Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz
Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:
- Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
- Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
- Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar
Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.
Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:
- Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
- Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
- Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
- Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.

Recent Submissions
Item type:Item, Kronik perineal ağrı yönetiminde i̇mpar ganglion blok etkinliğinin değerlendirilmesi(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Aliyev, Dostali; Akkemik, Ümit; Özgencil, Güngör Evvel; Aşık, İbrahimAmaç: Kronik ağrı hayat kalitesi ve fonksiyonel kapasiteyi olumsuz etkileyen bir nedendir. Kronik ağrı sendromlarının pek çoğunda olduğu gibi perineal (pelvik) kronik ağrı da multimodal yaklaşım gerektirir. Konservatif tedavilere yanıt vermeyen olgularda ganglion impar blokajı, nörolizisi etkin olabilmektedir. Bu çalışmada kronik perineal ağrılı olgularda ganglion impar blokajının etkinliğini retrospektif olarak değerlendirdik. Gereç ve Yöntem: Kronik perineal ağrı yakınması (ağrı süresi >6 ay) olan ve floroskopi rehberliğinde ganglion impar blokajı yapılmış 30 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Pelvik kanser ilişkili kronik perineal ağrısı olan 5 hastada diagnostik blok sonrası nörolizis uygulanmıştır. Bulgular: Ortalama hasta yaşı 48,6±14,6 (28-75), %63,3 (19) kadın, %36,7 (11) erkek idi. İşlem öncesi ve sonrası vizüel analog skala ve fonksiyonel bel ağrısı skalası skorlarının karşılaştırmalarında anlamlı azalma gözlenmiştir (p<0,05). Sonuç: Kronik perineal ağrı tedavisinde ganglion impar blokajı etkin tedavi seçenekleri arasındadır. Objectives: Chronic pain is a cause that negatively affects the quality of life and functional capacity. As with most chronic pain syndromes, perineal (pelvic) chronic pain requires a multimodal approach. Ganglion impar blockage and neurolysis may be effective in cases that do not respond to conservative treatments. In this study, we retrospectively evaluated the effect of ganglion impar block in patients with chronic perineal pain. Materials and Methods: Thirty patients with chronic perineal pain (duration of pain >6 months), who underwent ganglion impar block under fluoroscopy, were evaluated retrospectively. Neurolysis was performed after diagnostic block in 5 patients with chronic perineal pain associated with pelvic cancer. Results: The average age of the patients was 48.6±14.6 (28-75) years, 63.3% (19) were female, 36.7% (11) were male. Significant differences were observed in visual analogue scale and oswestry disability index values before and after the procedure (p<0.05). Conclusion: Ganglion impar blockade should be considered as an effective treatment option in the treatment of chronic perineal pain.Item type:Item, Sorafenib in radioactive iodine refractory differentiated thyroid cancer: a real-life data with long-term experience(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Yekedüz, Emre; Köksoy, Elif Berna; Şenler, Filiz Çay; Akbulut, Hakan; Demirkazık, Ahmet; Ürün, Yüksel; Utkan, GüngörObjectives: Sorafenib is one of the standard anti-cancer drugs in the treatment of radioactive iodine refractory (RR) metastatic differentiated thyroid cancer (DTC). In this study, we aimed to present a long-term real-life experience of sorafenib in the treatment of (RR) metastatic (DTC). Materials and Methods: We retrospectively searched the patients’ records for RR metastatic DTC patients treated with sorafenib in a tertiary cancer center between 01.01.2014 and 31.12.2019. Progression-free survival (PFS), overall survival (OS), response rates, and safety profile of sorafenib were assessed. Results: A total of 19 patients were included in this study. The majority of patients had papillary thyroid cancer (80%). With a median follow-up of 18 months, the median PFS and OS were 10.9 and 41 months, respectively. The objective response rate and disease control rate