Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz

Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:

  • Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
  • Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
  • Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar

Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.

Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:

  • Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
  • Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
  • Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
  • Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.
  • ve daha binlerce kaynak; açık, ücretsiz, bir tık yakınızda...
  • Communities in DSpace

    Select a community to browse its collections.

    Now showing 1 - 5 of 8

    Recent Submissions

    • Item type:Item,
      Spinal anestezide, kullanılan i̇ki farklı morfin dozunun etkinlik değerlendirmesi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2023) Baytaş, Volkan; Turhan, Sanem Çakar; Özgencil, Güngör Enver; Uysalel, Hanife Asuman
      Amaç: Spinal anestezi sezaryen operasyonlarında en sık kullanılan anestezi tekniğidir. Spinal anestezi ile gerçekleştirilen sezaryen operasyonlarından sonra ağrı kontrolü için sıklıkla intratekal opioidler kullanılmaktadır. İntratekal morfin, postoperatif dönemde etkin ve uzun süreli bir ağrı kontrolü sağlamaktadır. Çalışmamızın amacı sezaryen operasyonu geçiren gebelerde iki faklı dozda uygulanan intratekal morfin dozunu etkinlik, ek aneljezik ihtiyaç, hasta memnuniyeti ve yan etkiler açısından karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi’nde elektif sezaryen operasyonuna alınacak American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II toplam 165 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışma prospektif, randomize ve çift kör olarak tasarlandı. Gebeler intratekal 50 mikrogram (µg) (Grup II), 100 µg (Grup III) morfin uygulanan ve morfin uygulanmayan kontrol grubu (Grup I) olarak randomize edildi. Tüm gruplara 10 mg hyperbaric bupivacaine intratekal olarak uygulandı. Hastaların postoperatif 24 saat görsel analog skalası (VAS) ile ağrı düzeyleri saptandı, ek analjezik ihtiyaçları belirlendi. Morfine bağlı bulantı-kusma, kaşıntı ve solunum depresyonu gibi yan etkiler değerlendirildi. Bulgular: Postoperatif dönemde morfin uygulanan gruplarda VAS skorları ve ek aneljezik ihtiyaçları kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı. Grup II ve III arasında bu parametreler açısından anlamlı fark saptanmadı. Kaşıntı ve bulantı-kusma Grup III’te Grup II’ye oranla anlamlı olarak yüksek saptandı. Sonuç: Sezaryen operasyonları için intratekal 50 µg morfin dozunun 100 µg dozla aynı analjezik etkinlikte olduğunu saptadık. Postoperatif yan etki sıklığının daha az olması nedeniyle 50 µg intratekal morfin dozunun sezaryen sonrası ağrı kontrolünde etkin analjezik doz olduğunu düşünmekteyiz. Objectives: Spinal anesthesia is the most commonly used anesthesia technique in cesarean sections and intrathecal opioids are frequently used for pain control. Intrathecal morphine provides effective and long-term pain control in the postoperative period. The aim of our study was to compare the intrathecal two different morphine doses in terms of additional analgesic need, patient satisfaction, and side effects. Materials and Methods: A total of 165 American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II patients who will undergo elective cesarean section at Ankara University Faculty of Medicine, Gynecology and Obstetrics Hospital were included in the study. The study was designed as prospective, randomized and double-blind. The pregnant women were randomly alloceted into three groups to receive either 50 or 100 µg intrathecal morphine and the control group. All patients were anesthetized with 10 mg hyperbaric bupivacaine. Pain levels of the patients were determined by visual analogue scale (VAS) at 24 hours postoperatively and additional analgesic needs were determined. Morphine-related side effects such as nausea-vomiting, pruritus and respiratory depression were evaluated. Results: In the postoperative period, VAS scores and additional analgesic needs were found to be significantly lower in the morphine-administered groups compared to the control group. There was no significant difference between Groups II and III in terms of these parameters. Itching and nausea-vomiting were found to be significantly higher in Group III compared to Group II. Conclusion: We found that intrathecal 50 µg morphine dose had the same analgesic efficacy as the 100 µg dose for cesarean section operations. We think that 50 µg intrathecal morphine dose is an effective analgesic dose for pain control after cesarean section, due to the lower incidence of postoperative side effects.
