Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz
Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:
- Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
- Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
- Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar
Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.
Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:
- Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
- Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
- Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
- Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.

Recent Submissions
Item type:Item, Bronşektazide cerrahi tedavi: 191 hastanın sonuçları(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Özkan, Murat; Sakallı, Mehmet Ali; Yenigün, Bülent Mustafa; Kocaman, Gökhan; Yüksel, Cabir; Enön, Serkan; Cangır, Ayten Kayı; Kavukçu, ŞevketAmaç: Bronşektazi tanısı ile cerrahi tedavi uyguladığımız hastalarımızın uzun dönem takip sonuçlarını inceleyerek cerrahi tedavinin etkinliği ile uygulanan rezeksiyonun komplet ya da inkomplet oluşuna göre klinik sonuçlarda fark olup olmadığını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı’na 1990-2002 tarihleri arasında başvurarak bronşektazi tanısı ile cerrahi girişim uygulanan 191 hasta çalışmaya alındı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, preoperatif semptomları, hastalığın lokalizasyonu, rezeksiyon endikasyonları, uygulanan rezeksiyon tipi, postoperatif dönemde karşılaşılan komplikasyonlar, operatif mortalite ve rezeksiyonun komplet ya da inkomplet olması ile hasta semptomları arasındaki ilişkisi retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Cerrahi tedavi endikasyonları; 181 hastada (%94,8) medikal tedavinin yetersizliği, beş hastada (%2,6) masif hemoptizi, üç hastada (%1,6) akciğer absesi ve iki hastada (%1) yabancı cisim aspirasyonuna bağlı olarak gelişen bronşektazi olarak belirlendi. Postoperatif dönemde 173 hasta ortalama 4-6 yıl (1 ay-10 yıl) olmak üzere klinik ve radyolojik olarak takip edilebildi. Komplet rezeksiyon ve inkomplet rezeksiyon sonuçları birbiriyle karşılaştırıldığında komplet rezeksiyon uygulanan 155 hastanın 135’inde (%87,1) semptomlarda kaybolma, 18’inde (%11,6) semptomlarda anlamlı gerileme, ikisinde (%1,3) ise semptomlarda değişiklik olmadığı, inkomplet rezeksiyon yapılan 18 hastanın ise 14’ünde (%77,8) semptomlarda anlamlı gerileme varken, dördünde (%22,2) ise hiçbir değişiklik olmadığı tespit edildi. Komplet rezeksiyon sonuçlarının inkomplet rezeksiyon sonuçlarına göre daha iyi olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Sonuç: Semptomatik lokalize bronşektazi olguları cerrahi tedavi için en uygun adaylardır. Rezeksiyon komplet olmalıdır. Cerrahi tedavi sonrası semptomların devam etmesinde “inkomplet rezeksiyon” en önemli belirleyicidir. Objectives: To investigate the long-term follow-up results of the patients who underwent surgery with bronchiectasis and whether there is a difference in clinical results compared to complete or incomplete resection. Materials and Methods: A total of 191 patients who underwent surgery with the diagnosis of bronchiectasis were enrolled in Ankara University Faculty of Medicine Department of Thoracic Surgery between 1990 and 2002. The age and the gender of the patients, preoperative symptoms, localization of disease, resection indications, type of resection, complications encountered in the postoperative period, operative mortality and the association between complete/incomplete resection and postoperative symptoms were evaluated, retrospectively. Results: The indications for surgery were failure of medical therapy in 181 patients (94.8%), massive hemoptysis in five (2.6%), lung abscess in three (1.6%) and bronchiectasis due to foreign body aspiration in two (1%). In the postoperative period, 173 patients could be followed up clinically and radiologically with an average of 4.6 years (1 month to 10 years). When complete resection and incomplete resection results were compared, of the 155 patients who underwent complete resection, 135 (87.1%) were asymptomatic, 18 (11.6%) had a significant regression, and two (1.3%) had no change of preoperative symptoms, of the 18 patients who underwent incomplete resection, 14 (77.8%) had a significant regression, while 4 (22.2%) had no change of preoperative symptoms. The results of complete resection were significantly better than those of incomplete resection (p<0.05). Conclusion: Symptomatic localized bronchiectasis cases are the most appropriate candidates for surgical treatment. Resection should be complete. Incomplete resection is the most important determinant in the continuation of symptoms after surgical treatment.Item type:Item, Are plasma neutrophil gelatinase associated lipocalin levels diagnostic in uncomplicated urinary tract infections?