrator. When considering the entirety of the research, the inconsistent results regarding the emotion of anger in the literature may be attributed to variations in how anger is defined and measured. Additionally, inconsistent findings in the literature regarding the relationships of anger and disgust with moral judgments, especially the harm and purity-based moral judgments that are closely linked to rape, can be explained by considering anger in different contexts. Lastly, a comprehensive theoretical framework for studying sexual violence can be established by examining the motivational, cognitive, and emotional factors of empathy towards the rape victim and the perpetrator within a unified process.
  • Item
    Soğuk Savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri dış politikası ve yumuşak güç aracı olarak Hollywood
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Akay,Yusuf Mehmet
    Çalışma, Soğuk Savaş'ın askeri ve ekonomik rekabetin yanı sıra tarafların savunduğu ideolojilerin de bir mücadelesi olduğundan hareketle Soğuk Savaş'taki Hollywood filmlerini, insanların duyguları ve düşünceleri için yürütülen mücadelede yumuşak güç unsuru olarak değerlendirerek filmlerin mesajlarıyla Amerikan değerleri arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Hem Amerikan dış politikasını ve bunun ülke içindeki yansımalarını hem Hollywood tarihini hem de bu dönemlerde ülkenin öne çıkan yumuşak güç unsurlarını dönemin popüler filmleri üzerinden analiz etmenin ABD'nin ideolojisini ve dış politikasında hangi mesajları nasıl aktardığını ortaya çıkaracağı varsayılmıştır. Her bölümde, söz konusu yıllar içerisindeki dış politika, dış politikanın iç politikaya ve Hollywood'a yansımaları ele alınmış; Hollywood'a hâkim olan temalar üzerinden dönemin öne çıkan filmleri incelenmiştir. This study examines the relationship between the messages of the films and American values by evaluating Hollywood films in the Cold War as a soft power element in the struggle for people's emotions and thoughts, considering that the Cold War was a struggle not only for military and economic competition but also for the ideologies defended by the parties. It is assumed that analyzing both American foreign policy and its domestic reflections, the history of Hollywood and the prominent soft power elements of the country during these periods through popular films of the period will reveal the ideology of the United States and the messages it conveys in its foreign policy. In each chapter, the foreign policy in the years in question, the reflections of foreign policy on domestic politics and Hollywood are discussed, and the prominent films of the period are analyzed through the themes that dominated Hollywood.
  • Item
    Macaristan'da otoriter rejimin inşası
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Ergun,İlteriş
    1989 sonrasında komünist yönetimlerin dağılmasıyla birlikte otoriter rejim çalışmaları tekrardan popülerlik kazanmıştır. Üçüncü demokratikleşme dalgasının yükseldiği bu dönemde ülkelerin otoriter geçmişlerini bırakarak liberal demokrasiyi benimseyeceklerine olan inanç, geçiş literatürünü etkilemiştir. Bir anlamda artık otoriter rejimler için tarihin sonu gelmiştir ancak geçiş sürecinin nasıl olacağı ve geçiş rejimini tanımlamaya yönelik yaklaşımlar siyasi rejim çalışmalarında geniş yer tutmuştur. Demokratikleşme beklentisi birçok ülkede gerçekleşmiş, ülkeler seçim, insan hakları ve kapitalist ekonomiyi benimser bir görüntü sergilemiştir. Fakat bu değişim yalnızca kâğıt üzerinde kalmış ve geçiş ülkelerindeki yapısal, kültürel ve aktörsel faktörler, bu ülkelerdeki siyasi rejim değişikliğinin demokrasinin konsolidasyonunu amaçlayacak şekilde evrimleşmesini engellemiştir. Bunun yerine, otoriter özellikler ile demokratik usullerin bir arada olduğu karma rejimler ortaya çıkmıştır. Böylece geçiş rejimlerinin mutlaka demokrasiye doğru gelişeceği tezi çökmüş, geçiş paradigması sonlanmıştır. Karma rejim tipinin demokrasinin bir alt türü olarak adlandırılması son bulmuş ve yeni tipte otoriter rejimlerin doğduğu kabul görmüştür. Bu bağlamda 2000'li yılların başından itibaren, rekabetçi otoriterlik, seçimli otoriterlik gibi kavramlarla karma rejimler ele alınmaya başlanmıştır. Özellikle, 2008 Krizi sonrasında Batı Kapitalizminin girdiği bunalım, otoriter liderlerin birbirlerini beslediği bir düzen yaratmış ve bunun sonucunda küresel bir ters dalga meydana getirmiştir. Macaristan, Türkiye, Polonya, Slovakya, Hindistan, Malezya gibi ülkeler de bu küresel ters dalganın temsilcileri olarak ortaya çıkmıştır. Bu çalışma Macaristan'ın son dönemde yaşadığı dönüşümü merkezine almaktadır. Macaristan'da otoriter dönüşüme yol açan ekonomik krizler, siyasi krizler ve toplumun siyasi yapısını etkileyen enformel pratikler irdelenirken karma rejim literatürünün hangi kavram seti ve hangi rejim tipinin Macaristan için uygun olduğu tartışılmaktadır. Bu şekilde çalışmanın temel savı ortaya konmaktadır; mevcut otoriter rejim tipleri, Macaristan rejimini tüm yönleriyle açıklamaya elverişli değildir. Macaristan deneyimi mevcut tanımları aşan özelliklere sahiptir. Çalışma temel savını ortaya koyarken aynı zamanda Macaristan'ın son on yıllık deneyiminin artık demokrasi ile nitelenemeyeceğini de ortaya koymaktır. Bu çerçevede çalışma Macaristan'da liberal demokrasinin minimum gereklerinin dahi karşılanamadığı göstermektedir. After 1989, with the collapse of the communist regimes, authoritarian regime studies have regained popularity. In this period of the third wave of democratization, the belief that countries would abandon their authoritarian past and adopt liberal democracy influenced the transition literature. In a sense, the end of history has come for authoritarian regimes, but how the transition process will take place and approaches to define the transition regime have occupied a large place in political regime studies. The expectation of democratization has been realized in many countries and these countries displayed an image of embracing free elections, human rights and a capitalist economy. However, this change remained only on paper, and structural, cultural and actorial factors of the transition countries prevented political regime change evolved towards the consolidation of democracy. Instead, hybrid regimes between authoritarian features and democratic procedures have emerged. Thus, the thesis that transitional regimes would necessarily evolve towards democracy collapsed and the transitional paradigm came to an end. The concept of the hybrid regime type as a sub-category of the democracy came to an end and the emergence of new types of authoritarian regimes was recognized. In this context, since the early 2000s, hybrid regimes have started to be discussed with concepts such as competitive authoritarianism and electoral authoritarianism. In particular, the crisis of Western Capitalism in the aftermath of the 2008 Crisis has created an order in which authoritarian leaders feed off each other, resulting in a global counter wave. Countries such as Hungary, Turkey, Poland, Slovakia, India and Malaysia have emerged as representatives of this global counter wave. This study focuses on Hungary's recent transformation. While analyzing the economic crises, political crises and informal practices affecting the political structure of the society that led to the authoritarian transformation in Hungary, it is discussed that which concept set and which regime type of the hybrid regime literature is appropriate for Hungary. In this way, the main argument of the study is put forward; existing authoritarian regime types are not suitable to explain the Hungarian regime in all its aspects. The Hungarian experience has characteristics that exceed existing definitions. While presenting its main argument, the study also argues that Hungary's experience of the last decade can no longer be characterized as democracy. In this framework, the study shows that even the minimum requirements of liberal democracy have not been met in Hungary.
  • Item
    Güneydoğu Anadolu Bölgesinde depolanmış tarımsal ürünlerde bulunan akar türleri ve önemli zararlı türün biyolojisi üzerine çalışmalar
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Ögreten,Ayhan
    Bu çalışma 2013-2015 yıllarında Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Diyarbakır, Mardin, Batman ve Adıyaman illerinde yürütülmüştür. Çalışma kapsamında bu illerde bulunan depolanmış buğday, arpa, mısır, kırma, nohut, mercimek, çeltik, kuru kayısı, kuru incir, kepek, kuru üzüm, pamuk tohumu ürünlerinden alınan örneklerde bulunan akar türleri araştırılmıştır. Toplanan örnekler ortalama %21 oranında bulaşık bulunmuştur. Yapılan teşhisler sonucunda 3 takım, 19 familya ve 22 cinse ait 28 akar türü tespit edilmiştir. Bu türlerden Paraneognathous wangae (FanveLi) (Prostigmata; Caligonellidae), Brachytydeus armindae (Momen ve Lundqvist, 2005) (Prostigmata: Tydeidae), Brachytydeus maga Kuznetzov (Prostigmata; Tydeidae), Tydeus plumosus Karg (Prostigmata; Tydeidae) türleri ülkemiz akar faunası için yeni kayıt olarak literatüre kaydedilmiştir. Önemli zararlı tür olarak şeçilen Tyrophagus similis Volgin, 1949 (Astigmata: Acaridae)'in 15, 20 ve 25ºC sıcaklıklarda ve %75 orantılı nem koşullarında biyolojisi çalışılmış ve yaşam çizelgesi verileri tespit edilmiştir. Elde edilen verielere göre T. similis'in gelişme eşiği C = 7,07 ºC ve termal sabitesi ThC = 266,6 gün-derece olarak belirlenmiştir. Ayrıca Diyarbakır'da özel sektöre ait bir un fabrikasının iki ayrı deposu ve oluşturulan temsili depoda depolanmış buğdayda yığının farklı derinliklerinde akar popülasyonlarının mevsime bağlı olarak popülasyon yoğunluğu değişimi incelenmiştir. Elde edilen veriler zararlı türlerin daha çok ürünün 0-50 cm üst kısmında bulunduğunu, buna karşın faydalı türlerin üst ve 50-100 cm'lik orta bölümde yoğunlaştığı tespit edilmiştir. This study aimed to investigate mite species inhabiting wheat, barley, corn, cracked wheat, chickpeas, lentils, paddy, dried apricots, dried figs, bran, raisins and cottonseed products stored in warehouses in Diyarbakır, Mardin, Batman and Adıyaman Provinces of the Southeastern Anatolia Region between 2013 and 2015. The overall infestation rate was 21%. Identification process revealed the presence of 28 mite species belonging to 3 orders, 19 families and 22 genera. Paraneognathous wangae (Fan ve Li) (Prostigmata; Caligonellidae), Brachytydeus armindae (Momen ve Lundqvist, 2005) (Prostigmata: Tydeidae) and Brachytydeus maga (Prostigmata; Tydeidae) and Tydeus plumosus Karg (Prostigmata; Tydeidae) have been recorded as new records for Turkish mite fauna. The biology of Tyrophagus similis Volgin, 1949 (Astigmata: Acaridae), an important pest species, has been studied under laboratory conditions at three different temperatures, 15, 20, and 25 ºC and 75% relative humidity. The growth threshold of T. similis was C = 7,07 ºC and its thermal constant was ThC = 266,6 degree-days. In addition, the seasonal population density changes of mite community at different depths of the stack in wheat grain stored in two separate warehouses of a private sector flour factory in Diyarbakır and in a representative warehouse were examined. The results demonstrated that harmful species were generally encountered in the upper layer (0-50 cm) of the grain, whereas beneficial species were accumulated in the upper and middle layers (50-100 cm).
