Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz
Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:
- Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
- Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
- Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar
Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.
Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:
- Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
- Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
- Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
- Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.

Recent Submissions
Item type:Item, The effects of body mass index on efficacy of intermittent pneumatic compression(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Ekşioğlu, Merve; Demirkan, Arda; Oğuz, Ahmet Burak; Çetinkaya, Ömer Arda; Gülünay, Behnan; Eneyli, Müge GünalpObjectives: The aim of our study was to compare the efficacy of intermittent pneumatic compression on venous hemodynamics in individuals with different body mass indexes (BMIs). Materials and Methods: The study included a total of 48 healthy volunteers. The participants were classified into three groups according to their BMIs as <24.9 kg/m2 (group I), 25-29.9 kg/m2 (group II), and >30 kg/m2 (group III). The measurements of pulse, arterial blood pressure and oxygen saturation were made, and venous ultrasonography was performed by the investigator. The measurements were repeated at the 30th minute of intermittent pneumatic compression. Vena femoralis communis (common femoral vein) (VFC) vein flow dynamics were evaluated 1-1.5 cm proximal to the junction of the VFC and great saphenous vein. Results: The increases observed in the peak systolic flow rates of both right and left VFC in groups I and II were found to be significantly higher compared to those observed in group III at the 30th minute of intermittent pneumatic compression application. (p<0.001, p=0.012, and p=0.049, respectively) Conclusion: We demonstrated that intermittent pneumatic compression application increased the femoral venous flow; however, this effect changed among individuals with different BMIs. We believe that BMI should be considered as an independent risk factor in patients for whom venous thromboembolism prophylaxis has been planned, which is frequently encountered in emergency units, and that providing the same effect in individuals with different physical properties is important in planning the prophylaxis. Amaç: Çalışmamız aralıklı pnömatik kompresyonun, farklı vücut kitle indeksine (VKİ) sahip bireylerde venöz hemodinamiye olan etkilerinin karşılaştırılmasını amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya sağlıklı gönüllülerden olmak üzere toplam 48 birey dahil edildi. Çalışmaya alınan gönüllüler, hesaplanan VKİ’leri <24,9 kg/m2 olan (grup I), 25-29,9 kg/m2 arasında olan (grup II) ve >30 kg/m2 (grup III) olan olmak üzere üç gruba ayrıldı. Nabız, arteriyel kan basıncı ile oksijen satürasyonu ölçümleri ve venöz ultasonografi incelemeleri çalışmayı yürüten araştırmacı tarafından yapıldı. Aralıklı pnömatik kompresyon uygulamasının 30. dakikasında ölçümler tekrarlandı. Vena femoralis communis (ortak femoral ven) (VFC) çapı ve venöz akım dinamiği, VFC’nin büyük safen venle bileşkesinin 1-1,5 cm proksimalinden değerlendirildi. Bulgular: Grup I ve grup II’de olan bireylerin, aralıklı pnömotik kompresyon uygulamasının 30. dakikasında, sağ ve sol VFC tepe sistolik akım hızlarının artışı, grup III’de olan bireylerin, sağ ve sol vena femoralis communis tepe sistolik akım hızlarının artışına oranla istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla, p<0,001, p=0,012, p=0,049). Sonuç: Aralıklı pnömatik kompresyon uygulamasının femoral venöz akışı arttırdığını; ancak bu etkinin farklı VKİ’lere sahip bireyler arasında değiştiğini gösterdik. VKİ’nin, acil servislerde sıklıkla karşılaşılan, venöz tromboembolizm profilaksisi planlanlanan hastalar için bağımsız bir risk faktörü olarak düşünülmesi gerektiğine ve farklı fiziksel özeliklere bireylerde aynı etkiyi sağlamasının önemli olduğu kanaatindeyiz.Item type:Item, New-onset atrial fibrillation: an independent predictor of in-hospital mortality in reduced ejection fraction heart failure