Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz

Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:

  • Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
  • Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
  • Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar

Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.

Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:

  • Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
  • Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
  • Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
  • Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.
  • ve daha binlerce kaynak; açık, ücretsiz, bir tık yakınızda...
  • Communities in DSpace

    Select a community to browse its collections.

    Now showing 1 - 5 of 8

    Recent Submissions

    • Item type:Item,
      Sistemik hastalıkların benign paroksismal pozisyonel vertigo ataklarına etkisi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Akkoca, Özlem; Tüzüner, Arzu; Ünlü, Ceren Ersöz; Aydın, Emine; Arslan, Necmi
      Bu çalışmanın amacı en sık gördüğümüz periferik vertigo nedeni olan posterior kanal benign paroksismal pozisyonel vertigo (Pc BPPV) hastalığının yaş ve cinsiyetlere göre dağılımını belirlemektir. Ayrıca bu hasta grubunda sistemik hastalıkların görülme sıklığı ve bu risk gruplarının tekrarlayan ataklar üzerine etkisini ortaya koymaktır. Gereç ve Çalışmamızı kliniğimize baş dönmesi şikayeti ile başvuran 21-83 yaş arası Dix-Hallpike testi ile Pc BPPV’si tanısı konulan toplam 72 hasta ile gerçekleştirdik. Hastalığın yaş ve cinsiyetlere göre dağılımı, hastalığın başlangıç zamanı son 30 gün içerisinde olanlar ve 30 günden daha uzun olanlar, tek atak geçirenler ve birden fazla atak geçirenler, geçirilmiş kafa travması ve eşlik eden sistemik hastalık öyküsü olanlar kaydedildi. Hastalığın kadınlarda %68,1 erkeklerde ise %31,9, 40 yaş üzerinde %76,4, 40 yaş altında ise %23,6 oranında görüldüğü bulundu. Birden fazla atak geçiren hastalarda eşlik eden hipertansiyon öyküsünün tek atak geçirenlere oranla daha fazla görüldüğü ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (p=0,002). Bununla birlikte diyabet ve diğer eşlik eden diğer hastalıklar açısından anlamlı fark bulunamadı. Pc BPPV semisirküler kanalları etkileyen, periferik vertigonun en sık görülen nedenidir. Hastalık 40 yaş üzerinde ve kadınlarda daha sık olarak görülmektedir. Sağ kulak tutulumu sol tarafa göre daha yaygındır. Çalışmamız Pc BPPV’si tanısı alan hastalarda hipertanisyonu olan olgularda tekrarlayan atakların daha sık olduğunu göstermiştir. The aim of this study was to investigate the distribution of posterior canal benign paroxysmal positional vertigo (Pc BPPV) according to age and genders, which is the most common cause of peripheric vertigo. And also, to reveal the frequency of accompanying systemic diseases in this patient group and the any relationship of these systemic diseases on recurrent attacks. he present study is performed with 72 patients aged 21-83 years who applied to our clinic complain of peripheric vertigo and diagnosed as Pc BPPV with Dix-Hallpike maneuver. Age and gender distribution, time onset of the disease regarding less than thirty days and longer than thirty days, number of vertigo attacks regarding one attack and more than one attacks, history of head trauma and accompanying systemic disorders were recorded. We determined that Pc BPPV was seen at the rate of 68.1% in females, 31.9% in males, 76.4% under the age of 40, and 23.6% over the age of 40. History of accompanying hypertension was found more frequent in patients with multiple attacks than patients with single attack, and this difference was statistically significant (p=0.002). However, there were statistically difference was not found with diabetes mellitus and other systemic diseases. Pc BPPV is the most common cause of peripheric vertigo which effects semicircular canals. It is more common in females and the age over forty years. Right ear is affected more than left side. The present study showed that cases with hypertensive patients more prone to recurrent attacks who diagnosed with Pc BPPV.
    • Item type:Item,
      Laparoskopik sleeve gastrektominin helicobacter pylori enfeksiyonuna etkisi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Doğan, Uğur; Ensari, Cemal Özben; Çöpelci, Yaşar; Öner, Osman Zekai; Oruç, Mehmet Tahir; Bülbüller, Nurullah