  • Item
    Yunan basınının gözünden Lozan Barış Konferansı'nda Trakya tartışmaları
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Hatip,Emine
    "Yunan Basınının Gözünden Lozan Barış Konferansı'nda Trakya Tartışmaları" başlıklı beş bölümden oluşan bu çalışmada, Başkumandan Muharebesi'nden başlayarak, Trakya konusunun taraflar arasında nasıl şekillendiği ve Lozan Konferansı'nda nasıl ele alındığı, özellikle Yunan basınının gözünden incelenmiştir. 20 Kasım 1922'de başlayan Lozan Barış Konferansı bir defa kesintiye uğrayarak 24 Temmuz 1923 tarihinde sona ermiştir. "Doğu Sorunu"nun masaya yatırıldığı Lozan Barış Konferansı'nda Türkiye ve Yunanistan arasında, Trakya sorununun yanı sıra çözüme kavuşturulması gereken birçok başka sorunlar da vardı. Nüfus Mübadelesi, Adalar, Esirler, Patrikhane, Azınlık Hakları bunlardan bazılarıdır. Bunların bir kısmı Konferans'ın ilk döneminde çözümlenmişse de, en çok dikkat çeken husus, sorunun adı ne olursa olsun tümünün Trakya ile bağı olmasıdır. Bu çalışmanın temelini Trakya ve Trakya konusunun yarattığı sorunlar (askersizleştirme, Thalweg Hattı, Karaağaç, tamirat bedeli) oluştururken, aynı zamanda Lozan'ın panoramik bir görüntüsü de çizilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın giriş kısmında, konuya arka plan oluşturmak amacıyla, Lozan Barış Konferansı öncesinde Trakya'nın İtilaf Devletleri, Yunanistan ve Balkan Devletleri için olan önemi ve bu bölgenin ele geçirilmesi için taraflar arasında yapılan antlaşmalara ve konferanslara değinilmiş, ayrıca kaynak tahlili yapılarak çalışmanın yöntemi anlatılmıştır. Çalışmanın Birinci Bölümü'nde, Doğu Trakya konusu açısından dönüm noktası teşkil eden Mudanya Mütarekesi'ne yer verilmiştir. Bu çerçevede Yunan basınının özellikle Mudanya öncesi döneme, Başkumandan Muharebesi'nden hemen sonraki döneme yoğunlaştığı ve kamuoyuna bu dönemde Anadolu'dan çekilen Yunanistan'ın Trakya'yı ne pahasına olursa olsun elinde tutmak istediği ve bu uğurda mücadele vereceği yönünde seslendiği tespit edilmiştir. Bu arada Venizelos ise basının aksine Doğu Trakya'nın kaybedildiğini kamuouyuna kabul ettirmeye çalışmıştır. Trakya kaybedildiğinde ise hayal kırıklığı yaşayan Yunan basınının bu kayıptan duyduğu üzüntü doruğa çıkmıştır. Lozan Barış Konferansı'na tarafların nasıl hazırlandığının incelendiği İkinci Bölüm'de daha çok Yunan tarafının konferans hazırlıklarına değinilmiştir. Yunanistan'da İhtilal Komitesi Trakya'yı alma konusunda tekrar savaş çanlarını çalarken Venizelos ise Trakya'nın tamamen kaybedildiği ve bu durumun kabullenilmesi gerektiği yönünde kamuoyuna seslenmiştir. Söz konusu bölümde ayrıca Yunanistan'ın Lozan'da itibarını yok eden "Altılar Davası" sürecinin yanı sıra Yunan halkının, Lozan'da ülkesini temsil edecek olan Venizelos'a nasıl baktığı da incelenmiştir. Bu çerçevede Yunan halkının yarısının Venizelos'a olumlu yaklaşırken diğer yarısının ise olumsuz baktığı görülmüştür. Tezin Üçüncü Bölümü'nde Trakya konusunun Lozan Konferansı'nın birinci aşamasında nasıl ele alındığı üzerinde durulmuştur. Bu inceleme sonucunda, Trakya konusunun sadece Türkiye ve Yunanistan'ı değil, İtilaf Devletleri ve Balkan Ülkelerini de ilgilendirdiği ve Trakya konusunun başka kollara ayrıldığı tespit edilmiştir. Çalışmanın Dördüncü Bölümü'nde, Lozan Konferansı'nın kesintiye uğradığı dönemde Yunanistan'da yaşanan gelişmelere yer verilmiş ve kesinti döneminde Yunanistan'ın iç sorunlarını yoluna koyabilmek için Konferans'ın bir an önce sonuca ulaşmasını istediği yönünde bir izlenim edinilmiştir. Çalışmanın beşinci ve son bölümünde, Lozan Barış Konferansı'nda Trakya meselesinin boyut değiştirerek tamirat bedeli konusuna dönüşmesi ve Lozan Antlaşması'nın Yunan basınındaki yankılarına yer verilmiştir. Bu çerçevede, tamirat bedeli ödeyecek durumda olmayan Yunanistan, Türk tarafına Karaağaç'ı vermeyi bir kazanım olarak görmüş, ayrıca Yunan basını Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasını, İtilaf Devletleri'nin Türkiye karşısındaki yenilgisi olarak değerlendirmiştir. Anahtar Kelimeler: Basın, Lozan Konferansı, Trakya, Türkiye, Türk-Yunan İlişkileri, Yunanistan. This thesis named " The Negotiations About The Thrace At The Lausanne Peace Conference Through The Greek Press" and it consists of five chapters. Battle of the Commander -in- Chief was the turning point for the Thrace problem between Turkey and Greece. The object of this dissertation is to examine the Thrace problem mainly at the Lausanne Conference through Greek press. The Lausanne peace negotiations which started on 20 November 1922 ended on 24 July 1923. In the process, the conference interrupted only once. The Lausanne peace talks had been held for the resolution of existing issues in the framework of "Eastern Question." There had been also another many problems which need to be resolved between Turkey and Greece besides Thrace problem. For example compulsory population exchange, Aegean disputes, prisoners of war, the Ecumenical Patriarchate, protection of minority rights. Even if some of them had been resolved at the first phase of the Lausanne Conference, most notable point of these negotiations is every issue consists Thrace problem inside it. The main object of this dissertation is to examine the Thrace and the issues related to the Thrace ( demilitarization, Thalweg boundry, Karagats, war reperations). Besides this study aims to give general ideas for the whole Lausanne Conference. The introductory chapter deals with the historical background by giving a summary of the Thrace problem among the Allied States, Greece and the Balkan States. Besides it deals with the treaties, conferences related to the Thrace. Also in this chapter there is a book analysis which used in this study. Chapter one investigates the Armistice of Mudanya which constituted the first phase of the Eastern Thrace issue. In this chapter concluded that the Greek press focused on the period just after the Battle of the Commander in Chief and gave many news about the Eastern Thrace. The content of these news gave the following message to the Greek people. "The Greece will take back the Eastern Thrace with every effort." At he same period Veniselos had an different idea. He said to the Greek people that the Eastern Thrace should be evacuated from the Greek soldiers and Greek people. When the Greek evacuation started in Eastern Thrace there were many news in the Greek press that expres great sadness about the evacuation of Eastern Thrace. Chapter two discusses the preparations of Greece for the Lausanne Conference. In this period the politicians didn't abandon their demands to take back the Eastern Thrace. On the other hand Veniselos had been already accepted the evacuation of Eastern Thrace by Greek army and people. In this chapter also examined the Trail of Six which destroyed the prestige of Greece at Lausanne Conference. In this chapter examined lastly the issue of represantation of Greece at the Lausanne Conference by Veniselos. It concluded that the half of the Greek people supported the Veniselos and the other half opposed the represantation of Greece by Veniselos. Chapter three deals with how the Thrace issue negotiated at the first phase of the Lausanne Conference and concluded that the Thrace issue had an importance not only for Turkey, Greece but also for Allied Powers and Balkan States. In this chapter concluded also the Thrace issue contains other problems related to same issue. Chapter four discusses the domestic policy of Greece during the breakdown of the Conference to the re-opening with the second phase. In this chapter got an impression that The Greece wait to end the Lausanne Conference for find solutions to her domestic problems. Chapter five deals with how the Thrace problem converted to the war reparations and also this chapter deals with how the Treaty of Lausanne found a place to itself in Greek Press. In this chapter concluded that the Greece satisfied with the result that the Karagats will be given to Turkey as a war reparations because Greece that time was going through a difficult economic period. Also in this chapter concluded that the Greek press evaluate the Lausanne Treaty as a defeat of the Allies against the Turkey. Key Words: Press, Lausanne Conference, Thrace, Turkey, Greece, Turkish-Greek Relationship.