(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Gülünay, Behnan; Polat, Onur; Oğuz, Ahmet Burak; Demirkan, Arda; Ekşioğlu, Merve; Günalp, MügeObjectives: Acute uncomplicated lower urinary tract infections are among the most common causes for emergency department visits and empirical antibiotic prescriptions. The purpose of this study was to determine whether the serum levels of the neutrophil gelatinase associated lipocalin (NGAL) molecule were important in the diagnosis and follow-up of non-complicated lower urinary tract infections. Materials and Methods: This was a cross-sectional, prospective study conducted from September 15, 2013 to April 15, 2014 in an academic emergency department. Eighty patients were enrolled in the study group and 40 healthy subjects in the control group. The patients had acute uncomplicated lower urinary tract infections with pyuria detected in a complete urinary test. All of the patients had their leukocyte, neutrophil, C-reactive protein (CRP), erythrocyte sedimentation rate, and NGAL levels evaluated before and after the treatment, and correlation among these parameters were investigated. Results: In the study group, the plasma leukocyte, neutrophil, and CRP levels before the treatment were significantly higher compared to the aftertreatment period (p<0.001). There was no significant difference found between the before-treatment and after-treatment levels of serum NGAL (p=0.091). Conclusion: Measuring plasma leukocyte, neutrophil, and CRP levels can support the diagnosis for urinary tract infections. However, plasma NGAL levels are not useful parameters for diagnosing non-complicated lower urinary tract infections. Amaç: Akut komplike olmayan alt üriner sistem enfeksiyonları acil servislerde sıklıkla karşılaşılan ve ampirik antibiyotik reçete edilen hastalıklardandır. Bu çalışmada nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) molekülünün serum düzeylerinin akut komplike olmayan idrar yolu enfeksiyonlarının tanı ve takibinde öneminin olup olmadığının ortaya konması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma prospektif kesitsel bir çalışma olup 15 Eylül 2013-15 Nisan 2014 tarihinde yapıldı. Bu çalışmaya akut komplike olmayan alt üriner sistem enfeksiyonu semptomları olan, tam idrar tetkikinde piyüri saptanan ve ampirik antibiyotik tedavisi acil serviste planlanan 18-65 yaş arası 80 hasta ve kontrol grubu olarak sağlıklı 40 kişi dahil edildi. Tüm hastalardan tedavi öncesinde ve sonrasında lökosit, nötrofil, C-reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı ve NGAL ölçümü yapıldı ve aralarındaki korelasyon araştırıldı. Bulgular: Hasta grubunda, plazma lökosit, nötrofil ve CRP’ye ait tedavi öncesi değerlerin tedavi sonrası değerlerine oranla daha yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Tedavi öncesinde ölçülen serum NGAL değeri ile tedavi sonrasında ölçülen serum NGAL değeri arasında anlamlı olarak bir fark bulunmadı (p=0,091). Sonuç: Plazma lökosit, nötrofil ve CRP değerlerinin ölçümü ile idrar yolu enfeksiyonunun tanısı desteklenebileceği gibi takiplerinin yapılması ile de hastalığın prognozu hakkında bilgi edinilebilir. Ancak plazma NGAL düzeyi komplike olmayan idrar yolu enfeksiyonunun tanısında kullanılabilecek bir parametre değildir.Item type:Item, Pediatrik kulak burun boğaz acillerinin epidemiyolojik profili(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Büyükatalay, Zahide Çiler; Oghali, Ahmed Majid Naji Agha; Yıldırım, Sibel; Kılıç, Rıdvan; Dursun, GürselAmaç: Kulak Burun Boğaz (KBB) hastalıkları acilleri toplumda sık karşılaşılan, bir kısmının erken tanı ve uygun tedavi yaklaşımları uygulanmadığı takdirde morbidite ve