patients(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Özyüncü, Nil; Güleç, SadiObjectives: Heart failure (HF) is associated with high mortality and atrial fibrillation (AF) is the most common arrhythmia encountered in HF patients with reduced ejection fraction (EF). We aimed to assess whether new-onset AF is an independent poor prognostic factor in this group of patients. We also searched for parameters that might influence the in-hospital mortality in reduced EF heart failure (HFrEF) patients. Materials and Methods: The study was a retrospective observational study investigating the admission characteristics and in-hospital events for 119 HFrEF patients at sinus rhytym, admitted for decompensated heart failure. We evaluated the in-hospital mortality and aimed to identify the predictive factors. Results: Overall 12% of the heart failure patients died during hospitalization. The mean age of the study population was 71±9 years with 37% female. The mean EF was 27±7% and mean duration of hospitalization was 9±4 days. Patients with lower body mass index, lower glomerular filtration rate and patients with longer hospitalization had significantly higher in-hospital mortality rates (p=0.02, p=0.04 and p=0.001, respectively). New-onset AF, restrictive filling pattern and being angiotensin-converting enzyme inhibitors/angiotensin receptor blockers naive were factors significantly related to higher mortality (p=0.001, p=0.001 and p=0.02, respectively). Long hospitalization duration and new-onset AF at hospital were independent predictors of in-hospital mortality [p=0.006 Odds ratio (OR): 1.394 (1.098-1.771) and p=0.012 OR: 10.869 (2.677-71.428), respectively]. Conclusion: In hospital outcome of patients admitted with decompensated HFrEF is poor. In our trial, patients with new-onset AF and patients with longer hospitalization duration had higher mortality rates. An understanding of the risk factors for in-hospital deaths may help improving intensive care for this patient population. Amaç: Kalp yetersizliği yüksek mortalite ile ilişkili olup, atriyal fibrilasyon (AF) düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği (HFrEF) hastalarında en sık görülen aritmidir. Çalışmamızda, bu hastalarda yeni başlangıçlı AF’nin bağımsız prognostik bir belirteç olup olmadığını araştırdık. Ayrıca, çalışmamızda HFrEF hastalarında hastane içi mortaliteyi etkileyen diğer parametreler de değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif, gözlemsel bir çalışmadır. Dekompanse kalp yetersizliği nedeniyle hastanemize kabul edilen sinüs ritmindeki 119 düşük ejeksiyon fraksiyonlu (EF) hasta yatış özellikleri, hastane içi olaylar ve mortalite açısından değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların %12’si hastane izlemi sırasında kaybedilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 71±9 olup %37’si kadındır. Ortalama EF’si 27±7 olup ortalama hastanede yatış süresi 9±4 gündü. Düşük vücut kitle indeksi, düşük glomerüler filtrasyon hızı ve uzun hastane yatışı olan hastalar daha fazla hastane içi mortaliteye sahipti (sırasıyla; p=0,02, p=0,04 ve p= 0,001). Yeni başlangıçlı AF, restriktif doluş bozukluğu ve anjiyotensin enzim/ reseptör inhibitörleri kullanmamak da yüksek hastane içi mortalite ile anlamlı olarak ilişkiliydi (sırasıyla; p=0,001, p=0,001 ve p=0,02). Uzun hastane yatışı ve yeni başlangıçlı AF hastane içi mortalite için bağımsız belirleyiciler olarak saptandı [sırasıyla p=0,006 Odds oranı (OR): 1,394 (1,0988-1,771] ve p=0,012 OR: 10,869 (2,677-71,428)]. Sonuç: Hastaneye dekompanse olarak kabul edilen HFrEF hastalarında prognoz kötüdür. Çalışmamızda yeni başlangıçlı AF ve uzamış hastane yatışının mortalite üzerine bağımsız olarak etki eden belirteçler olduğunu saptadık. Hastane içi ölümlere etki eden prognostik belirteçleri iyi saptayabilmek, bu hastalarda daha yoğun ve etkin hedefler için yardımcı olabilir.Item type:Item, Çoklu i̇laca dirençli gram-negatif mikroorganizmalarla gelişen enfeksiyonlarda yeni tedavi seçenekleri(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Ayhan, MügeGünümüzde gram-negatif mikroorganizmalarda direnç giderek artmaktadır. Çoklu ilaca dirençli ve yaygın ilaca dirençli suşlar ile gelişen enfeksiyonlar hastalarda sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonların en sık nedeni iken, yüksek mortalite ve morbidite ile ilişkilidir. Dirençteki bu artış antibiyotiklerin artmış ve kimi zaman uygunsuz kullanımıyla sonuçlanmaktadır. Etkin antibiyotik seçenekleri azalmakta, buna oranla yeni geliştirilen antibiyotik sayısı direnç karşısında daha az izlenmektedir. Ancak yine de eski sınıflara dahil edilen yeni geliştirilen ve geliştirilmekte olan bazı antibiyotikler ile ilgili veriler artmaktadır. Bu derlemede, antibiyotik dirençli gram-negatiflerle gelişen enfeksiyonların tedavisi için geliştirilen, kullanılmakta olan ve geliştirilmekte olan yeni antibiyotik seçenekleri sunulmuştur. İkili karbapenem tedavisi, karbapenemaz üreten enterikler için bir seçenek olarak değerlendirilmiş ve çalışılmıştır. Yeni beta laktam - beta laktamaz inhibitörleri olan seftazidim - avibaktam, meropenem- vaborbaktam ve seftolozan - tazobaktam da yakında günlük klinik pratikte yerini alacak gibi görünmektedir. Buna ek olarak, imipenem/silastatin - relebaktam, eravasiklin, plazomisin ve sefiderokol de etkinlik ve güvenilirlik açısından çalışmaları sürmekte olan yeni antibiyotiklerdir. Tüm bu yeni tedavi seçenekleri ile elimiz dirençli gram-negatiflerle gelişen enfeksiyonlara karşı güçlenmekte olsa da asıl olan direncin ve yayılımının önlenmesi, bunun için de antibiyotiklerin akılcı bir şekilde kullanılmasıdır. Recently, antibiotic resistance in gram-negative microorganisms has been increased. While multi-drug resistant and extensively-drug resistant gram-negative strains are the most common cause of healthcare-associated infections, and they are related with high morbidity and mortality. This increase in antimicrobial resistance results in frequently inappropriate use of antibiotics. Effective antibiotic options are decreasing, in proportion to this, new antibiotic development is less than the resistance. However, datas related with on some newly developed and developing antibiotics, which are included in the old antimicrobial classes, are increasing. In this review, it is aimed to present new antibiotic options that are being used and are being developed for the treatment of infections which are caused by antibiotic resistant gram-negative microorganisms are presented. Double carbapenem therapy has been studied and evaluated as a treatment option for carbapenemase producing Enterobacteriaceae. Ceftazidime -avibactam, meropenem - vaborbactam and ceftolozan - tazobactam, which are new beta-lactam beta-lactamase inhibitors, will soon appear to be included in daily clinical practice. In addition, imipenem/cilastatin - relebactam, eravacycline, plasomycin and cefiderocol are new antibiotics that are still being studied for efficacy and safety. Although, with all these new treatment options, we get stronger against infections that are caused by drug resistant gram-negatives, the best way to combat drug resistant microorganisms is to prevent the resistance and spread of resistant clones the rational use of antibiotics.Item type:Item, Thoracic intradural extramedullary epidermoid tumor: two rare cases(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Solmaz, Serdar; Eroğlu, Ümit; Özgüral, Onur; Doğan, İhsan; Mammadkhanlı, Orkhan; Attar, AyhanIntradural epidermoid tumors of the spinal cord are commonly associated with spinal cord dysraphism or invasive procedures. The spinal epidermoid tumor, frequently located intradural extramedullary region, is typically found in the lumbar region, and its placement in the thoracic region is rare. Furthermore, it is rarely observed without underlying spinal dysraphism or invasive intervention. The first case, a 52-year-old female patient was evaluated for back pain. On the thoracic magnetic resonance imaging (MRI) conducted, a 7-mm diameter intradural extramedullary non-enhancing nodular formation posterior to the T3 vertebra was detected. This lesion was completely excised via surgical intervention because of the increased size and the resultant hypoesthesia below T4 dermatome noted at follow-up. The second case, a 31-year-old woman presented with new-onset weakness in both legs. Notably, she has a history of a spinal mass lesion in the thoracic region 5 years ago. Thoracic MRI was performed to examine the recurrence, and it