  • Item
    Cumhuriyet döneminde vilayet sistemi (1923-2000)
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Dörtkol,Fahrettin
    Bu tez Türkiye Cumhuriyeti'nin 81 vilayete ulaşmasının öyküsüdür. Çalışmanın amacı da Osmanlı Devleti'nin son döneminden itibaren özellikle Cumhuriyet'in ilanı ve günümüze kadar olan dönemde, ülkenin uğradığı mülki idare değişikliklerini aydınlatmaya yöneliktir. Bu bağlamda Osmanlı Devleti'nin idari yapısı, 15 Vilayet, 53 Liva (Sancak) ile yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçmiş, 1920'li yıllarda kurulan 6 yeni müstakil liva ile tüm livalar vilayet haline getirilerek devrolan vilayetler ile birlikte Cumhuriyetin ilan tarihi olan 1923 yılında, toplam 74 vilayete ulaşılmıştır. Bu tarihten günümüze kadar vilayet sayısındaki artış devam etmekte ve günümüzde 81 vilayete ulaşmış bulunmaktadır. Bazı dönemlerde var olan vilayet ve ilçe gibi idari birimlerin ortadan kaldırıldığı veya bağlı olduğu idari birimin değiştirildiği de görülmüştür. Osmanlı Devleti'nin idari yönetimde modernleşme hareketi, 19. yüzyıl Avrupası'nda görülen idari reform uygulamalarının zorunlu kıldığı bir yansıma olarak başlamıştır. Asırlardır babadan oğula padişahlık ve monarşiye dayalı bir idari yönetim sistemine sahip Osmanlı Devleti'nin 19. yüzyılın özellikle son çeyreğine doğru gelindiğinde klasik devlet yönetimi ile çağdaş yönetim anlayışına sahip Avrupa kıtasındaki devletlere karşı koyamayacağı ortaya çıktığından devletin faaliyetlerinin yeni idari anlayış ve modernleşme ile yürütülmesi gerektiği fikri doğmuştur. Bunun sonucunda II. Mahmut'un idari yönetimi düzenleme hareketleri, 1839 Tanzimat-1856 Islahat Fermanlarıyla ortaya konulan yenilenme hareketleri, önemli modernleşme unsurlarını oluşturmuştur. Avrupa devletlerinin tesiri, tımar sisteminin yıkılması ve yerine konulan iltizam sisteminden yeteri kadar fayda sağlanamamış olması üzerine toprak üzerinde vergiye dayalı sisteme geçerek ülkenin her yerinden vergi gelirlerini aksamadan düzenli olarak alınması, eyalet yönetimlerinin yeniden organize edilmesi, merkezileşme ve merkezi otoritenin sağlanmak istenmesi, Osmanlı Devleti'nin eyalet sisteminden vilayet sistemine geçmesinde temel nedenler olmuştur. Mülki idare biçimini ve vilayet sistemini Fransa'dan örnek alarak devam ettiren Osmanlı Devleti, 1864 yılından itibaren Lübnan ve Tuna Vilayetlerinde pilot uygulama olarak kısmen vilayet sistemine geçmiş, daha sonra vilayet sistemini 1867 yılından itibaren yaygınlaştırarak ülkenin tamamına uygulamıştır. Cumhuriyet dönemine geçişle birlikte mülki idarede vilayet kademesi esas alınmış, Osmanlı vilayetleri değişikliğe uğrayarak sınırları daraltılmış, mülhak ve müstakil livaların tamamı Cumhuriyet döneminde vilayete dönüştürülmüştür. Cumhuriyet dönemi içinde vilayetlerin sayısı siyasi, sosyal, ekonomik ve güvenlik gibi çeşitli nedenlerle değişikliklere uğrayarak günümüzdeki 81 vilayete ulaşmıştır. Türk idari yönetiminde vilayetler, hem "merkezi idarenin" taşra örgütü, hem de mahalli "yerel yönetimin" vesayet ve denetçisi olarak faaliyette bulunmaktadır. Vilayet seviyesinde idari yönetim taşra örgütünün bağlı olduğu, merkezi yönetimine bırakılmış illerdeki özel idareler vilayet yönetiminin yakın vesayet ve denetiminde faaliyet göstermişlerdir. Ancak Avrupa Birliği (AB), Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler vb. kuruluşların tesiriyle 90'lı yılların sonundan itibaren "yerel yönetimler" güçlendirilmeye çalışılmış, idari yönetimde yerelleşme ve bölgeselleşme ön plana geçmiş, vilayet sisteminin amaçlarından biri olan merkezi idarenin güçlendirilmesinin aksine merkezi idare güç kaybetmeye başlamış, yerel ve bölgesel idareler gittikçe ön plana çıkmışlardır. Yerel yönetimlerin merkezi idarenin kontrolünde belli bir seviyede muhafaza edilerek Türkiye'nin üniter yapısına zarar vermemesi gerektiği düşünülmektedir. Mülki idaredeki düzenlemeler öncelikle anayasa, yasa, mevzuat ve bu hususta çıkarılan kanunlar ve yönetmelikler kapsamında ele alınmış, bunların gerekçelerinin Cumhuriyetin kuruluşundan 2000'li yıllara kadar olan bölümleri yeni bir yaklaşım tarzı ile incelenmiştir. Bu çalışma, vilayet sisteminin tarihsel süreci, vilayet sistemine yönelik yapılan değişiklikler ve yaşanan gelişmeler, vilayet yapılma saikleri ile mülki idare sistemindeki düzenlemelere bilimsel bir bakış geliştirmenin yanında, vilayet yönetim sisteminin geçirmiş olduğu tarihi sürecin aydınlatılması ve bugünkü seviyeye nasıl geldiği konusunda bir katkı sağlarsa, maksadına ulaşmış olacaktır. Anahtar Kelimeler: İl, Merkezileşme, Sistem, Türkiye, Yönetim Administrative management renovation movement of the Ottoman Empire began as a reflection of the 19th century necessitated the implementation of administrative reforms seen in Europe. The idea that the state affairs should be carried out with a new understanding became widespread in the 19th century. Renewal movement laid down in its 1839-1856 Edict result of this has created important element of modernization. The influence of European states, the destruction of the land system, the reorganization of state government, centralization of authority and requested to be provided, exceeding the provincial system was the main factor in the state system of the Ottoman Empire. Since 1864, the Ottoman Empire, in part, has applied to the entire provincial system then this system by expanding the country. Republic of the transition period with modified based provinces of the Ottoman province level, a part of the brigade was transformed into a province. Number of provinces in the Republican era, political, social, economic and security reasons undergoes changes reached 81 provinces. In the Turkish administrative administration, the provinces operate both as the provincial organization of the "central administration" and as the tutelage and supervisor of the local "local administration". At the provincial level, the special administrations in the provinces, to which the provincial organization was subordinate to the central administration, operated under the close tutelage and supervision of the provincial administration. However, European Union (EU), World Bank, United Nations etc. With the influence of these institutions, "local governments" have been tried to be strengthened since the end of the 90's, contrary to the strengthening of the central administration, which is one of the aims of the provincial system, the central administration has begun to lose power, and local and regional administrations have come to the fore. It is thought that local governments should not harm the unitary structure of Turkey by maintaining them at a certain level under the control of the central government. The regulations in the civil administration were primarily handled within the scope of the constitution, laws, legislation and laws and regulations enacted in this regard, and the parts of their justifications from the foundation of the Republic to the 2000s were examined with a new approach. This study, besides developing a scientific perspective on the historical process of the provincial system, the changes and developments in the province system, the motives for making the province, and the regulations in the civil administration system, will achieve its purpose if it contributes to illumunating the historical process of the provincial administration system and how it has reached its current level. Keywords: Province, state, centralization, administration, modernization, regionalization.
  • Item
    Siyasal-iktisadi bir kategori olarak para
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Selvioğlu,Aydın
    Bu çalışmanın temel tezi, iktisat disiplininin para gibi toplumsal yeniden üretimin merkezi bir fenomenini iktisadi kuramdan temelde dışlamış olduğudur. Bu nedenle paranın, iktisadi yaşamdaki önemine zıt bir biçimde görmezden gelinmiş olmasının nedenleri ve sonuçlarının ortaya koyulması hedeflenmiş, bunun iktisat disiplinin mahiyetini açıklığa kavuşturacak bulgular doğurması da öngörülmüştür. Parayı anlamak ve iktisada bu yolla bir varoluş ufku çizilmesini sağlayacak zihinsel çaba ise parayı tanımlamayı sorunsallaştıran bir fenomenoloji denemesi olarak belirmiştir. Bu amaçla herhangi bir tanımlama ediminin asgari unsurları üzerinden bir para tanımına ulaşılmaya çalışılmıştır. İnsanın bilme eylemi esas alınarak hakikat rejimleri ayrıştırılmıştır: Her tanım bir hakikat rejimi içinden yapılmaktadır. Bir hakikat rejimi olarak bilim kullanılarak yapılan para tanımının toplumsal iktidar- tahakküme tabi olduğu bilmeyi sahihleştirmeye dönük çabanın son iddiasıdır. İnsanı ve dünyayı bilmenin birbirinden ayırt edilmezliği tespiti, herhangi bir toplumsal fenomenin bir insan ve dünya tasarımı olmaksızın tanımlanamayacağı sonucuna varılmasını sağlamıştır. Dolayısıyla tezin sonraki iki temel meşgalesi, paranın tanımlanmasının ön koşulları olarak insan ve dünyasını tanımlamak olmuştur. İnsan için dünya, hiçliğin bir terkibe dönüştürülmesini sağlayan zaman kavramınca kuşatılmaktadır. Hitama/sona doğru bir canlı olarak insan, siyasal-iktisadi bir varlıktır. İktisat disiplini, nadiren bir dünya ve insan tasarımına dayandığından, insanı zaman açısından kavrayıp iktisat kuramının merkezi unsuru kılmak çabası istisnai biçimde Marksist iktisatta gözlemlenmiştir. Tanımlamanın asgari unsurları tespit edildikten sonra para iktisadının belli başlı gerilimleri kılavuzluğunda paranın bir tanımına varılmıştır. Buna göre, kastedilen kapitalist paradır. Kapitalist para, esasen burjuvanın siyasal tahakküm, imtiyaz ve satın alma tekeli oluşturan, insanın ölümle karakterize edilen zamansallığınca belirlenen toplumsal bağı tesis edici borçtur. İktisadi fenomenin bu çok elzem karakterinin iktisat kuramı tarafından görmezden gelinmesi, baktığı yerde kapitalizmi görmek istememesi arzusundan ileri gelmektedir. Dolayısıyla insanı bütün batıl bağlarından kurtarmaya yönelik özgürleşmeyi hedefleyen sahih bir iktisat, kapitalizmin merkezi fenomeni parayı kuramın çekirdeğine yerleştirip tüm iktisadi olguları zamanı esas alarak yeniden yorumlamalıdır. he main thesis of this study is that the discipline of economics has fundamentally excluded a central phenomenon of social reproduction such as money from economic theory. For this reason, it is aimed to reveal the reasons and consequences of the ignorance of money in contrast to its importance in economic life, and it is also envisaged that this will lead to findings that will clarify the nature of the discipline of economics. The intellectual effort to understand money and to draw a horizon of existence for economics in this way has emerged as an attempt at phenomenology that problematizes the definition of money. For this purpose, an attempt was made to arrive at a definition of money based on the minimum elements of any act of definition. Regimes of truth were differentiated based on the human act of knowing: Every definition is made through a regime of truth. The final claim of the effort to authenticate knowing is that the definition of money made using science as a regime of truth is subject to social power-domination. The indistinguishability of knowing the human and the world has led to the conclusion that any social phenomenon cannot be defined without a design of the human and the world. Therefore, the next two main preoccupations of the thesis are to define man and his world as preconditions for the definition of money. For man, the world is encompassed by the concept of time, which enables the transformation of nothingness into a constitution. As an entity towards the end, man is a political- economic being. Since the discipline of economics is rarely based on a design of the world and the human being, the effort to understand the human being in terms of time and make it the central element of economic theory has been exceptionally observed in Marxist economics. Once the minimum elements of the definition were established, a definition of money was arrived at, guided by the major tensions of monetary economics. Accordingly, what is meant is capitalist money. Capitalist money is essentially the debt that constitutes the bourgeoisie's monopoly of political domination, privilege, and purchase, which establishes the social bond determined by human temporality characterized by death. The fact that economic theory ignores this crucial character of the economic phenomenon is due to its desire not to see capitalism wherever it looks. Therefore, a genuine economics that aims to emancipate human beings from all superstitious ties must place money, the central phenomenon of capitalism, at the core of its theory and reinterpret all economic phenomena in terms of time.
