Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz
Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:
- Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
- Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
- Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar
Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.
Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:
- Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
- Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
- Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
- Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.

Recent Submissions
Item type:Item, Dördüncü ventrikülün mikrocerrahi anatomisi(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Eroğlu, ÜmitAmaç: Dördüncü ventrikül pons ve serebellum arasında bulunan önemli bir orta hat boşluğudur. Bu boşlukta yer alabilen cerrahi lezyonlar nöroşirurji dalının sık karşılaştığı durumlardır. Önemli anatomik yapısı ve komşuluklarının bilinmesi daha güvenli ve iyi bir cerrahiye olanak vermektedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 4. Ventrikülün anatomisini incelemek üzere planlanmıştır. Bu çalışmada beş formalinle sabitlenmiş piyes kullanıldı. Arterler kırmızı silikon ve damarlar mavi silikon ile perfüze edildi. Bulgular: Diseksiyonlar dördüncü ventrikül kademeli bir şekilde ortaya çıkarılarak gerçekleştirildi. Görüntüler mikroskopaltında gerçekleştirildi ve fotoğraflandı. Sonuç: Dördüncü ventrikül anatomisi bu yazıda incelenecektir. Objectives: The fourth ventricle is an important midline cavity located between the pons and the cerebellum. Surgical lesions in the cavity are frequently encountered by the neurosurgical lesions. The knowledge regarding the important anatomical structure and neighborhoods allows for a safer and better surgery. Materials and Methods: This study was planned to investigate the microsurgical anatomy of the 4th ventricle. Five formalin-fixed specimens were used for in this study. The arteries were perfused with red silicone and vessels with blue silicone. Results: Dissections were performed by gradually exposing the fourth ventricle. Dissection was performed under microscape and was photographed. Conclusion: The anatomy of the 4th ventricle will be discussed in this paper.Item type:Item, Stereotactic radiofrequency deep brain lesioning in treatment of dystonia(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Eroğlu, Ümit; Akbostancı, Muhittin Cenk; Savaş, AliObjectives: Movement disorders are neurologic diseases that affect speed, quality and feasibility of muscle contractions. Aim of this study is, to assess the surgical outcomes of radiofrequency lesioning through deep brain stimulation (DBS) in a group of patients and comparing these results to the formerly known conventional procedures. Materials and Methods: This study involved 25 dystonia patients in whom radiofrequency lesioning through DBS procedures were performed between 1997 and 2003. All of the patients were examined by the same neurologist and examined due to UPDRS, Fahn-Burke-Marsden dystonia rating scales pre and post operatively. Results: Eighteen male (72%) and seven female (28%) patients (range=14-65 years, mean=26.6 years) with diagnosis of general dystonia (n=11,44%), hemidystonia (n=8, 34%) and dystonic tremor (n=6, 24%) enrolled in the study. Twenty patients with secondary dystonia involved 18 cerebral palsies, one multiple sclerosis and one poststroke dystonia cases. Conclusion: Gpi DBS seems to be a more considerable approach for primary dystonia patients. Radiofrequency deep brain lesioning can be defined as a successful method for secondary dystonia treatment and must be implicated among treatment options. Amaç: Hareket bozuklukları kas kasılmalarının hızı, niteliği ve fizibilitesini etkileyen nörolojik rahatsızlıklardır. Bu çalışmanın amacı, talamotomi ve kampotomi kombinasyonunun bir grup hasta üzerinde cerrahi sonuçlarının