    • Item type:Item,
      İnsan fetüslerinde anogenital mesafe, penis ve klitoris boyutlarının morfometrik olarak i̇ncelenmesi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2023) İsbir, Caner; Elvan, Özlem; Çolak, Şener; Örs, Alev Babuş; Naycı, Ali
      Amaç: Çalışmada kız ve erkek fetüslerde anogenital mesafe, penis ve klitoris boyutlarının morfometrik ölçümleri yapılarak, konu ile ilgili antenatal dönem standartların belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Formalinle fikse edilmiş 55 fetüs değerlendirildi. Anogenital mesafe kızlarda anüs orta hat-posterior fourchette, erkeklerde anüs orta hat-posterior skrotal raphe arası mesafe olarak ölçüldü. Kız fetüslerde klitoris uzunluğu ve klitoral glansın genişliği ölçüldü. Erkek fetüslerde penis (glans) genişliği ve penis uzunluğu ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen fetüslerin 29’u kız, 26’sı erkek idi. Erkek fetüslerde hem ikinci hem üçüncü trimesterde kızlara göre anogenital mesafe değerlerinin anlamlı şekilde fazla olduğu tespit edildi (p=0,031). Anogenital mesafe ile fallus uzunluk değerleri arasında erkek fetüslerde anlamlı bir ilişki tespit edilirken kız fetüslerde anlamlı bir ilişki tespit edilmedi (p<0,001), (p=0,212). İkinci trimesterde fallus uzunluğunun 5,58 mm’den, fallus genişliğinin 4,55 mm’den küçük değerleri kız cinsiyet ile ilişkilendirilirken, üçüncü trimesterde fallus uzunluğunun 4,79 mm’den, fallus genişliğinin 5,08 mm’den küçük değerlerinin kız cinsiyet ile ilişkili olduğu görüldü (p<0,0001), (p=0,0003). Sonuç: Çalışmada fallus boyutları ile ilgili tespit edilen referans değerlerin ve bu değerlerin anogenital mesafe ile olan ilişkisinin, antenatal dönemde normalden sapma ve cinsiyet tayini konularına katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Objectives: In the study, morphometric measurements of anogenital distance, penis and clitoris dimensions were taken in female and male fetuses. In this way, it is aimed to contribute to the determination of antenatal period standards related to the subject. Materials and Methods: Fifty-five fetuses were included in the study. The anogenital distance was measured as the anus midline-posterior fourchette in girls, and the anus midline-posterior scrotal raphe in boys. Clitoris length and clitoral glans width were measured in female fetuses. Penis (glans) width and penis length were measured in male fetuses. Results: Of the 55 fetuses, 29 were female, 26 were male. Anogenital distance values were found to be significantly higher in male fetuses in both second and third trimesters compared to female fetuses (p=0.031). While a significant relationship was found between anogenital distance and phallus length values in male fetuses, no significant relationship was found in female fetuses (p<0.001), (p=0.212). In the second trimester, values of phallus length less than 5.58 mm and phallus width less than 4.55 mm are associated with female gender. In the third trimester, phallus length less than 4.79 mm and phallus width less than 5.08 mm were found to be associated with female gender (p<0.0001), (p=0.0003). Conclusion: It is thought that the reference values determined in the study regarding the phallus dimensions and the relationship of these values with the anogenital distance may contribute to the issues of deviation from normal and sex determination in the antenatal period.
    • Item type:Item,
      The role of clinical factors in the development of loss of signal during thyroid surgery
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2023) Konca, Can; Elhan, Atilla Halil