  • Item
    Erken Cumhuriyet Dönemi Türkiye'sinde kent planlama kültürünün yeşil politika ve hedefler çerçevesinde değerlendirilmesi - hermann jansen planları
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Gazi,Sibel
    Araştırmanın başlıca amacı, başkent Ankara, İzmit, Gaziantep, Adana, Ceyhan, Mersin, Tarsus kentlerinin ilk imar planlarını hazırlayan Alman Profesör Hermann Jansen'in bu çalışmaları üzerinden Cumhuriyetin kuruluş döneminde gelişen planlama kültürünü ve deneyimini yeşil politika ve hedefleri açısından değerlendirmektir. Cumhuriyete bırakılan kentlerin yapısını ve kültürel mirası anlamak bakımından, Osmanlı yerel yönetimlerinde ve toplumsal değer sisteminde doğaya saygı ve çevre bilinci konusuna yer verilmektedir. Cumhuriyetin planlama kültürünün gelişiminde sadece Jansen değil, başta Atatürk olmak üzere yönetici kadronun ideal ve kararları, Türkiye'deki akademik, siyasal, toplumsal çabaların birikimi, dış ve iç etkenler belirleyici olmuştur. Dünyada filizlenen modern planlama anlayışını etkileyen kimi kentsel kuram ve kent ütopyaları da yabancı uzmanlar aracılığı ile Türkiye planlama kültürünü etkilemiştir. Bunda rolü olan Jansen'in kendi mesleki birikimini ve tecrübelerini edindiği dönemsel süreç incelenmiştir. Araştırma konusu disiplinlerarası bir çalışma yapmayı gerektirmiştir. Bu bağlamda yöntem, nitel ve nicel araştırma yönteminin birlikte kullanıldığı karma bir model üzerine kurulmuştur. Jansen'in Türkiye'de yoğun çalıştığı 1929-1939 arasını inceleyen araştırmadaki modelin iç tutarlılığını sağlayacak olan temel kurgu, araştırma probleminin, yalnızca kuramsal olarak değil, somut kent örneklerinde ele alınmasıdır. Bu kentlerin planları ve plan kararları incelendiğinde yeşil politika ilkeleri görülmektedir. Planlamada kamuculuğun hâkim olduğu dönemde, Jansen planlarında estetik, sağlık, ekonomi, ulaşım esasları kadar sosyal adalet de önemlidir. Kent ve ülke planı etkileşimini gözetmesi; planlamayı, sanat, mimarlık ve peyzaj mimarlığı dalları ile bütünleştirmesi, kente kimliğini veren mekanları perspektif çizimlerle sunması, çevre duyarlı kararları gibi özellikleriyle Jansen, Türkiye planlama kültürünün gelişmesine katkı sunmuş ve bugünlere yansıyacak kalıcı izler bırakmıştır. The main purpose of the research is to evaluate the planning culture and experience that was developed during the founding of the Turkish Republic, in terms of green policy and goals, through the studies of German Professor Hermann Jansen, who prepared the first city plans of the capital Ankara, Izmit, Gaziantep, Adana, Ceyhan, Mersin, Tarsus. In order to understand the structure and cultural heritage of the cities inherited from the Ottoman to the Republic, the subject of respect for nature and environmental awareness in the Ottoman local governments and social value system is also included. In the development of the planning culture of the Republic, not only Jansen, but also the ideals and decisions of the administrative staff of the Republic, especially Atatürk; the accumulation of academic, political and social efforts in Turkey; external and internal factors have been decisive. Some urban theories and urban utopias, which affect the burgeoning modern planning vision in the world, have also affected the planning culture of Turkey through foreign experts like Jansen. The periodical process in which Jansen acquired his own professional knowledge and experience, was examined. The subject of the research required an interdisciplinary study. In this context, the method is based on a mixed model in which qualitative and quantitative research methods are used together. The main construct that will ensure the internal consistency of the model in the research examining the period between 1929-1939, in which Jansen worked intensively in Turkey, is to consider the research problem not only theoretically, but also in concrete city examples. Green policy principles are seen when these cities' plans and plan decisions are examined. In the period when publicism was dominant in planning, social justice was as important as aesthetics, health, economy and transportation principles in Jansen Jansen's With his features such as taking into account the interaction of city and countrplansan; iplansrating planning with the branches of art, architecture and landscape architecture; presenting the spaces that give the city its identity with perspective drawings; taking environmentally sensitive decisions, Professor Jansen contributed to the development of Turkish planning culture and left permanent traces that will reflect on these days.
  • Item
    Tatlı su ortamlarında yer radarı yöntemi uygulamaları ve kısıtlamaların araştırılması
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Taşkın,Bengisu
    EM bir yöntem olan yer radarı karada yapılan sığ araştırmalarda sıklıkla başvurulan bir jeofizik yöntemdir. Bu çalışmada, yer radarı yönteminin suda uygulanabilirliği ile ilgili iki farklı göl ortamında 50, 200 ve 500 MHz frekanslarındaki radar antenleri ile ölçümler yapılmıştır. İki farklı proje kapsamında yürütülen çalışmalarda kapsamlı veri kümeleri elde edilmiştir. Çalışmalar su altı arkeolojisini desteklemek üzere İznik Gölü'nde ve sediman kalınlıklarını belirlemek amacıyla Mogan Gölü'nde yürütülmüştür. Göl sularının iletkenlikleri arasındaki belirgin fark radar sinyallerinin yayılımını da belirlemiştir. Mogan Gölü'nde yüksek elektrik iletkenlik nedeni ile herhangi bir veri elde edilemezken, İznik Gölü çalışmalarında istenilen sinyal penetrasyonu sağlanabilmiş ve olası gömülü yapılara ait belirtiler ortaya konulabilmiştir. Ground penetrating radar, as an electromagnetic method, is a geophysical tool commonly utilized for shallow investigations on land. In this study, radar antennas operating at frequencies of 50 MHz, 200 MHz, and 500 MHz were employed to assess the feasibility of ground penetrating radar in two distinct lake environments. Comprehensive data sets were collected as part of two separate projects: one conducted in Lake Iznik to support underwater archaeology, and another in Lake Mogan to ascertain sediment thickness. The notable disparity in the conductivity of lake waters played a pivotal role in influencing the propagation of radar signals. While high electrical conductivity hindered data acquisition in Lake Mogan, satisfactory signal penetration was achieved in the studies conducted at Lake Iznik, where indications of potential buried structures were unveiled.
  • Item
    Türk idari yargılama hukukunda temyiz
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Güzel,Oğuzhan
    Mahkeme kararlarının hukuka aykırı olma ihtimalleri sebebiyle mahkeme kararlarının denetimi gereklidir. Bu denetim kanun yolları vasıtasıyla yerine getirilmektedir. Teknik anlamıyla kanun yolu, mahkemelerin kesinleşmemiş olan nihai kararlarının bir üst mahkeme tarafından denetlenmesini ifade eder. Temyiz, mahkeme kararlarının hukuka uygunluğu açısından doğruluğunun denetlendiği bir kanun yoludur. 6545 sayılı Kanun ile idari yargılama hukukunda temyiz "ilk kez" üçüncü derece bir yargılama aşaması olarak da düzenlenmiştir. 6545 sayılı Kanun'a göre, temyiz edilebilecek Bölge İdare Mahkemesi kararları, davaların parasal sınırları ve konularına göre belirtilmiştir. Kanun'da belirtilen konular dışındaki Bölge İdare Mahkemesi kararlarına karşı temyiz yolu kapalıdır. Anayasa Mahkemesi, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda temyize başvuru için parasal sınırı belirleyen hükmü iptal etmiştir. Anayasa Mahkemesinin içtihadı sebebiyle hukuki boşluklar ve uygulamada tereddütler ortaya çıkmıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin içtihadındaki gerekçeler doğrultusunda, 6545 sayılı Kanun hükümleri ile getirilen temyiz sisteminin Anayasa'ya uygunluğu sorgulanmalıdır. Yine temyize tabi olabilecek kararlar hakkında Bölge İdare Mahkemesi ve Danıştay kararlarında istikrar bulunmamaktadır. Bu sorunlar kapsamında tezde, temyize konu olabilecek kararların öngörülebildiği, bu konuda farklı yöndeki Danıştay kararları arasında istikrarın sağlandığı ve kanun yoluna başvurma hakkının güvence altına alındığı bir temyiz sistemine geçilmesi gerektiği iddia edilmektedir. Tezde böyle bir temyiz sistemi için öneriler sunulmaktadır. Bu öneriler şöyle özetlenebilir. Öncelikle temyize başvurulabilecek kararlarla ilgili yasal düzenlemeler sadeleştirilmeli ve bu hükümler katı ve şekilci bir tutumdan kaçınılarak yorumlanmalıdır. Bir diğer önerimiz ise idari yargıda değere bağlı temyiz sisteminden kısmen vazgeçilmesidir. Bu kapsamda Kanun ile belirlenecek sınırlı sayıda uyuşmazlığa karşı temyize başvurulabilir. Ancak bu uyuşmazlıklar dışında Danıştayın temyiz izni verdiği kararlara karşı da temyize başvuru mümkün olmalıdır. Bu fikirler çerçevesinde tez iki ana bölümden oluşmaktadır. Tezin birinci bölümünde, öncelikle bir kanun yolu olarak temyiz kavramı detaylarıyla açıklanmış, kanun yoluna başvurma hakkının sınırlandırılması Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında anlatılmış, temel kanun yolu sistemleri tanımlanmış, bazı Avrupa ülkelerindeki kanun yoluna konu olabilecek kararların sınırlandırılması ilgili yasal düzenlemeler alıntılanarak incelenmiştir. Akabinde idari yargıda kanun yolları ve temyizin Türkiye'deki tarihi gelişimi mülga ve yürürlükteki yasal düzenlemeler kapsamında ele alınmıştır. Tezin ikinci bölümünün konusu, idari yargılama hukukunda temyize konu olabilecek kararlardır. Bu bölümde; Danıştay dairelerinin ilk derece mahkemesi olarak verdiği kararlar, ivedi yargılama usulüne tabi davalarda verilen kararlar, merkezî ve ortak yargılama usulüne tabi davalarda verilen kararlar ve bölge idare mahkemelerinin İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 46. maddesinde belirtilen davalar hakkında verdiği kararlar öğretideki görüşler ve güncel Danıştay içtihatları doğrultusunda derinlemesine analiz edilmiştir. It is necessary to review court decisions due to the possibility that court decisions may be unlawful. This review is carried out through appeal. In technical terms, appeal refers to the review of the final decisions of the courts that are not finalized by a higher court. In the appeal process, the correctness of court decisions in terms of compliance with the law is reviewed. Law No. 6545 regulates the appeal "for the first time" as a third-degree stage in administrative proceedings law. According to Law No. 6545, District Administrative Court decisions that can be appealed are specified according to the monetary limits and the subjects of the cases. Except for the matters specified in the Law, the way of appeal against the decisions of the District Administrative Court is closed. The Constitutional Court annulled the provision of the Administrative Procedure Law foreseeing the monetary limit for appeal. Due to the case law of the Constitutional Court, legal gaps and ambiguities in practice have emerged. In addition, in line with the justifications in the case law of the Constitutional Court, the constitutionality of the appeal system introduced by the provisions of Law No. 6545 should be questioned. Also, there is no consistency in the decisions of the District Administrative Court and the Council of State regarding the decisions that may be subject to appeal. Within the scope of these problems, the dissertation argues that an appeal system should be adopted in which the decisions that may be subject to appeal can be foreseen, stability is ensured between different decisions of the Council of State and the right to appeal is guaranteed. The dissertation offers suggestions for such an appeal system. These suggestions can be summarized as follows. First of all, the legal provisions regarding the decisions that can be appealed should be simplified and these provisions should be interpreted by avoiding a rigid and formalistic attitude. Another recommendation is to partially abandon the value-based appeal system in administrative jurisdiction. In this context, appeals may be filed against a limited number of disputes to be determined by law. However, apart from these disputes, it should also be possible to appeal against the decisions that the Council of State has granted permission to appeal. Within the framework of these ideas, the dissertation consists of two main parts. In the first part of the dissertation, firstly, the concept of appeal is explained in detail, the limitation of the right to appeal is explained in the light of the decisions of the Constitutional Court and the European Court of Human Rights, the main appeal systems are defined, and the limitation of the decisions that can be subject to appeal in some European countries is evaluated by quoting the relevant legal regulations. Subsequently, the historical development of appeals in administrative jurisdiction in Türkiye is discussed within the scope of the former and current legal regulations. The subject of the second part of the dissertation is the decisions that may be subject to appeal in the administrative jurisdiction law. In this chapter, the decisions rendered by the Council of State departments as courts of first instance, the decisions rendered in cases subject to the expedited procedure, the decisions rendered in cases subject to the centralized and common procedure, and the decisions rendered by the district administrative courts on the cases specified in Article 46 of the Administrative Procedure Law are analyzed in depth in line with the scholar opinions and the current case law of the Council of State.