      Helicobacter pylori, birçok benign veya malign hastalığa neden olabilen çok yaygın bir patojendir. H. pylori tarafından kolonize edilen bireylerin çoğunluğu asemptomatiktir. H. pylori, obez hastalarda da yaygın şekilde saptanmıştır. Laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG), obezitenin tedavisinde en çok tercih edilen cerrahi seçeneklerden biridir. Bu çalışmada obez hastalarda LSG’nin H. pylori enfeksiyonuna etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya morbid obezite nedeniyle LSG planlanan ve operasyon öncesinde Karbon-14 üre nefes testi (ÜNT) ile H. pylori pozitifliği tesbit edilen toplam 36 hasta dahil edildi. Tüm hastalar postoperatif üçüncü ayda tekrar ÜNT yapılarak değerlendirildi. Hastaların asemptomatik olması sebebiyle ve de oluşabilecek yanlış negatif sonuçların önlenmesi amacıyla hiçbir hastaya hem preoperatif hem de postoperatif dönemde antibiyotik ve proton pompası inhibitörü (PPİ) tedavisi verilmedi. Hastaların 29’u (%80) kadın, 7’si (%20) erkekti. Ortalama yaş 36 ve ortalama preoperatif vücut kitle indeksi 44 idi. Otuz altı hastanın postoperatif ÜNT değerlendirmesi sonucunda 20 (%55) hastada H. pylori negatif bulundu. Bunlardan 4’ü erkek, 16’sı kadındı. Tüm hastalar H. pylori enfeksiyonu açısından postoperatif dönemde de asemptomatik seyretti. Hem obezite hem de H. pylori enfeksiyonu genel olarak halk sağlığını etkilemektedir ve ilgili komorbiditeleri önlemek için tedavi gereklidir. Bu çalışmada, LSG öncesi H. pylori enfeksiyonu olan 36 hastanın %55’inin postoperatif üçüncü ayda H. pylori enfeksiyonu açısından negatif olduğunu gördük. Sonuç olarak, LSG’nin H. pylori enfeksiyonunun tedavisinde etkili olduğu düşünülmektedir. Helicobacter pylori is a very common pathogen that can causes many benign or malign diseases. The majority of individuals colonized by H. pylori are asymptomatic although they have gastritis. H. pylori is also commonly detected in obese patients. Laparoscopic sleeve gastrectomy (LSG) is one of the most preferred surgical option in treatment of obesity. In this study, we aimed to evaluate the effect of LSG on H. pylori infection in obese patients. Totally 36 patients were included who were asymptomatic and had diagnosed with H. pylori infection positive by using Carbon-14 urea breathing test (UBT) before undergoing LSG. All of the patients were evaluated again by using same test in the postoperative third month. To prevent false negative results, and because the patients are asymptomatic, no antibiotics and proton pump inhibitors were given both in preoperative and postoperative period. Twenty nine patients (80%) were female where 7 (20%) were male. Mean age was 36 and mean preoperative body mass index was Postoperative UBT was negative in 20 of 36 patients (55%). Four of these were male and 16 of these were female. Where 7 (20%) were male. All of the patients maintained asymptomatic postoperatively in terms of H. pylori infection. Both obesity and H. pylori infection commonly affect public health and should be treated in order to prevent related comorbidities. In this study we have seen that 55% of 36 patients that had H. pylori infection before LSG, became negative in terms of H. pylori infection in postoperative third month. In conclusion, LSG is thought to be effective in the treatment of H. pylori infection.
    • Item type:Item,
      Comparision of chest tube and intrapleural catheter applied for benign pleural effusions
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Sarıçam, Murat
      The aim of our current study was to compare the chest tube and intrapleural catheter applied for non-malignant pleural effusions. Between March 2016 and April 2017, 33 patients with pleural effusion but bearing no history of malignancy were accepted to the study. After pathological examination of the effusions, the cases diagnosed as malignant pleural effusion were excluded. Twenty eight French chest tubes and 8 French intrapleural catheters (B. Braun, Melsungen, Germany) were applied for drainage. The patients were evaluated in terms of age, gender, the etiology of the effusion, the side of the procedure, the amount of drainage, length of in-hospital stay, the level of pain and complications. The pain level was calculated using Visual Analogue scale (VAS). The data was evaluated statistically by Mann-Whitney U test. A p value <0.05 was accepted as being statistically significant. Among 20 male (61%) and 13 female (39%) patients, we applied chest tube in 14 (42%) and intrapleural catheter in 19 (58%) cases. Mean age of our patients was calculated as 66.8 (range: 28-93) years. The procedures were performed at right side in 20 (61%) and at left side in 13 (39%) cases. The mean drainage amount was calculated as 2219 (range: 500-4700) mL. Fourteen cases (42%) had parapneumonic effusions while the cause of the effusions were heart failure in 15 (45%) and renal failure in 4 (13%) cases. The mean duration of in-hospital stay was 4.93 days after chest tube application and 3.05 days for the patients treated with intrapleural catheter. The mean pain level calculated by VAS was 6.21 in chest tube group and 3.94 in intrapleural catheter group, respectively. One patient treated with chest tube suffered intercostal artery injury. When two groups were statistically analysed, significant difference was calculated for time of in-hospital stay (p=0.0013) and level of pain (p<0.00001) in favour of pleural catheters. The application of intrapleural catheter is may be preferred as a safe and comfortable treatment method in benign pleural effusions because it causes less pain and shortens in-hospital stay. Çalışmamızın amacı malign olmayan plevral efüzyonlarda uygulanan göğüs tüpü ve intraplevral kataterlerin karşılaştırılmasıdır. Mart 2016 ve Nisan 2017 tarihleri arasında yapılan çalışmaya plevral efüzyon tanısı olan ancak öncesinde malignite hikayesi bulunmayan 33 hasta kabul edildi. Plevral efüzyonlarının patolojik incelemesi malign plevral efüzyon olarak raporlanan hastalar çalışmadan çıkartıldı. Drenaj amacıyla 28 French göğüs tüpleri ve 8 French intraplevral kataterler (B. Braun, Melsungen, Almanya) kullanıldı. Çalışmaya katılan hastalar yaş, cinsiyet, efüzyonun etiyolojisi, işlem uygulanan taraf, drenaj miktarı, hastanede kalış süresi, ağrı düzeyi ve komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Ağrı düzeyi Visual Analog skala (VAS) ile hesaplandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak Mann-Whitney U testi ile değerlendirildi. 0,05 sayısından küçük olan p değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Toplam 20 erkek (%61) ve 13 kadın (%39) hastadan 14 tanesine (%42) göğüs tüpü, 19 tanesine (%58) intraplevral katater takıldı. Hastaların yaş ortalaması 66,8 (28-93) yıl olarak hesaplandı. İşlemler 20 hastada (%61) sağ, 13 hastada (%39) ise sol taraftan uygulandı. Ortalama drenaj miktarı 2219 (500-4700) mL olarak ölçüldü. On dört olguda (%42) parapnömonik efüzyon saptanırken, plevral efüzyonun nedeni 15 hastada (%45) kalp yetmezliği ve 4 hastada (%13) ise böbrek yetmezliği idi. Hastanede ortalama kalış süresi göğüs tüpü takılan hastalarda 4,93 gün iken intraplevral katater ile tedavi edilen hastalarda bu değer 3,94 gün olarak hesaplandı. Sadece göğüs tüpü takılan bir hastada interkostal arter yaralanması gelişti. İki grup istatistiksel olarak analiz edildiğinde hastanede kalış süresi (p=0,0013) ve ağrı düzeyi (p<0,00001) açısından anlamlı fark saptandı. İntraplevral kataterler, benign plevral efüzyonlarda, daha az ağrıya sebep olması ve hastanede kalış süresini azaltması nedeniyle güvenli ve konforlu bir tedavi yöntemi olarak tercih edilebilir.
    • Item type:Item,
      Total diz artroplastisinde cerrahi süresince pnömatik turnike kullanımı ile çimentolama sırasında pnömatik turnike kullanılmasının erken dönem kan kaybı üzerinde etkisi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Kocaoğlu, Hakan; Kalem, Mahmut; Özbek, Anıl; Başarır, Kerem; Erdemli, Bülent
      Total diz protezi (TDP) cerrahisi sırasında turnike kullanımı intraoperatif kan kaybını ve cerrahi saha görünümünü artırmak için kullanılmaktadır. Ancak güncel literatürde turnike kullanım teknikleri ile değişik sonuçlar bulunmaktadır. Retrospektif olarak planladığımız çalışmamızın amacı; TDP cerrahisi süresi boyunca turnike kullanılmış hastalar ile, yalnızca çimentolama esnasında turnike kullanılmış hastaların postoperatif kan kaybı ve kan transfüzyon ihtiyaçlarını belirleyerek intraoperatif turnike kullanım süresinin postoperatif kan kaybına etkisini irdelemektir. Çalışmamıza 407 hasta dahil edilmiş olup 153 hastanın (grup 1) tüm TDP cerrahisi süresinde turnike kullanılmış, 254 hastanın ise cerrahi içerisinde sadece çimentolama aşamasında turnike kullanılmıştır. Hastaların preoperatif ve postoperatif hemoglobin (Hb), hemotokrit (Htc), trombosit (Plt), beyaz küre ve postoperatif kan transfüzyon ihtiyaçları karşılaştırılmıştır. Çalışmamız sonucunda her iki grup içinde postoperatif Hb, Htc, Plt değerleri açısından anlamlı düşüş saptanır (p<0,05) iken iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Benzer şekilde, iki grup arasında postoperatif kan transfüzyon ihtiyacı açısından da istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz veriler ışığında; intraoperatif kullanılan transamin ve diğer kanama azaltıcı yöntemler ile beraber sadece çimentolama sırasında kullanılan turnike uygulaması postoperatif kan kaybı ve kan transfüzyon ihtiyacı için, tüm cerrahi süresince kullanılan turnike yöntemi kadar etkili bir yöntemdir. Buna ek olarak turnike bağlı gelişen postoperatif