      Objectives: This study aims to identify clinical parameters beyond recurrent laryngeal nerve (RLN) anatomy contributing to loss of signal (LOS) during thyroid surgery. Materials and Methods: We retrospectively analyzed the records of 171 initial thyroid surgery patients under intraoperative nerve monitoring (IONM) by a single surgeon. Patient characteristics, surgical details, and LOS data were recorded. All surgical procedures were performed using intermittent IONM in accordance with international guideline statements. Patients were categorized according to the presence of LOS (LOS+ and LOS-), and logistic regression analysis was used to identify LOS-related factors. Results: Among 171 patients, 8 (4.7%) experienced LOS. LOS+ cases showed significantly lower tumor/nodule size and thyroid volume. No significant differences were observed in other variables between the LOS+ and LOS- groups. Logistic regression analysis identified tumor/nodule size ≤10 mm (p=0.006) and thyroid volume ≤12 mL (p=0.013) as significant factors. In 8 LOS+ patients, traction injuries were prevalent (87.5%), mainly at the level of Berry’s ligament, left-sided, and single-branch nerve anatomy in 87.5%. Complete recovery of LOS occurred in 37.5% of LOS+ cases after the termination of traction. Conclusion: Small thyroid volume increases the risk of the development of LOS, due to excessive RLN stretching during surgery. Our findings highlight the importance of minimizing traction and using continuous IONM to prevent LOS and subsequent vocal cord paralysis. Amaç: Bu çalışma, tiroid cerrahisinde sinyal kaybının (LOS) gelişiminde etkili olan rekürren laringeal sinir (RLN) anatomisi dışındaki klinik parametreleri belirlemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Tek bir cerrah tarafından intraoperatif sinir monitörizasyonu (IONM) altında ilk defa ameliyat edilen 171 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların özellikleri, cerrahi detaylar ve sinyal kaybı ayrıntıları kaydedilmiştir. Tüm cerrahi işlemler aralıklı IONM ile uluslararası kılavuz önerilerine uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Hastalar LOS gelişimine göre iki gruba ayrılmıştır (LOS+ ve LOS-) ve LOS ile ilişkili risk faktörlerini belirlemek için lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmada yer alan 171 hastanın %4,7’sinde (8 hasta) LOS geliştiği belirlenmiştir. LOS+ hastalarda tümör/dominant nodül boyutu ve tiroid hacmi istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur. LOS+ ve LOS- grupları arasında diğer değişkenlerde anlamlı fark saptanmamıştır. Lojistik regresyon analizinde, tümör/dominant nodül boyutunun ≤10 mm (p=0,006) ve tiroid hacminin ≤12 mL (p=0,013) olmasının LOS gelişme riskinde etkili olduğunu belirlemiştir. LOS gelişen 8 hastanın ayrıntıları incelendiğinde, traksiyon yaralanmasının yaygın olduğu (%87,5), hasarın büyük çoğunluğunun (%87,5) Berry ligamenti bölgesinde, sol taraflı ve tek dal sinir anatomisinde gerçekleştiği görülmüştür. LOS gelişen hastaların %37,5’inde traksiyon sonlandırıldıktan sonra intraoperatif tam iyileşme gözlemlenmiştir. Sonuç: Küçük tiroid hacmi, cerrahi sırasında RLN’nin aşırı gerilmesine bağlı olarak LOS gelişimi riskini artırmaktadır. Bulgularımız, intraoperatif sinyal kaybını ve bunun sonucunda oluşabilecek vokal kord paralizisini önlemek için diseksiyon sırasında traksiyonu minimize etmenin ve sürekli IONM kullanımının önemini vurgulamaktadır.
    • Item type:Item,
      Does migraine attack cause cognitive impairment and white matter lesions?
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2023) Beton, Özlem Ergin; Tan, Özlem Öztürk
      Objectives: The aim of the study is to better assess the association between cognitive impairment during migraine attacks and white matter lesions, in conjunction with the relation of anatomical localizations in migraineurs with white matter lesions. Materials and Methods: Study questionnaires were filled during routine medical visitations. In the context of cognitive functions evaluation, the standardized mini-mental status examination was utilized. Patient demographics and migraine characteristics were carefully recorded. The Migraine Disability Assessment Score, the Headache Impact Test, and the Mig-SCog questionnaires were used to test the ultimate severity of the migraine. Brain magnetic resonance imaging (MRI) scans were evaluated with the benefit of hindsight; for detecting and scoring white matter lesions, the Scheltens scoring system was brought into play. Depending upon perceived presence or absence of hyperintense lesions in brain MRI, the patients were divided into a pair of specific subsections. Results: One hundred twenty female (86%) and 19 (14%) male patients were evaluated, respectively. Statistically significant differences were uncovered between the two groupings related to their intrinsic demographics, age, and educational levels. Patients demonstrating normal MRI had shorter disease duration when juxtaposed with the grouping possessed of white matter lesions. As per Mig-SCog questionnaires, cognitive