  • Item
    Mikrobiyota kaynaklı postbiyotiklerin antikanser mekanizmalarının omiks yaklaşımlarla değerlendirilmesi
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Halisçelik,Ozan
    Mikrobiyota ile arasındaki karmaşık etkileşim, kanser araştırmalarında mikrobiyotayı oldukça önemli bir araştırma alanı haline getirmiştir. Bu tez çalışmasında, kansere dirençli Nannospalax xanthodon türünün bağırsak mikrobiyotasından izole edilen ve Lactiplantibacillus animalis olarak tanımlanan bakteriden fermantasyon neticesinde elde edilen postbiyotiklerin hepatosellüler kansere karşı etkinlik gösteren antikanser mekanizmalarını ortaya çıkarmak, hücrelerin üzerindeki etki mekanizmasını küresel OMİKS yaklaşımlarının entegrasyonu ile ortaya koymak amacıyla, Proteomiks, Metabolomiks ve Lipidomiks çalışmaları yapılmıştır. Elde edilen postbiyotiklerin, Hep 40 hücreleri üzerindeki etkinliklerinin proteomiks analizleri sonucunda 172 adet sadece Hep 40 numunesine özgün protein keşfedilmiştir ve bunların arasında, önceki çalışmalara bakıldığında 9 adet anti kanser özellik sergileyen protein olduğu görülmüştür ve bazı proteinlerin ise kanser tedavisinde biyobelirteç olarak kullanılabileceği görülmüştür. Yine postbiyotiklerin protein içeriğine bakıldığında, 128 adet protein tespit edilmiştir, bu proteinlerin anti kanser etkinliklerinin ayrıca araştırılması gerekmektedir. Metabolomiks analizlerinin sonucunda, postbiyotiğe ait 74 metabolit analiz edilmiştir ve 12 adet ifadesi yüksek olan metabolit keşfedilmiş ve de yapılan literatür taramalarında bunların anti kanser etki gösterebildiği anlaşılmıştır. Benzer şekilde, Hep 40 hücre hattının postbiyotikle muamelesi sonrasında, sadece bu numuneye özgün 25 adet metabolit keşfedilmiş ve 9 tanesinin anti kanser özellik taşıdığı yapılan çalışmalar incelendiğinde anlaşılmıştır, bazı metabolitlerin ise kanser tedavisinde biyobelirteç olarak kullanılabileceği görülmüştür. Lipidomiks analizlerinde ise, Hep 40 hücre hattının postbiyotikle muamele edilmiş numunesine özgün 15 adet lipid keşfedilmiştir ve hepsinin anti kanser özellik gösterdiği yapılan literatür çalışmalarında bulunmuştur. Postbiyotik içşin yapılan lipidomiks çalışmalarında toplam 59 adet lipid bulunmuştur ve bunların arasında 10 tanesi lipid ifadesi yüksek olarak tespit edilmiştir. Bu çalışmalar kullanılan postbiyotiğin karaciğer kanser hücre hattı üzerindeki etkinliğini protein, metabolit ve lipid özelinde sergilerken; yine aynı postbiyotiğin ilerleyen zamanlarda in-vivo çalışmalara ışık tutabilecek anti kanser özellikli terapötik bir ajan olabileceğini göstermiştir. In this thesis, Proteomics, Metabolomics and Lipidomics studies were carried out in order to reveal the anticancer mechanisms of postbiotics obtained as a result of fermentation from bacteria isolated from the intestinal microbiota of the cancer-resistant Nannospalax xanthodon species and identified as Lactiplantibacillus animalis against hepatocellular cancer and to reveal the mechanism of action on cells with the integration of global OMICS approaches. Cell viability and cell death of these cell lines at the end of 48 hours were checked and OMICS analyses were continued with the samples collected at the end of this hour. As a result of the proteomics analyses of the activities of the obtained postbiotics on Hep 40 cells, 172 proteins specific only to Hep 40 sample were discovered and among these, 9 proteins exhibiting anti-cancer properties were found in previous studies and some proteins could be used as biomarkers in cancer treatment. Again, when the protein content of postbiotics was analysed, 128 proteins were identified, and the anti-cancer activity of these proteins should be further investigated. As a result of metabolomics analyses, 74 metabolites of the postbiotic were analysed and 12 metabolites with high expression were discovered and it was understood that they may have anti-cancer effects in the literature reviews. Similarly, after treatment of Hep 40 cell line with postbiotic, 25 metabolites unique to this sample were discovered and 9 of them were found to have anti-cancer properties, and some metabolites could be used as biomarkers in cancer treatment. In lipidomics analyses, 15 lipids specific to the postbiotic treated sample of Hep 40 cell line were discovered and all of them were found to have anti-cancer properties in the literature studies. A total of 59 lipids were found in lipidomics studies for the postbiotic and 10 of them were found to have high lipid expression. These studies demonstrated the activity of the postbiotic used on the liver cancer cell line in terms of protein, metabolite and lipid specificity, and showed that the same postbiotic may be a therapeutic agent with anti-cancer properties that may shed light on in-vivo studies in the future.
  • Item
    Yemdeki mannan-oligosakkarit, polen ve ginseng katkılarının kiraz karidesinin (Neocaridina davidi Bouvier, 1904) büyüme parametreleri üzerine etkileri
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Yılmaz,Harun
    Bu çalışmada, her biri 60 gün süren dört farklı deneme ile kiraz karidesi (Neocaridina davidi) deneysel yemine farklı yem katkıları ve kombinasyonları uygulanmıştır. Denemelerde 0,018-0,020 g başlangıç canlı ağırlığındaki karidesler kullanılmıştır. Deneme I, II ve III için dört grup üç tekerrür düzeninde (0,24 m², 40 L) 12'şer adet tank ve Deneme IV için ise beş grup üç tekerrürlü 15 adet tank kullanılmıştır. Deneme I, II ve III için yemdeki mannan-oligosakkarit (MOS), arı poleni (P) ve ginseng (Panax ginseng) (G) seviyeleri 0, 1, 2 ve 3 g/kg olacak şekilde sırasıyla uygulanmıştır. Deneme IV için ise ilk üç denemeden elde edilen en iyi sonuçların kombinasyonları (MPG0: 0 g MPG/kg yem, M2P1: 2 g MOS+1 g P/kg yem, G2P1: 2 g G+1 g P/kg yem, M2G2: 2 g MOS+2 g G/kg yem, M2P1G2: 2 g MOS+1 g P+2 g G/kg yem) uygulanmıştır. Farklı yem katkıları ve kombinasyonlarının erkek karideslerin büyümesini etkilemediği değerlendirmiştir. Deneme I'de MOS katkılı yemlerin dişi kiraz karideslerin büyüme parametreleri üzerinde olumlu etkisi olduğu saptanmıştır. M2 grubu, en yüksek son canlı ağırlık, ağırlık kazancı ve spesifik büyüme oranına ulaşmış, en iyi yem değerlendirme oranı ise M1 grubunda gözlemlenmiş ancak yaşama oranında farklılık görülmemiştir. Deneme II'de P1 grubu P3 grubuna göre daha iyi büyüme performansı göstermiştir. Deneme III'te gruplar arasında farklılık izlenmemiştir. Deneme IV'te M2P1G2 katkılarının kiraz karideslerde büyümeyi artırdığı için sektöre önerilebilir olduğu değerlendirmesi yapılmıştır. In this study, different feed additives and combinations were applied to the experimental diet of cherry shrimp (Neocaridina davidi) in four different experiments (W: 0.018–0.20 g, 60 days). Trials I, II, and III were conducted in four groups (12 tanks, 0.24 m², 40 L, three replicates), and Trial IV was designed in five groups (15 tanks). For Trials I, II, and III, mannan-oligosaccharide (MOS), bee pollen (P), and ginseng (Panax ginseng) (G) dietary supplementations (0, 1, 2, and 3 g/kg) were applied. For Trial IV, combinations of the best results obtained from the first three trials (MPG0: 0 g MPG/kg feed, M2P1: 2 g MOS+1 g P/kg feed, G2P1: 2 g G+1 g P/kg feed, M2G2: 2 g MOS+2 g G/kg feed, M2P1G2: 2 g MOS+1 g P+2 g G/kg feed) was applied. It was evaluated that different feed additives and combinations did not affect the growth of male shrimp. Trial I: MOS-supplemented feeds had a positive effect on the growth of female cherry shrimps. The M2 group showed the highest final weight, weight gain, and specific growth rate, while the best feed conversion ratio was obtained from the M1 group. In Trial II, the P1 group showed the best growth performance compared to the P3 group. In Trial IV, it was evaluated that dietary M2P1G2 can be recommended to the industry to increase the growth in cherry shrimps.