komplikasyonları azaltıcı bir yöntem olduğu düşünülmektedir. Tourniquet is used at total knee arthroplasty (TKA) for decreasing intra-operative blood loss and to provide a blood free exposure. However, there are many discrepancies for the ideal tourniquet technique. Our study aims to compare two tourniquet using techniques, throughout the surgery vs. only at the time of cementing components, by means of early blood loss retrospectively at TKA. Four hundred and seven patients were enrolled to our study where 153 of them were operated with tourniquet inflated for all the TKA surgery while 254 of them operated with the tourniquet inflated only at the time of cementation. Hemoglobin (Hb), hematocrit (Htc), platelet (Plt), white blood cell counts for pre-operative and postoperative period and early postoperative need for blood transfusion data were extracted. Results revealed that for both groups Hb, Htc and Plt levels drop postoperatively while the there was no difference in-between groups. Also, the need for blood transfusion was not significantly different. Our results confirm with the help of supplementary measures like tranexamic acid and hypotensive anesthesia tourniquet use for only cementing the components is effective as prolonged usage of tourniquet by means of early blood loss at TKA. We also believe this kind of tourniquet regimen will reduce complications.
    • Item type:Item,
      Emergency Department Triage Decisions: Personnel and Parameters
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Polat, Onur; Tanrıverdi, Ayça Koca; Eneyli, Müge Günalp; Gürler, Serdar; Genç, Sinan; Oğuz, Ahmet Burak; Elhan, Atilla Halil
      Triage aims to determine the clinical priority of patients based on their presenting features. Scoring systems-including physiological parameters-to predict mortality have been described, but in most triage methods used in emergency departments, vital signs or laboratory parameters are not included as standard assessments. The objective of this study was to measure agreement and acuity on the urgency of an emergency department patient between the points of views of healthcare professionals. We also sought to determine which vital signs and parameters affect triage decision by creating several mods with different parameters. This prospective study was carried out on 550 patients referred to an academic emergency department. The patients triage levels were determined by nurses, intern doctors, residents and emergency physicians. Eleven mods were defined with several components, for each mod 50 patients were selected. To evaluate the agreement between raters triage decisions, the chance-adjusted measure of agreement kappa was calculated. Of the 550 patients included in the study, agreement for nurses was 0.374, kappa value between interns and physician was 0.257, and a value of 0.311 was found for residents. Conclusion: In emergency medicine, there is a strong need for sensitive tools to identify and characterize patients at admission to the emergency department. According to our results, the most important parameters affecting triage decision were found to be oxygen saturation and Glasgow Coma scale. Triyaj acil tıbbi bakımı bekleyebilecek olanlar ile bekleyemeyecek olanların ayrılması için yapılan uygulamadır. Mortaliteyi öngörmek için fizyolojik parametreler de dahil olmak üzere skorlama sistemleri tanımlanmıştır, ancak acil servislerde kullanılan çoğu triyaj yönteminde, vital bulgular veya laboratuvar parametreler standart değerlendirmeler olarak dahil edilmemiştir. Bu çalışmanın amacı, acil servise başvuran hastaların triyaj kararını farklı sağlık çalışanları arasındaki uyuşmalarını ölçmektir. Ayrıca, farklı parametrelerle modlar oluşturarak hangi vital bulguların ve parametrelerin triyaj kararını etkilediğini belirlemeyi amaçladık. Bu prospektif çalışma, bir akademik acil servise başvuran 550 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastaların triyaj düzeyleri hemşireler, stajyer doktorlar, asistanlar ve acil tıp uzmanları tarafından belirlendi. Farklı parametreler içeren 11 mod belirlenmiştir ve her mod için 50 hasta tanımlanmıştır. Uygulayıcıların triyaj kararları arasındaki anlaşmayı değerlendirmek için, kappa uyumluluk testi kullanılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 550 hasta için, kappa uyumluluk değeri hemşireler için 0,374, intörn doktorların; 257, asistanlar için 0,311 bulunmuştur. Acil tıpta, acil servise kabul edilen hastaları tanımlamak için hassas araçlara güçlü bir ihtiyaç vardır. Sonuçlarımıza göre triyaj kararını etkileyen en önemli parametreler oksijen satürasyonu ve Glasgow Koma skalası olduğu tespit edilmiştir.