were 36% and 68%, respectively. Nine patients (45%) reported any adverse events (AEs) with sorafenib. Conclusion: This long-term real-life experience study showed that the median OS was longer than 3 years in RR metastatic DTC patients treated with sorafenib. On the other hand, AEs rates were lower in our study than in the pivotal phase III trial of sorafenib in RR DTC patients. Amaç: Sorafenib radyoaktif iyot (RAİ) dirençli metastatik diferansiye tiroid kanseri (DTK) hastalarındaki standart tedavilerden biridir. Bu araştırmada, sorafenibin RAİ dirençli metastatik DTK hastalarındaki uzun dönem sonuçlarının sunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2014-31.12.2019 tarihleri arasında RAİ dirençli metastatik DTK tanısı ile takipli hastaların kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Genel sağkalım (GSK), progresyonsuz sağkalım (PSK), yanıt oranları ve güvenlik profili analiz edildi. Bulgular: Araştırmaya toplamda 19 hasta dahil edildi. Hastaların çoğunda (%80) papiller tiroid kanseri mevcuttu. On sekiz aylık ortanca takipte, PSK ve GSK sırasıyla 10,9 ve 41 ay olarak bulundu. Objektif yanıt oranı ve hastalık kontrol oranı sırasıyla %36 ve %68 idi. Dokuz hastada (%45) sorafenib ilişkili yan etki görüldü. Sonuç: Bu uzun dönem gerçek yaşam deneyimi verisi, sorafenib ile tedavi edilen RAİ dirençli metastatik DTK hastalarında GSK’nin 3 yıldan daha uzun olduğunu gösterdi. Diğer taraftan, yan etki görülme oranı sorafenibin faz-3 çalışmasındakinden daha azdı.Item type:Item, Ultrason kılavuzluğunda karaciğer biyopsisi: tek merkez deneyimleri(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Onay, Mehmet; Altay, Çetin Murat; Binboğa, Ali BurakAmaç: Bu çalışmanın amacı, kronik hepatitli hastalarda karaciğer fibrozisini derecelendirmek için ultrason eşliğinde tru-cut karaciğer biyopsisinin (US-TKB) güvenliğini ve etkinliğini araştırmaktı. Gereç ve Yöntem: Haziran 2016-Haziran 2021 tarihleri arasında US-TKB yapılan hastalar geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, biyopsi endikasyonu, komplikasyon oranları not edildi. Biyopsinin etkinliği doku örneğinin yeterliliğine göre belirlendi. Yeniden biyopsi, yetersiz biyopsi olarak kabul edildi. Masif kanama, pnömotoraks ve ölüm majör komplikasyonlar olarak belirlendi. Diğer komplikasyonlar minör komplikasyon olarak not edildi. Morbidite ve mortalite oranları, komplikasyon oranları ve biyopsi endikasyonları arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Toplam 1143 hastada 1195 karaciğer parankim biyopsisi yapıldı. Majör komplikasyon oranı %0,16 (n=2), minör komplikasyon oranı %6,1 (n=73) idi. Majör komplikasyonlar masif abdominal kanama %0,08 (n=1) ve pnömotoraks %0,08 (n=1) idi. Minör komplikasyonlar sırası ile %3,2 (n=39) oranında biyopsi sahasında medikasyon gerektiren ağrı, %2,1 (n=26) oranında transfüzyon gerektirmeyen kendini sınırlayan subkapsüler hematom ve %0,6 (n=8) oranında senkop idi. US-TKB efektivitesi %95,5 idi. Mortalite yoktu. Sonuç: Kronik hepatitli hastaların karaciğer fibrozisini derecelendirmek için yapılan US-TKB’de yüksek başarı oranları ile yeterli patolojik spesmen elde edilebilmektedir. US-TKB kronik hepatitli hastalarda güvenli ve etkin bir yöntemdir. Objectives: The aim of this study was to investigate the safety and efficiency of ultrasound-guided tru-cut liver biopsy (US-TLB) for grading liver fibrosis in patients with chronic hepatitis. Materials and Methods: Between June 2016 and June 2021, patients who underwent US-TLB were reviewed retrospectively. Patients’ demographics, biopsy indication, and complication rates were noted. The efficiency of the biopsy was determined according to the adequacy of the tissue sample. Re-biopsy was considered as inefficient biopsy. Massive bleeding, pneumothorax and death were determined as major complications. Other complications were noted as minor complications. The relationship between morbidity and mortality rates, complication rates and biopsy indications were investigated. Results: A total of 1195 liver parenchymal biopsies were performed in 1143 patients. Major complication rate was 0.16% (n=2) and minor complication rate was 6.1% (n=73). Major complications were massive abdominal bleeding at the