  • Item
    Hitit dininin sosyo-politik yönü
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Karaköz,Kübra
    Hittite Religion, due to its pragmatist structure, is a structure consisting of religious elements, gods, cults, festivals, prayers, prophecies, rituals and many other similar elements belonging to different cultures. The multiple structure of the Hittite religion, which is a result of geography and the political ideology of the state, supports the political and economic sanctions of the kingdom. Hittite cuneiform sources indicate that kings were often favoured by the gods. The king of Hatti Land, the vizier, messenger and priest of the gods. These three statuses provide the king with legitimacy in the administration of the kingdom. The Hittite king derived political legitimacy from the Hittite deified throne e specially with its storm and sun cult and gods. The gods were integrated into the Hittite religion for natural reasons from the geography within the area of sovereignty, but also through the practice of god-napping which which is a political phenomenon. The pantheon, which has diversified and expanded over time, has been behind the king's claim to absolute kingship. The divine lineage connection of the kings to the gods was provided by the gods of storm, sun and throne. The accession of the kings to the throne was realised with the guidance of these divine figures. The close relationship of the kings with the gods was reflected in both written sources and visual sources where the influence of religious communication was more strongly felt. In written sources, the kings declare that they are supported by the gods. This support was also reinforced in the written sources used by the kings to govern their subjects, with the statement that defiance against the king would be cursed by the gods. The kings legitimized their every action during the war with the power they received from the gods, whose approval they received through various prophecies and rituals. The kings, as priests and messengers of the gods, emphasized their dominance in the central region with their roles, gestures and facial expressions during the festive ceremonies. Although the festivals and ceremonies were quite costly, what was taken back from the festivals, ceremonies and rituals was very important for the Hittites. Thisis both a renewal of the kings' co-operation with the gods for the continuity of life and at the same time a situation that emphasizes the power of the kings to their subordinates. This characteristic structure of the Hittite religion supported the political and economic policy of the kingdom in necessary situations and opportunities, and ensured its continuity. Hittite Religion, due to its pragmatist structure, is a structure consisting of religious elements, gods, cults, festivals, prayers, prophecies, rituals and many other similar elements belonging to different cultures. The multiple structure of the Hittite religion, which is a result of geography and the political ideology of the state, supports the political and economic sanctions of the kingdom. Hittite cuneiform sources indicate that kings were often favoured by the gods. The king of Hatti Land, the vizier, messenger and priest of the gods. These three statuses provide the king with legitimacy in the administration of the kingdom. The Hittite king derived political legitimacy from the Hittite deified throne e specially with its storm and sun cult and gods. The gods were integrated into the Hittite religion for natural reasons from the geography within the area of sovereignty, but also through the practice of god-napping which which is a political phenomenon. The pantheon, which has diversified and expanded over time, has been behind the king's claim to absolute kingship. The divine lineage connection of the kings to the gods was provided by the gods of storm, sun and throne. The accession of the kings to the throne was realised with the guidance of these divine figures. The close relationship of the kings with the gods was reflected in both written sources and visual sources where the influence of religious communication was more strongly felt. In written sources, the kings declare that they are supported by the gods. This support was also reinforced in the written sources used by the kings to govern their subjects, with the statement that defiance against the king would be cursed by the gods. The kings legitimized their every action during the war with the power they received from the gods, whose approval they received through various prophecies and rituals. The kings, as priests and messengers of the gods, emphasized their dominance in the central region with their roles, gestures and facial expressions during the festive ceremonies. Although the festivals and ceremonies were quite costly, what was taken back from the festivals, ceremonies and rituals was very important for the Hittites. Thisis both a renewal of the kings' co-operation with the gods for the continuity of life and at the same time a situation that emphasizes the power of the kings to their subordinates. This characteristic structure of the Hittite religion supported the political and economic policy of the kingdom in necessary situations and opportunities, and ensured its continuity
  • Item
    Tâhir b. Âşûr tefsirinde ahkâm ayetlerine yaklaşımlar
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Fırat,Mustafa
    Tâhir b. Âşûr son dönem âlimlerinin en önemlilerinden biridir. En meşhur eseri et-Tahrîr ve't-Tenvîr isimli 30 ciltlik Kur'an tefsiridir. Bu çalışmamızda Tâhir b. Âşûr'un Kur'an-ı Kerim'in hukuk ayetleri üzerine yaptığı tefsirlerini sistematik olarak inceleyeceğiz. Kendine özgü tarzla izlediği metotları ve kullandığı kaynakları, bu kaynaklarda yer alan bilgilerle aynı fikirde olduğu veya farklı düşündüğü konuları aktarıp çalışmamızın sonucunda konulara olan yaklaşımını açıklığa kavuşturmaya çalışacağız. Çalışma; giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde Tâhir b. Âşûr'un hayatını, yaşadığı dönemdeki İslam dünyasının ve Mağrib coğrafyasının durumunu; birinci bölümde, Tâhir b. Âşûr'un hayatı, hocaları, ilmî şahsiyeti ve eserlerini; ikinci bölümde ise Tâhir b. Âşûr'un tefsirinde ahkâm ayetlerine yaklaşımlarını, üçüncü bölümde ise muamelat hükümlerini inceledim. Tâhir b. Âşûr açıklamalarında kendisinden önce yazılan tefsirlerden yararlanmıştır. İbn Âşûr'un bu tefsiri hem rivayet hem de dirayet yönünden seçkin bir eserdir. İbn Âşûr, ahkâm ayetlerini ehl-i sünnetin amelî mezheplerinin görüşleri çerçevesinde açıklarken ehl-i sünnet dışı görüşleride yer yer eleştirmiştir. İbn Âşûr'un tercihlerinde Kuran ve ayet bütünlüğü, Arapların kullanımı, ayetin zahir anlamı, umum ve mutlak oluşu, Rasûlullah'tan gelen sahih rivayetler, ümmetin icması gibi sebepler belirleyici olmaktadır. Anahtar Kelimeler: et-Tahrîr ve't-Tenvîr, İbn Âşûr, Ahkâm Ayetleri Tahir b. Ashur is one of the most important scholars of the recent period. His most famous work is the 30-volume commentary on the Quran titled "et-Tahrîr ve'ttanvîr" (Registration and Explanation). In this study, we will systematically examine Tahir b. Ashur's commentary on the legal verses of the Holy Quran. We will try to clarify her approach to the issues as a result of our study by conveying the methods she followed in her unique style and the sources she used, the issues on which she agreed or disagreed with the information in these sources. Study; It consists of an introduction, three chapters and a conclusion. In the introduction, Tahir b. Ashur's life, the situation of the Islamic world and the Maghreb geography during his time; In the first part, Tahir b. Ashur's life, teachers, scientific personality and works; In the second part, Tahir b. In the commentary of Ashur, I examined their approach to the ruling verses, and in the third chapter, I examined the transaction provisions. Tahir b. Ashur mede use of the tafsirs written earlier in his statements. Ibn Ashur's tafsîr is a distinguished work in terms of Tafsīr al-Dirāyah and Rivāyah. While Ibn Ashur explained the verses of the rules within the framework of the views of the practical sects of the Ahl al-Sunnah, he also sometimes criticized the views outside the Ahl al-Sunnah. Reasons such as the integrity of the Quran and the verses, the use of the Arabs, the apparent meaning of the verse, its general and absolute nature, authentic narrations from the Prophet, and the consensus of the ummah are decisive in Ibn Ashur's choices. Keywords: Tafsir al-Tahrir wa'l-Tanwir, Tahir b. Ashur, Legal Verses
  • Item
    İbn Haldûn'da Hz. Muhammed tasavvuru
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Çakmak,Fatih Muhammed
    İbn Haldûn (ö. 808/1406), çok yönlü bir âlim olarak İslam dünyasında ve özellikle günümüz sosyal bilimler araştırmalarında hatırı sayılır bir yere sahiptir. Bir bütün olarak ilm-i umrân düşüncesiyle isminden ve nazariyatından söz ettirmeye devam ederken yeni araştırmalara kaynaklık teşkil etmektedir. Bu doğrultuda çalışmada Hz. Muhammed (sav)'in hayatı, risâleti ve kişiliği ile ilgili hususlarda İbn Haldûn'un bakış açısı ve inşa ettiği düşünce sistemini ele alınmıştır. Sade bir ifadeyle, "İbn Haldûn bir siyer yazacak olsa, nasıl bir siyer yazardı?" sorusu bu çalışmanın hareket noktasını oluşturmaktadır. Yine "İbn Haldûn'un Hz. Peygamber anlayışı nasıldı? Hz. Peygamber'in sîretini, nübüvvetini ve insan-toplum ilişkisini nasıl algıladı? sorularıyla çalışma, özgün bir problematikle araştırma konusu haline getirilmiştir. "İbn Haldun'un siyer anlatımı nasıldır? Hz. Muhammed'in ismet sıfatına ilişkin yaklaşımı nasıldır? Kronolojik siyer mi; konulu siyer mi yoksa bunları da içine alan bir yöntemle mi siyer yazıcılığı yapmıştır? Mukaddime'deki Hz. Peygamber tasavvuru ile el-İber'deki peygamber tasavvuru bir bütünlük arz ediyor mu?" kabilinden sorular araştırmanın diyalektiğini oluşturmuştur. Çalışmanın diğer bir önemli yanı da İbn Haldûn'un iddia ve görüşlerini değerlendirmede onun ilmî ve bilimsel söylemlerinin epistemik kaynağını keşfetme imkânı sunmasıdır. Zira bu çalışmayla modern sosyal bilimler ya da sosyolojinin kavramları etrafında şekillenen bir İbn Haldûn'dan ziyade tarih, tefsir, hadis, fıkıh gibi İslamî ilimlerden beslenen, epistemolojisini ve görüşlerini çok yönlü bir anlayışla mayalayan bir İbn Haldûn portresi ortaya çıkarılmıştır. Fikirlerini "metafizik bir kabulle" ve "Müslüman bir âlim" olarak öne süren bir İbn Haldûn yaklaşımı öne sürülmüştür. Şahıs merkezli okumaya dayanan araştırma yöntemi benimsenmiş; karşılaştırmalı ya da mukayeseli bir yöntem benimsenmemiş; yer verdiği rivayetlerin diğer siyer yazarları nezdindeki kaynaklık ve sıhhat değerleri müzakereye açılmamıştır. Giriş ve üç bölümden oluşan tez çalışmasında Birinci Bölümde İbn Haldûn'un hayatı ve ilmî kişiliği; özellikle Müslüman bir âlim olarak değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yapan hususlar; Hz. Peygamber anlayışına kaynaklık teşkil eden unsurlar ele alınmıştır. İkinci Bölümde İbn Haldûn'un nübüvvetin alametleri çerçevesinde yaptığı tasnife göre Hz. Peygamber'in gaybı bilmesi, ismet sıfatına sahip olması, sıdkı ile bilinmesi, nesebiyle bilinmesi ve mucizevî yönüne ilişkin hususlar ve hâdiselere yer verilmiştir. Üçüncü Bölümde ise