revealed a hypointense mass lesion axial plane with intradural extramedullary circumferential enhancement in the left posterior T6 level. This lesion was completely removed. No recurrence was noted at follow-up, and the histopathological diagnosis confirmed an epidermoid tumor. An isolated epidermoid tumor should be considered in the differential diagnosis of intradural -extramedullary mass lesions of the thoracic region. The tumor was successfully resected in its entirety via surgical intervention without any neurological deficit. Our cases support the fact that surgical resection is a crucial factor in recurrence. Spinal kordun intradural epidermoid tümörleri genellikle spinal kord disrafizmi veya invaziv prosedürlerle ilişkilidir. Sıklıkla intradural ekstramedüller yerleşimli olan spinal tümör genellikle lomber bölge yerleşimli olup torakal yerleşim nadir görülmektedir. Ayrıca, altta yatan spinal disrafizm veya invaziv girişim olmadan görülmesi oldukça nadirdir. İlk olgu, 52 yaşında kadın hasta sırt ağrısı şikayeti ile tetkik edilmiş. Torakal manyetik rezonans görüntüleme (MRG), T3 vertebra posteriorunda intradural-ekstramedüller yerleşimli 7 mm çaplı, kontrastlanmayan nodüler oluşum saptandı. Takiplerinde boyut artışı olması ve T4 dermatom altı hipoestezi gelişmesi üzerine cerrahi girişimle total olarak eksize edildi. İkinci olgu, 31 yaşında kadın hasta yeni başlangıçlı her iki bacakta güçsüzlük şikayeti ile başvurdu. Hastanın 5 yıl önce torakal bölgeden spinal kitle nedeniyle operasyon öyküsü olması nedeniyle nüks açısından yapılan torakal MRG’sinde T6 seviyesinde spinal kord sol posteriorunda, intradural ekstramedüller çevresi kontrastlanan hipointens aksiyel düzlemde kitle lezyonu saptanmıştır. Hastanın aynı seviyeye yapılan yeni cerrahi girişim ile intradural ekstramedüller yerleşimli morfolojik olarak epidermoid tümör ile uyumlu kitle lezyonu total olarak eksize edildi. Histopatolojik olarak da epidermoid tümör olarak değerlendirilen hastanın ikinci operasyonla total rezeksiyon sonucu 1 yıllık takibinde nüks saptanmadı. Torakal bölgenin intradural-ekstramedüller yerleşimli kitle lezyonlarının ayırıcı tanısında izole epidermoid tümör akılda tutulmalıdır. Olgularımızda güvenli total tümör rezeksiyonuyla rekürenssiz ve nörolojik defisitsiz başarılı cerrahiye ulaşıldı. Olgularımızda da görüldüğü üzere cerrahi rezeksiyonun rekürens açısından önemli bir faktör olduğu desteklenmektedir.Item type:Item, Intraventricular cavernoma(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Özdemir, Meltem; Dilli, Alper; Kavak, Rasime Pelin; Akdağ, Tuba; Güldoğan, Esra SoyerCerebral cavernomas are simple vascular malformations that are mostly located in the brain parenchyma and usually remain asymptomatic. With the incidence of 0.5%, they are the most commonly identified cerebral vascular malformations in general population. However, with only 138 reported cases to date, intraventricular cavernomas are exceptionally rare. They may either remain asymptomatic or cause serious clinical conditions depending on their size and location. Sectional imaging methods are essential in their diagnosis. And in symptomatic cases, complete surgical removal is the treatment of choice. Here, we present a 67-year-old lady with an intraventricular cavernoma in the third ventricle of whom the symptoms were mild and ambiguous and therefore we preferred close clinical and radiological follow-up instead of intervening. Serebral kavernomlar, pek çoğu beyin parankiminde yer alan ve sıklıkla asemptomatik kalan basit vasküler malformasyonlardır. Sıklıkları %0,5 olup genel populasyonda en sık rastlanan serebral vasküler malformasyondurlar. Bununla birlikte, intraventriküler kavernomlar, bugüne dek sadece 138 olgu bildirimi ile istisnai derecede nadir lezyonlardır. Asemptomatik olabilecekleri gibi, boyut ve lokalizasyonlarına bağlı olarak ciddi klinik tablolara da yol açabilirler. Tanıda, kesitsel inceleme metotları esastır. Ve semptomatik olgularda tedavi yöntemi, cerrahi olarak çıkarılmalarıdır. Burada, 67 yaşındaki bir bayanda, semptomları hafif ve belirsiz olan ve bu nedenle girişim yapmak yerine yakın klinik ve radyolojik takibi tercih ettiğimiz, üçüncü ventrikül yerleşimli bir intraventriküler kavernom olgusunu sunuyoruz.