rate of 0.08% (n=1) and pneumothorax at the rate of 0.08% (n=1). Minor complications were pain at the biopsy site requiring medication in 3.2% (n=39), self-limiting subcapsular hematoma not requiring transfusion in 2.1% (n=26), and syncope in 0.6% (n=8), respectively. US-TLB effectiveness was 95.5%. There was no mortality. Conclusion: To grade the liver fibrosis of patients with chronic hepatitis, adequate pathological specimens can be obtained with high success rates in US-TLB. US-TLB is a safe and effective method in patients with chronic hepatitis.Item type:Item, Is it possible to differentiate community-acquired pneumonia from covid-19 pneumonia?(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Habiloğlu, Arif Doğan; Demircan, Serkan; Ataoğlu, Özlem; Sarıdaş, Filiz Mercan; Çolakoğlu, Can; Pektezel, Mehmet YasirObjectives: Coronavirus disease-2019 (COVID-19) caused a pandemic, which has been going on for about 1 year. How long the pandemic will continue remains uncertain. Determining the etiology of pneumonia is the most important point for the treatment approach. In this study, it was aimed to determine the parameters that might be useful in the differentiation of community-acquired pneumonia (CAP) from COVID-19 pneumonia. Materials and Methods: CAP group consisted of 53 people who applied to the infectious diseases polyclinic and chest diseases polyclinic between 01.12.2019 and 30.01.2020 in our country, including the periods when the incidence of CAP increased and influenza peaked, and were hospitalized after being diagnosed with pneumonia. For the COVID-19 pneumonia group, 37 patients with Severe Acute Respiratory Syndrome-Coronavirus-2 detected by polymerase chain reaction from the combined nasal throat swab and with computed tomography showing lesions consistent with COVID-19 were included. Results: Age, leukocyte count, neutrophil count, monocyte count and C-reactive protein (CRP) were significantly higher in pneumonia patients in the CAP group. In receiver operating characteristic analysis, positive predictive value of age CRP monocyte count formula was 0.83 and negative predictive value was 0.75. Conclusion: The age difference between the groups was used in different studies on the etiology of pneumonia. It has been thought that the detection of monocytes in the tissues in postmortem studies in COVID-19 pneumonia may be due to consumption. Higher CRP detection in CAP compared to covid pneumonia was found to be similar to the literature. Our study has shown that the formulation containing monocytes, CRP and age factors, which were found to be statistically significantly different, is suitable for use in diagnostic differentiation. Amaç: Koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19), yaklaşık 1 yıldır devam eden bir salgına neden oldu. Salgının ne kadar süreceği belirsizliğini korumaktadır. Pnömoni etiyolojisinin belirlenmesi tedavi yaklaşımı için en önemli noktadır. Bu çalışmada toplum kökenli pnömoninin (TKP) COVID-19 pnömonisinden ayrımında faydalı olabilecek parametrelerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ülkemizde 01.12.2019-30.01.2020 tarihleri arasında, TKP’nin insidansının arttığı ve influenzanın pik yaptığı dönemlerde enfeksiyon hastalıkları polikliniği ve göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran ve pnömoni tanısı aldıktan sonra hastaneye yatırılan 53 kişi TKP grubunu oluşturdu. COVID-19 pnömoni grubuna, kombine nazal boğaz sürüntüsünden polimeraz zincir reaksiyonu ile pozitiflik saptanan ve bilgisayarlı tomografide COVID-19’a uyumlu lezyonları olan 37 hasta dahil edildi. Bulgular: TKP grubundaki hastalarda yaş, lökosit sayısı, nötrofil sayısı, monosit sayısı ve C-reaktif protein (CRP) anlamlı olarak daha yüksekti. İşlem Karakteristik Eğrisi analizinde, yaş CRP monosit sayısı formülünün pozitif prediktif değeri 0,83 ve negatif prediktif değeri 0,75 idi. Sonuç: Gruplar arası yaş farkı, pnömoni etiyolojisine yönelik farklı çalışmalarda kullanılmıştır. COVID-19 pnömonisinde postmortem çalışmalarda dokularda monosit tespit edilmesinin tüketime bağlı olabileceği düşünüldü. TKP’de COVID pnömonisine kıyasla daha yüksek CRP tespiti literatüre benzer bulunmuştur. Çalışmamız, istatistiksel