mortalite sahip olabilen ciddi patolojilerdir. Acil servis başvularının önemli bir kısmını pediatrik hastalar oluşturmaktadır. Çocuklarda gözlenen acil hastalıklar erişkin hasta grubundan farklıdır ve tanı-tedavi yaklaşımları da farklılık göstermektedir. Bu çalışmanın amacı acil servise başvuran çocuk hastaların epidemiyolojik özelikleri ile yaklaşım yöntemlerinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: KBB Hastalıkları Anabilim Dalına, 2016-2017 yılları arasında çocuk acil servisi tarafından danışılan 18 yaşından küçük 1432 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, başvuru Şikayeti, tanı, ek hastalıklar, uygulanan radyolojik ve laboratuvar testleri ile tedavi yaklaşımları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların, 751’i erkek (%52,4), 681’i kadın (%47,5) olup; yaş ortalaması 7,2 yıl (1 gün-18 yaş). Hastaların başvuru şikayetleri incelendiğinde, 687 (%48,8) hastanın rinolojik nedenler ile başvurduğu, 515 (%36,9) hastanın ise otolojik nedenlerden, 73 (%5,09) hastanın oral kavite, 44 (%3,5) hastanın baş boyun bölgesini ilgilendiren patolojiler ile başvurmuştu. Hastanede yatırılarak tedavi ve takip edilen hasta sayının ise 41 (%2,86) olduğu saptandı. Hastaların 29’una (%2,02) cerrahi müdahale ile tedavi edildiği izlendi. Sonuç: Pediatrik acil servis başvurularından KBB hastalıklarını ilgilendiren ve bu nedenle konsülte edilen birçok durum acil servis şartlarında muayene ve tetkik ile tedavi olabilmektedir. Konsülte edilen hastaların birçoğu basit travma, müdahale gerektirmeyen burun kanamaları veya basit enfeksiyonlar gibi başvuru şikayetlerinin oluşturduğu görülmektedir ancak ciddi travma veya aspirasyona yol açabilen yabancı cisim ile başvuran hastalar en kısa zamanda değerlendirilip uygun tedavisi yapılmalıdır. Objectives: Ear, nose and throat (ENT) diseases are among the most common pathologies in the community, some of which may have high morbidity and mortality if early diagnosis and appropriate treatment approaches are not applied. Pediatric patients form an important part of emergency department admissions. The emergency diseases observed in children are different from the adult patient group and the diagnosis and treatment approaches differ accordingly. The aim of this study is to investigate the epidemiological features and approach methods among the pediatric patients presenting to the emergency department. Materials and Methods: Between 2016 and 2017, the data of 1732 patients younger than 18 years who were referred by the pediatric emergency to ENT department were retrospectively reviewed. Age, gender, admission Complaints, diagnosis, additional diseases, radiological and laboratory tests and treatment approaches were evaluated. Results: Among the patients included in the study, 751 were male (52.4%), 681 were female (47.5%); The average age was 7.2 years. Altı yüz seksen yedi (48.8%) patients were referred for rhinologic reasons, 515 (36.9%) patients had otologic complaints, while 73 (5.09%) patients had oral cavity and 44 (3.5%) patients had head and neck region related complains. The number of hospitalized patients was 41 (2.86%) patients. Yirmi dokuz (2.02%) patients were treated with surgical intervention. Conclusion: The majority of patients presenting with ENT related complains to pediatric emergency services may be examined and treated in the emergency unit without referring to ENT department. Most of the referred patients complain from simple trauma, minor epistaxis or simple infections. However, patients presenting with severe trauma or a foreign body that can cause aspiration should be evaluated as soon as possible and treated accordingly.Item type:Item, İnsan kuru kafalarında klivus’un morfometrik analizi: radyoanatomik çalışma(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Özalp, Hakan; Beğer, Orhan; Erdoğan, Osman; Kara, Engin; Hamzaoğlu, Vural; Vayisoğlu, Yusuf; Dağtekin, Ahmet; Öztürk, Ahmet Hakan; Bağdatoğlu, Celal; Talaş, Derya ÜmitAmaç: Bu çalışma, klivus’un uzunluk, genişlik ve kafa tabanı ile açılanması gibi morfometrik özelliklerini, kafa tabanı cerrahisi açısından açığa çıkarmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı envanterinde bulunan 24 insan kuru kafatası dahil edildi. Direkt anatomik ölçümler (DAÖ) dijital kumpas ve dijital görüntü analiz programı ile yapıldı. Bilgisayarlı tomografi (BT) kullanılarak radyolojik analizler gerçekleştirildi. Bulgular: DAÖ ve BT için klivus’un uzunluk ve iç yüzey alanı sırasıyla 25,17±3,98/24,83±3,91 mm ve 546,51±66,44/523,37±87,48 mm2 olarak bulundu. DAÖ ve BT için klival açının (Welcher açısı) 126,12±9,51°/124,37±10,86° olduğu görüldü. DAÖ ve BT ile elde edilen sayısal veriler arasında istatistiksel olarak farklılık olmadığı belirlendi (p>0,05). Sonuç: Klivus anomalilerinin platibazi, basilar invajinasyon, Charge sendromu veya Chiari tip I gibi hastalıklar ile ilişkilendirildiği dikkate alındığında, verilerimizin klivus bağlamında kafa tabanı malformasyonlarının tespiti ve bu bölgeye cerrahi yaklaşımların seçiminde kullanılabileceği düşüncesindeyiz. Objectives: This study aims to reveal morphometric properties of the clivus including length, width and angle to the base of the skull from the perspective of skull base procedures. Materials and Methods: Twenty-four human dry skulls were included in the inventory of Mersin University Medical Faculty Anatomy Department. Direct anatomic measurements (DAM) were performed using digital caliper and digital image analysis software. Radiological analysis was performed using computed tomography (CT). Results: The length and inner surface area of the clivus for DAM and CT were 25.17±3.98/24.83±3.91 mm and 546.51±66.44/523.37±87.48 mm2 , respectively. Clival angle (Welcher angle) for DAM and CT was 126.12±9.51°/124.37±10.86°. No statistically significant difference was found between the numerical data obtained by DAM and CT (p>0.05). Conclusion: Considering that clivus anomalies are associated with diseases such as platybasia, basilar invagination, CHARGE syndrome or Chiari type I, the data of the present study can be used for the detection of clivus anomalies as well as choosing the type of approach to the skull base.Item type:Item, Yüksek dereceli subaraknoid kanamalı hastalarda lamina terminalis fenestrasyonunun klinik sonuçları ve cerrahi detayları: tek merkezin bir yıllık tecrübesi(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Özgüral, Onur; Beyati, Eyyub SM Al; Shukuruyev, Bilal; Yakar, Fatih; Doğan, İhsan; Eroğlu, Ümit; Bozkurt, MelihAmaç: Lamina terminalis fenestrasyonu, serebral anevrizma cerrahisinde ameliyat sonrası hidrosefali gelişme olasılığını azaltmak için kullanılan bir yöntemdir. Bu yazının amacı, yüksek dereceli subaraknoid kanamalı hastalarda lamina terminalis fenestrasyonunun hidrosefali üzerine kısa dönem sonuçlarını araştırmak ve bu konudaki klinik tecrübemizi aktarmaktır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2014-2015 yıllarında serebral anevrizmasına yönelik cerrahi klipaj uyguladığımız 10 yüksek dereceli subaraknoid kanamalı hastayı değerlendirdik. Bulgular: Çalışmamızda değerlendirmeye aldığımız 10 hastadan üçünde hidrosefali gelişti. Bu üç hastadan birinde ameliyat öncesi dönemde de hidrosefali bulunmaktaydı. Ayrıca, preoperatif dönemde hidrosefalisi olan üç hastanın ise postoperatif dönemde hidrosefali tablolarının kaybolduğu gözlemlendi. Sonuç: Lamina terminalis fenestrasyonu, gerek cerrahi klipaj öncesi serebral relaksasyonu sağlamak gerekse klipaj sonrası hidrosefali gelişme riskini azaltmak amacıyla uygulanabilen kolay ve etkili bir işlemdir. Objectives: Lamina terminalis fenestration is a method used to reduce hydrocephalus risk secondary to subarachnoid haemorrhage in cerebral aneurysm surgery. The aim of our article is to report our clinical experience in these patients and examine the short-term results of this procedure. Materials and Methods: We evaluated 10 patients with high-grade subarachnoid hemorrhage who underwent surgical clipping for cerebral aneurysm between 2014 and 2015 in our clinic. Results: Hydrocephalus developed in three of the 10 patients. One of these three patients had hydrocephalus in the preoperative period. In addition, hydrocephalus regressed in he postoperative period in three patients with hydrocephalus preoperatively. Conclusion: Lamina terminalis fenestration is an easy and effective procedure that can be applied to provide cerebral relaxation before surgical clipping and reduce the risk of developing hydrocephalus after clipping.