değerlendirilmesini ve daha önce bilinen uygulamalarla karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 1997 ve 2003 yılları arasında talamotomi-kampotomi yapılan 25 distoni hastası dahil edilmiştir. Tüm hastalar aynı nörolog tarafından UPDRS ve Fahn-Burke-Marsden distoni skalalarına göre cerrahi öncesi ve sonrası dönemlerde değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 18 erkek (%72) ve yedi kadın (%28) hasta (14-65 yaş, ortalama 26,6 yıl) dahil edilmiş olup genel distoni (n=11, %44), hemidistoni (n=8, %34) ve distonik tremor (n=6, %24) tanıları ile takip edilmişlerdir. Sekonder distoni tanısıyla izlenen 20 hastanın 18’i serebral palsi, bir multiple skleroz ve bir inme sonrası distoni olarak kabul edilmiştir. Sonuç: Gpi DBS primer distoni hastalarında daha uygun bir uygulama olarak görülmektedir. Talamotomi-Kampotomi kombinasyonu sekonder distoni tanılı hastalarda başarılı bir metod olarak kabul edilebilir ve tedavi alternatifleri arasında değerlendirilmesi gereken bir seçenek olarak bulunmalıdır.Item type:Item, Dar bant uvb ve puva tedavilerinin serum folat seviyeleri üzerine etkileri(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Vural, Seçil; Güngör, Hilayda Karakök; Akay, Bengü Nisa; Kundakçı, NihalAmaç: Dar bant UVB (DBUVB) özellikle gebe kadınlarda güvenilirlik profili yüksek olduğu için tercih edilen bir dermatolojik tedavi yöntemidir. Önceki çalışmalar fotodegredasyon ile kanda folat seviyelerinde düşüş olabileceğini öne sürmüştür. Çalışmamızda hastalarımızda folat düzeylerinde fototerapi ile ilişkili bir düşme olup olmadığını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Deri ve zührevi hastalıkları anabilim dalına başvurup psoralen ve ultraviyole A (PUVA) veya DBUVB tedavilerinden birini alan ve folik asit düzeyleri takip edilen hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların hiçbirinde klinik laboratuvar referans değerinin altında folik asit düzeyi saptanmadı. DBUVB tedavisi öncesi bakılan serum folat seviyeleri ortalama 9,30 (±3,22 SD) 18. seans kontrolde gönderilen folat seviyesi ise ortalama 7,26 (±4,82 SD), 36. seanstaki seviyeleri ise ortalama 8,69 (±3,6 SD) olarak tespit edildi. PUVA tedavisi alanlarda ise tedavi öncesi folat değerleri 9,16 (±3,76 SD), 18. seans sonrası 6,76 (±4,89 SD), ve 36. seans sonrası 9,41 (±3,79 SD), olarak ölçülmüştür. Tekrarlanan ölçümler arasındaki farklılıklar her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Sonuç: DBUVB ve PUVA tedavileri Fitzpatrick deri tipi genellikle III ve IV olan toplumumuzdaki hastalarda kan folik asit seviyeleri açısından güvenli görünmektedir. Objectives: Narrow band UVB (NBUVB) treatment is a preferred dermatological treatment modality especially in pregnant women because of high safety profile. Previous studies have shown photodegradation may decrease folate levels in blood. In this study we aim to investigate if phototherapy causes low folic acid levels in our patients. Materials and Methods: Patients applying to dermatology unit and receiving either psoralen plus UVA or NBUVB treatment with regular folic acid level check-ups were analysed retrospectively. Results: In none of the patients folic acid levels lower than reference levels were detected. Mean serum folate values in baseline were 9.30 (±3.22 SD). The mean value after 18 treatment sessions was 7.26 (±4.82 SD), and after 36 sessions was 8.69 (±3.6 SD). In PUVA group baseline mean folate level was 9.16 (±3.76 SD), followed by 6.76 (±4.89 SD) after 18 sessions and 9.41 (±3.79 SD) after 36 sessions. Repeated measure in time were not statistically significant in both groups (p>0.05). Conclusion: NBUVB and PUVA treatments appear to be safe in regards to blood folic acid levels in our population where Fitzpatrick skin type III and IV is more common.Item type:Item, Yoğun bakımda takip edilen hipoksik ensefalopati hastalarında prognozu etkileyen faktörler(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Yılmaz, Nesrin