olarak anlamlı derecede farklı olduğu tespit edilen monosit, CRP ve yaş faktörlerini içeren formülasyonun tanısal ayrımda kullanılmasının uygun olduğunu göstermiştir.Item type:Item, Evaluation of hla class ii alleles in cases with chronic spontaneous urticaria(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Saadet, Elif Demirci; Boyvat, AyşeObjectives: Autoantibodies against high-affinity IgE receptor or IgE on the surface of mast cells and basophils are held responsible for etiopathogenesis in some cases with chronic spontaneous urticaria. Factors causing the development of autoimmunity are unknown. Genetic factors are known to play a role in autoimmunity and human leukocyte antigen (HLA) alleles are associated with many autoimmune diseases. Our study aimed to investigate the frequency of HLA class II alleles in patients with chronic spontaneous urticaria. Materials and Methods: In this cross-sectional study, HLA class II alleles were evaluated in the 80 cases with chronic spontaneous urticaria and in the control group consisting of 100 renal transplant donors. The case group was divided into subgroups by applying autologous serum skin test (ASST). HLA class II alleles were determined in chronic spontaneous urticaria cases with positive and negative ASST and the control group by molecular analysis method (Olerup SSP DQ-DR Combi tray, Genovision, Vienna, Austria). Results: ASST was found positive in 57.5% of the patients. The frequency of HLA DRB1*04 and HLA DQB1*08 alleles was found to be significantly higher in patients with chronic spontaneous urticaria compared to the control group. In contrast, the frequency of HLA DRB1*07 and HLA DQB1*09 alleles was significantly lower (p<0.05). When the ASST positive and negative case groups and the control group were compared, HLA DRB1*04 and HLA DQB1*08 alleles were higher in the ASST positive patient group (p<0.05). In the ASST negative patient group, HLA DRB1*01 and HLA DRB1*07 alleles were found in low frequency (p<0.05). Conclusion: The fact that there is a significantly higher frequency of HLA DRB1*04 and DQB1*08 alleles in cases with positive ASST and these alleles do not differ significantly from the control group in cases with negative ASST support the idea that autoimmune mechanisms are responsible for pathogenesis in some of the patients. Amaç: Kronik spontan ürtikerli olguların bir kısmında etiyopatogenezden mast hücreleri ve bazofillerin yüzeyindeki yüksek afiniteli IgE reseptörüne veya IgE’ye karşı oluşan otoantikorlar sorumlu tutulmaktadır. Otoimmünitenin gelişmesine neden olan faktörler bilinmemektedir. Genetik faktörlerin otoimmünitede rol oynadığı bilinmektedir ve insan lökosit antijeni (HLA) alellerinin birçok otoimmün hastalıkla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda kronik spontan ürtikerli hastalarda HLA klas II alellerinin sıklığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipteki bu çalışmada, 80 kronik spontan ürtikerli olguda ve 100 renal transplant donöründen oluşan kontrol grubunda HLA klas II alelleri değerlendirildi. Olgu grubu otolog serum deri testi (OSDT) uygulanarak alt gruplara ayrıldı. HLA klas II alelleri, OSDT testi pozitif ve negatif olan kronik spontan ürtiker olgularında ve kontrol grubunda moleküler analiz yöntemiyle (Olerup SSP DQ-DR Combi tray, Genovision, Viyana, Avusturya) belirlendi. Bulgular: OSDT hastaların %57,5’inde pozitif bulundu. Kronik spontan ürtikerli hastalarda HLA DRB1*04 ve HLA DQB1*08 alellerinin sıklığı, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi. HLA DRB1*07 ve HLA DQB1*09 alellerinin sıklığı ise anlamlı derecede daha düşüktü (p<0,05). OSDT pozitif ve negatif olgu grupları ile kontrol grubu karşılaştırıldığında; HLA DRB1*04 ve HLA DQB1*08 alelleri OSDT pozitif hasta grubunda daha sık bulundu (p<0,05). OSDT negatif hasta grubunda ise HLA DRB1*01 ve HLA DRB1*07 alelleri düşük sıklıkta saptandı (p<0,05). Sonuç: OSDT pozitif olan olgularda HLA DRB1*04 ve DQB1*08 alellerinin anlamlı derecede daha sık görülmesi ve bu alellerin OSDT negatif olan olgularda kontrol grubundan anlamlı bir farklılık göstermemesi, hastaların bir kısmında patogenezden otoimmün mekanizmaların sorumlu olduğu fikrini desteklemektedir.