Hz. Peygamber'in beşerî münasebetleri bağlamında tevhid ve adalete davet etmesi, toplumsal yapıyı inşa etmesi bağlamında İbn Haldûn'un peygamber tasavvuru işlenmiştir. Sonuç kısmında ise her iki bölümün hülasası sadedindeki çıkarımlar maddeler halinde zikredilmiştir. Çalışma, araştırma boyunca yararlanılan bilimsel metinleri ihtiva eden Kaynakça ile nihayetlendirilmiştir. Çalışma boyunca İbn Haldûn'un eserlerinin Arapça asıllarına müracaat edilmiştir. İlgili başlıklar çerçevesinde klasik İslam Tarihi kaynakları, Türkçe ve farklı dillerdeki çeşitli kaynaklardan istifade edilmiştir. Netice itibarıyla doktora tezinin gerek siyer araştırmaları açısından gerek şahıs merkezli okumaya dayanan araştırmalar açısından nitelikli ve kapsayıcı bir İbn Haldûn okumasına imkân vermesini umulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hz. Muhammed, İbn Haldûn, Tasavvur. Ibn Khaldun (d. 808/1406) holds a significant place as a versatile scholar in the Islamic world and particularly in contemporary social science research. Continuing to be a subject of discussion in the field of intellectual construction with his holistic concept of the science of civilization, he serves as a source for new research. In this context, the study focuses on Ibn Khaldun's perspective and constructed thought system regarding the life, mission, and personality of Prophet Muhammad (PBUH). In simpler terms, the starting point of this study is the question, 'If Ibn Khaldun were to write a biography (siyer), what kind of biography would he write?' Additionally, questions such as 'What was Ibn Khaldun's understanding of Prophet Muhammad? How did he perceive the life, prophethood, and human-society relationship of Prophet Muhammad?' turn the research into a dialectical exploration. Another important aspect of the study is its opportunity to explore the epistemic source of Ibn Khaldun's scientific and scholarly expressions in evaluating his claims and views. This study reveals a portrait of Ibn Khaldun shaped not around the concepts of modern social sciences or sociology but rather drawing from Islamic sciences such as history, exegesis, hadith, and jurisprudence. An approach is proposed that presents his ideas with a "metaphysical acceptance" and as a "Muslim scholar." The research method is person-centered reading; it does not adopt a comparative approach, and the reliability and validity of the narratives it includes are not discussed among other biographers. Comprising an introduction and three sections, the thesis discusses in the first section Ibn Khaldun's life and scientific personality, emphasizing aspects that need to be evaluated particularly as a Muslim scholar. The second section delves into Ibn Khaldun's categorization of Prophet Muhammad's signs of prophethood, such as his knowledge of the unseen, possessing infallibility, being known for his truthfulness, being known by his lineage, and aspects related to his miraculous nature. The third section explores Ibn Khaldun's perception of Prophet Muhammad in the context of his human relationships, focusing on his invitation to monotheism and justice, as well as his role in constructing social structure. The conclusion summarizes the insights from both sections in bullet points. Throughout the study, references to the Arabic originals of Ibn Khaldun's works are made. Classic Islamic history sources and various texts in Turkish and different languages are consulted within the relevant topics. In conclusion, it is hoped that the doctoral thesis will contribute to a qualified and comprehensive understanding of Ibn Khaldun, both in terms of siyer studies and person-centered readings. Keywords: Probhet Muhammad, İbn Khaldun, Envisagement.
  • Item
    İnşacı teori çerçevesinde siyasal radikalizasyon ve siyasal istikrarsızlaşma: 2000'ler AB krizlerinin analizi
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Demirel,Arzu
    Bu tezin temel konusu inşacı teori üzerinden siyasal radikalleşme ve siyasal istikrarsızlaşmanın analizidir. Bu amaçla inşacılığın fenomenolojik sosyoloji kökeni tezde ortaya konmuştur. Fenomenolojik sosyolojinin kavram ve analizlerinden yararlanılarak bireyin yapıyı ne zaman sorguladığı ve dönüştürmek istediği sorusuna yanıt aranmıştır. Bu amaçla kriz ve değişim arasındaki ilişki bireyin radikalleşmesi üzerinden açıklanmıştır. Bu açıklamayı yaparken başvurulan kavram bireyin anlam krizi olmuştur. Bireyin savaş, göç, salgın gibi yapının baş edemediği ya da çözmekte zorlandığı bir problemle karşı karşıya kalması halinde anlam krizine sürüklendiği ve yapıyı sorgulamaya başladığı savunulmuştur. Yapının sorgulanmasının arkasındaki temel neden ise söz konusu krizlerin yapının taahhütlü meşruiyetini sorgulatacak nitelikte inşa edici bir yönünün olmasıdır. Böyle bir krizin birey üzerindeki etkisi tersine sosyalizasyon şeklinde tezahür etmektedir. Bu varsayımlar 2000'li yıllarda AB'nin yaşadığı krizler esas alınarak somutlandırılmıştır. 2000'li yıllar AB'nin istikrarını tehdit eden bir dizi krize sahne olmuştur. Öyle ki bugün literatürde kriz ayrı bir çalışma alanı haline gelmiştir. Bu krizlere dış dinamiklerden kaynaklı çeşitli sınamalar da eşlik etmiştir. Bu amaçla tezde Euro krizi, göç krizi, değerler krizi analize dahil edilmiştir. Uluslararası düzlemden kaynaklanan sınamalar ve krizler olarak transatlantik ilişkilerdeki çözülme, ekonomik istikrarsızlıklar ve Covid-19 salgınına yer verilmiştir. Brexit, bir kriz olarak değil semptom olarak değerlendirildiğinden çalışmanın dışında tutulmuştur. Bir sosyal yapı olarak Birliğin taahhütlü meşruiyeti geleceğe yönelik daimî bir iddiaya barış ve refaha dayanmaktadır. Temel anlatıları da bu iddia etrafında şekillenmiştir. Ancak son yıllarda yaşanan krizlerle kendisini bir anomi içerisinde bulan Birlik, radikalleşmenin bir biçimi, bir tersine sosyalizasyon örneği olarak Avrupalılaşmadan Uzaklaşma ile karşılaşmaktadır. Bu bir yandan bütünleşmenin parçalanması (disintegration) çalışmalarının literatürde daha fazla artmasına yol açmıştır. Diğer yandan ise değerler krizi ve bunun milliyetçiliğin yeniden canlanması, ulus-devletin geri dönüp dönmediği tartışmaları olmuştur. Anahtar Kelimeler: İnşacılık, Fenomenoloji, Avrupalılaşmadan Uzaklaşma, kriz, Avrupa bütünleşmesi, yapı, sosyal gerçeklik, anomi The main subject of this thesis is the analysis of political radicalization and political destabilization through constructivist theory. For this purpose, the phenomenological sociology origins of constructivism are revealed in the thesis. Using the concepts and analyzes of phenomenological sociology, an answer was sought to the question of when the individual questions the structure and wants to transform it. For this purpose, the relationship between crisis and change is explained through the radicalization of the individual. The concept used in making this statement was the individual's crisis of meaning. It has been argued that when an individual is faced with a problem that the structure can not cope with it or has difficult solving, such as war, migration, or epidemic, he is dragged into a crisis of meaning and begins to question the structure. The main reason behind the questioning of the structure is that the crises in question have a constructive aspect that calls into question the promised legitimacy of structure. The effect of such a crisis on the individual appears itself in the form of reverse socialization. These assumptions were concretizee based on the crises experienced by the EU in the 2000s. The 2000s witnessed a series of crises that thretaened the stability of the EU. So much so that today, crisis has become a separate field of study in the literatüre. These crises were accompanied by various challenges arising from external dynamics. For this purpose, the Euro crisis, migration crisis and values crisis are inclueded in the analysis in the thesis. The dissolution of transatlantic relations, economic instability and the Covid-19 pandemic are included as challenges and crises arising from the international level. Brexit was excluded from the study because it was considered a symptom rather than a crisis. The promissory legitimacy of the Union as a social structure is based on a permanent claim to the future, peace and prosperity. Its basic narratives are shaped around this claim. However, the Union, which has found itself in anomie due to the crises experienced in recent years, is faced with de-Europeanization as a form of radicalization, an example of reverse socialization. On the one hand, this has led to an increase disintegration studies in the literature. On the other hand, there have been discussions about the crisis of values and the resulting revival of nationalism and whether the nation-state has returned. Keywords: Constructivism, phenomenology, de-Europeanization, crisis, European integration, structure, social reality, anomie
  • Item
    Türk sinemasında bireyselleşen tarih: Biyografik filmler
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Altay Erişen,Bahar
    Bu çalışma biyografik filmlerin başlıca bir tür olarak film çalışmaları bağlamında incelenmesi gerektiği itkisinden yola çıkmıştır. Çalışmada Türk sinemasında ilk örneklerine 1950'lerle birlikte rastlanmaya başlayıp günğmüze kadar gelen biyografik filmler üretildikleri dönemin toplumsal, politik ve kültürel moment'leri içersinde ve filmlerin anlatısal, biçimsel özellikleri göz önünde tutularak incelenmiştir. 2010'dan itibaren Türk sinemasında daha fazla örnekleri görülen ve daha popüler bir konuma gelen türün, sıklıkla müzisyen/şarkıcı yaşamlarını konu edindiği görülmüştür. Çalışma, müzisyen biyografik filmlerinin içinde en çok izlenen iki film olan Müslüm ve Bergen filmlerini merkezine alarak bu filmleri hem tür analizi yöntemiyle değerlendirmiş, hem de bu filmlerin popüler kültür içinde üretildikleri zamanın toplumsal, politik ve kültürel moment'leriyle birlikte popüler kültür içindeki konumu kavramsallaştırılmaya çalışılmıştır. Elde edilen veriler ışığında Müslüm filminin zamanla Türkiye'de arabeskin merkezileşmesiyle popüler kültürde tahakkümü çoğaltmaya yakın durduğu tespit edilirken, Bergen filminin ise madunun sesi olabilmesiyle popüler kültürdeki direniş imkânına olanak tanıdığı görülmüştür. Anahtar Sözcükler: Biyografik filmler, Popüler kültür, Türk sineması This study "The Individualisation of History in Turkish Cinema: Biographical Films/ Biopics" is based on the principle that biopics are a major genre. The study examines the Turkish biopics produced since 1950s with respect to the social, political, and cultural moments of the period, and in consideration with their generic characteristics. It is highlighted that as more examples of the genre have been produced in Turkish cinema since 2010, the lives of musicians/singers have been frequently dwelled on. Centering around the blockbusters Müslüm and Bergen, the study scrutinizes these movies with the genre analysis method and puts forward how they are positioned in popular culture. It is argued that Müslüm and Bergen movies are represented in popular culture through the centralization of Arabesque, and speaking out for the subaltern, respectively, demonstrating how the popular can simultaneously appear as the politic. Key words: Biopics, Turkish Cinema, popular culture, musician biopics.