Helvacı; Erdoğan, Cem; Kızılaslan, Deniz; Düz, Özge Arıcı; Toplutaş, Eren; Hanoğlu, LütfüAmaç: Kardiyak arrest sonrasında gelişen hipoksik ensefalopati (HE) ciddi nörolojik sekel ve ölüme neden olabilen bir klinik tablodur. HE’li hastalarda prognozu belirlemek, takip ve uzun vadede geliştirilecek tedaviler açısından önemlidir. Bu çalışmada amacımız HE tanısı almış hastalarda yaş, cinsiyet, hipotermi uygulamasının, beyin manyetik rezonans görüntüleme de (MRG) lezyon yerinin, epileptik nöbet varlığının ve elektroensefalografi (EEG) bulgularının prognoz üzerine etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Erişkin yoğun bakım ünitesi hasta kayıtları retrospektif olarak incelendi. HE tanısı almış 194 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 118’i erkek (%60,8), 76’sı (%39,2) kadındı. Sağ kalanlar ve eksitus olanlar belirlendi. Hipotermi uygulananlar, beyin MRG bulguları (kortikal ve/veya subkortikal lezyon), epileptik nöbet varlığı (miyoklonik, jeneralize, fokal) ve EEG bulguları (epileptik aktivite, status, jeneralize yavaşlama) kaydedildi. Bulgular: Yaş ortalaması 59,46±1,71 (18-89) idi. Yetmiş altı (%39,2) hastaya hipotermi uygulandı. Yüz yedi (%55,2) hasta eksitus oldu. Yaşlı hastaların eksitus olma oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,01). Seksen sekiz hastanın beyin MRG’sinde hipoksik etkilenme (8 hastada kortikal, 21 hastada subkortikal, 59 hastada kortikal + subkortikal lezyon) görüldü. Beyin MRG’de kortikal veya subkortikal patoloji bulunanların taburcu olma oranı, her ikisinde patoloji bulunan hastalarınkine göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,01). Çoklu regresyon analizi sonucunda yaşın 1 yıl artması ölüm riskini %4 arttırırken, beyin MRG’de her iki alanda patolojik bulgu olması ölüm riskini 2,62 kat arttırmaktaydı. Cinsiyet, hipotermi tedavisi, epileptik nöbet varlığı ve EEG’de patoloji olma durumu ile sağkalım arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Sonuç: Çalışmamıza dahil edilen hastaların yaklaşık yarısı eksitus olmuştur. Yaşlı ve beyin MRG’de multiple lezyonu olanların sağkalım oranı düşüktür. Objectives: Hypoxic encephalopathy (HE) after cardiac arrest is a clinical condition that can cause severe neurological sequelae and death. It is important to determine the prognosis in patients with HE for follow up and developing future treatments in the long term. Our aim was to investigate the effects of age, gender, hypothermia, lesion site in brain magnetic resonance imaging (MRI), seizure and electroencephalography (EEG) findings on prognosis in patients with the diagnosis of HE. Materials and Methods: The data of the adult intensive care unit was evaluated retrospectively. A total of 194 patients with HE were included into the study. One hundred and eighteen (60.8%) of the patients were male and 76 (39.2%) were female. The survivors and those who died were identified. Hypothermia therapy, brain MRI findings (cortical and/or subcortical lesion), presence of seizures (myoclonic, generalized, focal) and EEG findings (epileptic activity, status, generalized slowing) were recorded. Results: The mean age was 59.46±1.71 (18-89). Seventy-six (39.2%) patients underwent hypothermia. One hundred and seven (55.2%) patients died. The rate of exitus in elderly patients was significantly higher (p<0.01). The brain MRI of 88 patients showed hypoxic lesions (cortical in 8 patients, subcortical in 21 patients, cortical + subcortical lesion in 59 patients). The survival rate of the patients with cortical or subcortical pathology is significantly higher than patients with both pathology (p<0.01). As a result of multiple regression analysis, a 1-year increase in age, increased the risk of death by 4%, while the presence of pathological findings in both areas in brain MRI increased the risk of death by 2.62 times. There was no significant difference of gender, hypothermia, seizures and pathological