complaints during migraine attacks were statistically significant within the tranche with white matter lesions. Interestingly, longer durations of migraine and higher Mig-SCog scores were correlated with deep white matter hyperintensities. Conclusion: During instances of migraine attack, the underlying migraine pathophysiological process can significantly influence cognitive impairment and noticeable alterations to white matter. Amaç: Çalışmanın amacı migren atağı sırasındaki kognitif bozulma ile beyaz cevher lezyonları arasındaki ilişkinin yanı sıra migrenin, beyaz cevher lezyonlarının anatomik lokalizasyonları ile ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma anketleri rutin muayene sırasında dolduruldu. Kognitif işlevleri değerlendirilmek için standartize mini-mental durum muayenesinden yararlanıldı. Hastaların demografik özellikleri ve migren özellikleri kaydedildi. Migrenin şiddetini test etmek için Migraine Disability Assessment Score, Headache Impact Test, ve Mig-Scog anketleri kullanıldı. Beyin manyetik rezonans görüntülemeleri (MRG) değerlendirildi; Beyaz cevher lezyonlarının tespiti ve skorlanması için Scheltens skorlama sistemi kullanıldı. Beyin MRG’sinde hiperintens lezyonların varlığına veya yokluğuna bağlı olarak hastalar iki alt gruba ayrıldı. Bulgular: Yüz yirmi kadın (%86) ve 19 (%14) erkek hasta değerlendirildi. İki grup arasında demografik özellikler, yaş ve eğitim düzeylerine ilişkin istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar ortaya çıktı. MRG’i normal olan hastaların hastalık süresi, beyaz cevher lezyonlarının olduğu grupla karşılaştırıldığında daha kısaydı. Mig-SCog anketlerine göre migren atakları sırasındaki bilişsel yakınmalar beyaz cevher lezyonları olan grupta istatistiksel olarak anlamlıydı. Migren süreleri daha uzun olan ve daha yüksek Mig-SCog skorları, derin beyaz cevher hiperintensiteleri ile koreleydi. Sonuç: Migren atakları sırasında, altında yatan patofizyolojik süreç kognitif bozulmaya ve beyaz cevher değişikliklerine neden olabilir.
    • Item type:Item,
      Current approaches in the diagnosis, treatment and management of sacral chordomas
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2023) Zaimoğlu, Murat; Aktan, Eray Serhat; Orhan, Özgür; Alpergin, Baran Can; Haşimoğlu, Siavash; Mete, Emre Bahir; Kesici, Özgür; Eroğlu, Ümit; Çağlar, Yusuf Şükrü
      Objectives: Sacral chordoma (SC) is a rare, aggressive tumor with a high recurrence rate and originates from notochordal remnants. SC is difficult to differentiate with its non-specific symptoms such as lower back pain. Surgical treatment and radiotherapy are first-line treatments. Resection with wide margins is vital for the prevention of recurrence. Materials and Methods: Nine patients diagnosed with SC between January 2014 and December 2021 were retrospectively analyzed. All adult patients with SC were included in the study. Pediatric population was excluded from the study. Pathology, radiology and surgical records of the patients’ were used. Mean age was 53.2. Results: Two out of 9 patients died during follow-up and 5 patients had local recurrence. No metastasis was observed. Conclusion: Current evidence shows that surgical treatment is necessary for SC’s treatment. Radiotherapy is also an important aspect of the treatment. Existing evidence should be meta-analyzed for a better understanding of SC’s treatment and outcomes. Amaç: Sakral kordoma (SK), yüksek nüks oranına sahip nadir ve agresif bir tümördür ve notokord kalıntılarından kaynaklanır. SK, alt sırt ağrısı gibi spesifik olmayan semptomlarıyla diğer patolojilerden ayırt edilmesi zor bir durumdur. Cerrahi tedavi ve radyoterapi birinci basamak tedavilerdir. Geniş sınırlarla rezeksiyon, nüksün önlenmesi için öneme sahiptir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2014 ile Aralık 2021 tarihleri arasında SK tanısı konmuş 9 hasta retrospektif olarak analiz edildi. Tüm erişkin hastalar çalışmaya dahil edildi. Pediatrik popülasyon çalışma dışı bırakıldı. Hastaların patoloji, radyoloji ve cerrahi kayıtları kullanıldı. Ortalama yaş 53,2 idi. Bulgular: Dokuz hastanın takip süreci boyunca 2’si hayatını kaybetti ve 5 hastada lokal nüks görüldü. Metastaz gözlenmedi. Sonuç: Mevcut kanıtlar, SK tedavisi için cerrahi müdahalenin gerekliliğini göstermektedir. Radyoterapi de tedavinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. SK tedavisinin ve sonuçlarının daha iyi anlaşılması için mevcut kanıtlarla yapılacak meta-analize ihtiyaç duyulmaktadır.