  • Item
    Uluslararası ceza hukukunda suçluların çokluğu
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Köstem,Elif Gökşen
    Uluslararası ceza hukukunda suçluların çokluğunu konu alan bu tez üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm kapsamında uluslararası ceza hukukunda bireysel ceza sorumluluğu genel olarak ele alınmıştır. Bu çerçevede cezai sorumluluğun gelişimi, uluslararası ceza hukukunda kusurluluk, uluslararası ceza hukukunda toplu suçluluk ve bireysel sorumluluk ile bu kapsamda suça katılım modelleri incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde Roma Statüsü'ne kadar uluslararası ceza hukukunda suçluların çokluğuna ilişkin yapılan düzenlemeler ele alınmıştır. Bu kapsamda öncelikle Uluslararası Askeri Mahkemelerin kuruluşu incelenerek, bu mahkemelerdeki yargılamalarda uygulanan kolektif ceza sorumluluğu ve mahkemelerin bu kapsamda değindiği komplo suçu ve suç örgütlerine ilişkin yaklaşımları değerlendirilmiştir. Ardından, Ad Hoc Uluslararası Ceza Mahkemeleri'nin uyguladığı bir faillik türü olan müşterek suç girişimi ele alınmış, kavramın neden ortaya çıktığı, unsurları, suç genel teorisindeki suça iştirakten farkları ve hibrit uluslararası ceza mahkemelerinin kararlarında nasıl uygulandığı ve kavramın eleştirileri incelenmiştir. Çalışmanın son bölümü ise günümüzde bu konudaki tek sabit mahkeme olan Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) ve kurucu statüsü olan Roma Statüsü'ne ayrılmıştır. Bu kapsamda öncelikle UCM'nin kuruluşu, yetki ve kabul edilebilirlik şartlarına ilişkin kısa bir bakış sunan bu çalışma, esasen Roma Statüsü kapsamında bireysel ceza sorumluluğunun nasıl düzenlendiğine odaklanmış, hem Statü'nün ilgili 25. Maddesine ilişkin genel yaklaşım ele alınmış, hem de 25. ve 28. maddelerde sunulan sorumluluk türleri sırasıyla karşılaştırmalı hukukta ve UCM kararlarında incelenmiştir. This dissertation examines individual criminal responsibility in international criminal law. It consists of three main parts. The first chapter examines the general concept of individual criminal responsibility in international criminal law. In this context, the development of the idea of criminal responsibility, culpability in international criminal law, collective guilt and individual responsibility as well as modes of participation in crime are addressed. The second chapter discusses regulations regarding individual criminal responsibility in international criminal law until the Rome Statute. Firstly, the establishment of the International Military Courts was examined. The application of collective criminal responsibility and the approaches of the conspiracy and criminal organizations were evaluated. Then, the dissertation discusses the joint criminal enterprise (JCE) which was used by the Ad Hoc International Criminal Tribunals as a form of perpetration. The dissertation addresses the root causes of JCE, its different modes, its distinct features from participation of crime, its application in the hybrid tribunals, and its criticism. The last part of the study is devoted to the International Criminal Court (ICC), which is the only permanent international criminal court, and its founding status, the Rome Statute. In this chapter, the dissertation provides a brief overview of the ICC, its jurisdiction and admissibility criteria. Then it focuses on the relevant regulation on individual criminal liability in Art. 25 and Art. 28 of the Rome Statute. The dissertation addresses different types of liability listed in Art 25 and Art 28 of the Rome Statute by providing explanations in comparative criminal law and in the ICC decisions.
  • Item
    Bozulmuş habitatlarda ekolojik bağlantı ve köprü yerlerinin belirlenmesi: Kuzeybatı Anadolu örneği
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Aytaş,İbrahim
    Kuzeybatı Anadolu peyzajı habitat bozulmasının yoğun olarak görüldüğü ve yaban hayvanı türlerinin neslini tehdit eden alanları içermektedir. Bunun en önemli sebebi, bölgede sürekli artan antropojenik baskılardır. Buna rağmen, ekolojik bağlantılar habitat bozulmalarının yaban hayatı popülasyonları üzerindeki etkilerini azaltabilir. Bu çalışmada, bölgedeki hedef tür olarak seçilen bozayı (Ursus arctos Linnaeus, 1758) ve kızılgeyiğin (Cervus elaphus Linnaeus, 1758) çekirdek habitatlar arası geçişlerde kullanabileceği potansiyel ekolojik bağlantıların ve köprü yerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında hedef türlerine ait tür dağılım ve bağlantılılık modellemesi yapılmıştır. Tür dağılım modellemesinde türlerin varlık noktaları ve çevresel değişkenler SDM Toolbox v.2.5 yazılımında işletilerek potansiyel çekirdek alanlar belirlenmiştir. İkinci olarak, ekolojik bağlantıları tespit etmek için Devre Teorisi yaklaşımını temel alan Linkage Mapper yazılımı kullanılmıştır. Çekirdek alanlarla birlikte potansiyel habitatların dönüşümüyle elde edilen peyzaj direnç yüzeyleri bağlantılılık yazılımında işletilmiş ve çalışmanın iki hedef türü için ekolojik bağlantıların haritaları üretilmiştir. Sonuç olarak, bozayı için uygun habitat alanları kuzey kesimlerde yoğunlaşmış iken, kızılgeyik için alanın geneline yayılmış haldedir. Her iki türün de ormana bağımlı türler olduğu ve çevresel faktörlere verdikleri tepkilerin değişkenlik gösterdiği saptanmıştır. Ekolojik bağlantılılık modeli sonucunda öncelikli çekirdek alan ve koridorların genel olarak alanın iç ve kuzey kesimlerinde yoğunlaştığı tahmin edilmektedir. Öncelikli koruma alanları kuzey bölgelerde ve öncelikli restorasyon alanları ise daha güney kesimlerde lokal olarak tespit edilmiştir. Çalışma alanının kuzey ve kuzeydoğu kesimleri, gelecekte bozayı ve kızılgeyik popülasyonları arasındaki bağlantılılık için kilit alanları temsil etmektedir. Kuzeye doğru gidildikçe bağlantıların kalitesi arttığından dolayı bölgenin Batı Karadeniz popülasyonlarıyla bağlantılılık içerisinde olabileceği tahminler arasındadır. Ancak otoyol gibi birçok bariyer ögesi, çekirdek habitatlar arası geçirgenliği artırmak için yeterli düzeyde önlemin hayata geçirilmesini gerektirmektedir. The Northwest Anatolian landscape includes areas where habitat degradation is intense and threatens the extinction of wild animal species. The most important reason for this is the continuously increasing anthropogenic pressures in the region. Despite this, ecological connections can reduce the effects of habitat degradation on wildlife populations. In this study, it was aimed to determine the potential ecological connections and bridge locations that grizzly bear and red deer, selected as target species in the region, can use in transitions between core habitats. Within the scope of the research, species distribution and ecological connectivity modeling of the target species was carried out. In species distribution modelling, potential core areas were determined by processing the species' presence points and environmental variables in SDM Toolbox v.2.5 software. Secondly, Linkage Mapper software based on the Circuit Theory approach was used to detect ecological connections. Landscape resistance surfaces obtained by transforming potential habitats alongside core areas were processed in the connectivity software and maps of ecological connections were produced for the two target species of the study. As a result, suitable habitat areas for grizzly bears are concentrated in the northern parts, while for red deers they are spread throughout the area. It has been determined that both species are forest-dependent species and their responses to environmental factors vary. In consequence of the ecological connectivity model, it is estimated that priority core areas and corridors are generally concentrated in the inner and northern parts of the area. Priority conservation areas have been identified locally in the northern regions and priority restoration areas in more southern locations. The northern and northeastern parts of the study area represent key areas for future ecological connectivity between grizzly bear and red deer populations. Since the quality of connections increases towards the north, it is estimated that the region may be connected to the Western Black Sea populations. However, many barrier elements such as highways require the implementation of sufficient measures to increase the permeability between core habitats.
  • Item
    Simmental ve esmer sığır ırklarında sıcaklık stresinin bazı üreme ve süt verimi özellikleri üzerindeki etkileri
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Aydın,Adil Akın
    Bu çalışmada; TİGEM'e bağlı Gözlü Tarım İşletmesi'nde Simmental ve Esmer sığır ırklarında Sıcaklık Nem İndeksinin (SNİ), süt sığırı çiftliklerinin yönetiminde öneme sahip üreme ve süt verimi özellikleri (gebelik başına tohumlama sayısı, buzağılama arası süre, laktasyon süt verimi, ortalama süt verimi, laktasyon süresi, kuruda kalma süresi) üzerindeki etkileri incelenmiştir. SNİ modeli olarak NRC (1971) tarafından bildirilen model kullanılmıştır. SNİ, ırk ve makro çevre faktörlerinin üreme ve süt verimi özellikleri üzerindeki etkilerini tahmin etmek için en küçük kareler analizi uygulanmıştır. Analizlerde her iki sığır ırkı için 2018, 2019, 2020 yıllarında saptanan üreme ve süt verim özelliklerine ait kayıtlar ve çiftlikte yer alan meteoroloji istasyonunda ölçülen meteorolojik özelliklere (sıcaklık, nispi nem, rüzgar hızı, solar radyasyon, basınç) ait veriler kullanılmıştır. Araştırma sonucunda her iki sığır ırkında da, SNİ ≤ 68, 68 In this study; In Gözlü Agricultural Enterprise affiliated with TİGEM, in Simmental and Brown Swiss cattle breeds, the effects of Temperature Humidity Index (THI) on the reproductive and milk yield characteristics (the number of insemination per pregnancy, calving interval, lactation milk yield, average milk yield, lactation period, dry peiod) that are important in the management of dairy cattle farms were examined. The model reported by NRC (1971) was used as the SNI model. Least squares analysis was applied to estimate the effects of SNI, breed and macro-environment factors on reproductive and milk yield characteristics. In the analyses, records of the reproductive and milk yield characteristics determined in 2018, 2019, 2020 for both cattle breeds and data on the meteorological characteristics (temperature, relative humidity, wind speed, solar radiation, pressure) measured at the meteorological station on the farm were used. As a result of the research, it was determined that, SNI ≤ 68, 68