EEG findings on survival (p>0.05). Conclusion: Approximately half of the patients included in our study died. The survival rate of the elderly patients and the patients with multiple lesions in brain MRI was low.Item type:Item, Ankara bölgesinde yaşayan postmenapozal kadınlarda d vitamini eksikliği görülme oranı(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Çelebi, Zeynep Kendi; Aydoğan, Berna İmge; Uysal, AliAmaç: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Polikliniklerine başvuran postmenapozal kadınlarda D vitamini eksikliği sıklığının ve kemik metabolizması üzerine olan etkilerinin belirlenmesi. Gereç ve Yöntem: Çalışma kesitsel bir çalışma olarak düzenlendi. Postmenapozal 131 kadın Dexa ile taranarak osteoporoz, osteopeni ve kontrol grubu olarak üçe ayrıldı. Hasta viziti sırasında hastaların giyimleri ve günlük aldıkları güneş ışığı miktarı 1’den 4’e kadar skorlandı. Bu kadınlarda D vitamini, Paratiroid hormon (PTH), osteokalsin, Bağımlı kişilik bozukluğu (DPD), kalsiyum, fosfor, Alkalin fosfataz (ALP) seviyeleri karşılaştırıldı. Bulgular: Kadınların %29,8’inde osteoporoz, %45,8’inde osteopeni saptandı. Kırk sekiz kadında (%36,6) ağır D vitamini eksikliği (25-OH-D<10ng/ mL), 38 kadında (%29) orta dereceli D vitamini eksikliği (10≤25-OH-D<20 ng/mL arası), 22 kadında (%16,8) hafif D vitamini eksikliği (20≤25- OH-D<30 ng/mL arası) saptandı. Kadınların sadece 23’ünde (%17,6) D vitamini 30 ng/mL’nin üzerinde bulundu. D vitamini seviyesi azaldıkça PTH seviyesinde artış olduğu gösterildi. D vitamini eksikliği için eşik değer 16,3 ng/mL saptandı. Kemik belirteçleri değerlendirildiğinde D vitamini ilişkisi incelendiğinde D vitamini ile osteokalsin arasında negatif ilişki, ALP ve osteokalsin ile PTH arasında pozitif ilişki gösterildi. Sonuç: Dünya genelinde D vitamini eksikliğine sık rastlanmaktadır ve D vitaminin kanser, hipertansiyon, diabetes mellitus gibi kronik hastalıklardan koruyuculuğu, düşme ve kırık riskini azalttığı bilinmektedir. D vitamini seviyesi 16,3 ng/mL’nin altında olan vakaların uygun vitamin replasmanı ile daha yakın takibi kemik kaybını azaltmada önem arz etmektedir. Objectives: The aim of this study is to define the frequency of vitamin D deficiency in postmenopausal women and to evaluate its implications on bone metabolism. Patients, who admitted to the Ankara University Faculty of Medicine Outpatient Clinics included to the study. Materials and Methods: The study was conducted as a cross-sectional study. Postmenopausal women were scanned with DEXA and divided into three groups as osteoporosis, osteopenia, and the control group according to the T scores. During medical visit, patients’ clothing habits, and daily sunlight exposure rates have been scored from 1 to 4 with a questionnaire. Vitamin D, Parathyroid hormone (PTH), osteocalcin, Dependent personality disorder (DPD), calcium, phosphorus, Alkaline phosphotase (ALP) levels were compared. Results: 29.8% of the women had osteoporosis, and 45.8% had osteopenia. Forty eight women (36.6%) were reported to have severe vitamin D deficiency (25-OH-D<10 ng/mL), 38 women (%29) moderate vitamin D deficiency (10≤25-OH-D<20 ng/mL), and 22 women (%16.8) mild vitamin D deficiency (20≤25-OH-D<30 ng/mL). Only 23 of the women (17.6%) had vitamin D levels higher than 30 ng/mL. It was observed that as the vitamin D levels dropped, PTH levels increased. The threshold for 25-OH-D level was estimated as 16.3 ng/mL. A negative relation was observed between vitamin D and osteocalcin and a positive relation was observed between ALP, osteocalcin and PTH. Conclusion: Since the research to find out preventive effects of vitamin D on chronic diseases such as cancer, hypertension, diabetes mellitus and it is already known that vitamin D reduces the risk of falls and fracture, closer follow-up of patients with vitamin D levels below 16.3 ng/mL with appropriate vitamin replacement may be important in reducing bone loss.
