Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz
Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:
- Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
- Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
- Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar
Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.
Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:
- Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
- Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
- Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
- Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.

Recent Submissions
Item type:Item, SGLT2 i̇nhibitörü dapagliflozinin hiperglisemi-aracılı kalp fonksiyon bozukluğu üzerindeki etkisinin moleküler temellerinin i̇ncelenmesi*(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Durak, Ayşegül; Olğar, Yusuf; Değirmenci, Sinan; Ertürk, Naci; Akbaş, Muhammet Talha; Aygün, Ahmet; Deniz, Mehmet Cihangir; Erciyas, Muhammed Furkan; Yazar, Burak Tahir; Yılmaz, Mustafa Salih; Tuncay, Erkan; Turan, BelmaSodyum glukoz ko-transporter (SGLT) inhibitörlerinin diyabetli bireylerde glukoz re-absorbsiyonunu inhibe ederek kan şekerini düşürdüğü ileri sürülmektedir. Bu inhibitörlerin kalp fonksiyonu üzerindeki etkileri henüz tam olarak bilinmemesine karşın, Na+/H+-değiştokuşçusu (NHE) inhibitörü gibi etkiler gösterebildiği ileri sürülmektedir. Bu çalışmada, SGLT2-inhibitörü Dapagliflozin (DAPA), in vitro olarak sıçan embriyonik hiperglisemik ventriküler hücrelerine (H9c2-hücre hattı) uygulanarak hücre seviyesindeki etki mekanizmasının elektrofizyolojik yöntemler kullanılarak incelenmesi hedeflenmiştir. H9c2 hücreleri deney koşullarına hazır hale getirildikten sonra, H9c2’ler bir grubu 25 mM glukoz ile 24-saat veya 48-saat 37 °C’de inkübe edilerek hiperglisemik kardiyomiyositler (HG) elde edilmiş, bir diğer grubun inkübasyonu ise 25 mM glukoz ve DAPA (D185360, TORONTO Research Chemicals; 100 nM veya 1 µM) ile aynı sürelerde gerçekleştirilmiştir. Hücreiçi iyon derişimleri ([X]in, [ROS]in ve mitokondri membran potansiyeli, (MMP, X= Na+, Ca2+, H+, Zn2+) ölçümleri hücreler özel floresans boyalarla yüklenerek (DCFDA, FluoZin-3AM, JC-1, SNARF-1AM, FURA-2AM ve SBFI) konfokal mikroskobu ve mikrospektrofluorometre kullanılarak ölçülmüştür. Gruplar arası karşılaştırmalar student t-testi ile gerçekleştirilmiş ve anlamlılık (p) değeri 0,05’den küçük değerler kabul edilmiştir. Normal ve hiperglisemik hücrelerde 1 µM DAPA uygulamasında toksik etkiler gözlendiğinden, tüm incelemeler 100 nM DAPA uygulaması ile yapılmıştır. [Na+] in değeri bu uygulamalarda değişmezken, HG inkübasyonda (48-saat) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artış olan [H+] in değeri, DAPA uygulaması ile (24-saat ve 48-saat) çok belirgin olarak artmıştır. Buna karşın, HG’li hücrelerde (24-saat ve 48-saat) artmış olan [Zn+2] in değerlerini DAPA uygulaması etkilememiştir. Buna karşın, HG’li hücrelerde (24-saat ve 48-saat) artmış olan [Ca+2] in değerlerinin DAPA uygulaması ile normal değerlere yakın olduğu gözlenmiştir. Bunlara ek olarak, HG koşullarında önemli derecelerde artmış olan [ROS]in değerinin DAPA ile normal değerler civarında gözlendiği, fakat HG sonucu depolarize durumdaki MMP’lerini etkilemediği sonuçları elde edilmiştir. Sonuç: Sonuç olarak elde edilen verilerimiz, SGLT2 inhibitörlerinin HG hücrelerde, artan [H+] in ve [ROS]in baskılayarak, artmış olan bazal [Ca+2] in’nin düzelmesine ve böylece kalbin kasılma-gevşeme aktivitesinin HG koşullarında normal fonksiyon göstermesine yol açabileceğini işaret etmektedir. It has been reported that sodium glucose co-transporter (SGLT) inhibitors lowering blood glucose in diabetic patients via inhibiting glucose re-absorption. Although it has not been clearly identified the effects of these inhibitors on heart function, these inhibitors may act like Na+H+-exchanger (NHE) inhibitors. In this study, we were aimed to clarify the underlying cellular mechanism of a SGLT2-inhibitor, Dapagliflozin (DAPA), on hyperglycemic embryonic rat ventricular cells (H9c2 cell line) via electrophysiological measurements. One group of H9c2 cells were incubated with high glucose (25 mM) medium for 24-hours and 48-hours at 37 °C to obtain hyperglycemic (HG) cardiomyocytes. Another group of H9c2 cells were incubated together with high glucose medium and DAPA (D185360, TORONTO Research Chemicals; 100 nM or 1 µM). Intracellular ion concentrations, ([X]in), reactive oxygen species, ([ROS]in) and mitochondrial membrane potential, (MMP) were monitored via specific fluorescent dyes (DCFDA, FluoZin-3AM, JC-1, SNARF, FURA-2AM and SBFI) with confocal microscope and microspectrofluorometer. All data are presented as mean (± SEM) and statistical analysis performed by student t-test. Significance level considered at p<0.05 for all comparisons. Due to the toxic effects of 1 µM DAPA incubation, all experiments were conducted with 100 nM DAPA incubated cells. [Na+] in levels were not significantly changed in any group. Moreover, increased [H+] in level in HG incubation (48-hours) significantly augmented following DAPA treatment (24-hours and 48-hours). However [Zn+2] in levels in HG incubated (24-hours and 48-hours) cells were significantly increased, DAPA treatment had no further effect. In addition, increased [Ca+2] in in HG reduced with DAPA treatment to control values. Importantly, DAPA treatment significantly reduced elevated [ROS]in but did not improve depolarized MMP in HG cardiomyocytes. In conclusion these results indicate that DAPA treatment restores [H+] in and [ROS]in homeostasis and improve contraction-relaxation activity of the heart in HG conditions. iItem type:Item, Hepatobiliyer cerrahi sonrası biliyer kaçakta endoskopik tedavi sonuçlarının retrospektif değerlendirilmesi: tek merkez deneyimi(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Karaahmet, Fatih; Kekilli, MuratSafra yolu yaralanmaları sonrası oluşan biliyer kaçak, hepatobiliyer cerrahinin ciddi bir komplikasyonu olup morbidite ve uzamış yatışa yol açabilir. Endoskopik tedavi biliyer kaçak için etkili bir tedavi olduğu kanıtlanmıştır. Ancak en uygun endoskopik müdahale hala tartışmalı olup hastaların uzun süreli takibi ile ilgili veriler kısıtlıdır. Bu çalışmanın amacı, hepatobiliyer cerrahi sonrası oluşan postoperatif biliyer kaçakta endoskopik tedavi yöntemlerini, kullanılan biliyer drenaj araçlarını ve sürelerini belirlemek ve tedavi sonuçlarını araştırmaktır. Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Endoskopik Retrograd Kolanjiyopankreatografinin (ERKP) Ünitesi’nde, Ocak 2016 ile Ocak 2017 tarihleri arasında yapılan ERKP işlemleri geriye yönelik tarandı. Hastaların demografik verileri, endoskopik tedavi yöntemi (sadece sfinkterotomi, sadece stent takılması, sfinkterotomi+stent takılması gibi), biliyer stent implantasyonları, kaç kez ERKP yapıldığı, kaçağın düzelme süresi ve ERKP işlemi ile ilişkili komplikasyonlar kaydedildi. ERKP uygulanan toplam 1037 hasta retrospektif olarak tarandı. Çalışmanın kriterlerini karşılayan 22 safra kaçağı hastası saptandı. Kolesistektomi ile ilişkili safra kaçağı olan 20 hastada kaçağın ERCP prosedürü+biliyer stent sonrası 6. hafta kapandığı saptandı. Kist hidatik operasyonuna sekonder safra kaçağı gelişen her 2 hastadan birinde, 6 hafta sonra hala kaçak devam etti. Bu nedenle, 3 ay aralar ile iki ERCP prosedürü ile hastalanın biliyer sistemine plastik stentler yerleştirildi ve safra sızıntısı 30 hafta devam etti. Diğer hastada biliyer kaçak ERKP işleminin 6. haftasında devam etmesi üzerine ise 3 ay aralar ile 3 ERKP+ plastik stentleme sonrası (42. haftada) kapandığı saptandı. Çalışmamız hepatobiliyer cerrahi sonrası biliyer kaçak olan hastaların tedavisinde endoskopik tedavinin etkinliğini göstermektedir. Biliary leak, after the hepatobiliary tract injuries, is a serious complication and can lead to morbidity and prolonged hospitalization. Endoscopic management has proved to be an effective treatment for the biliary leak. However, the most appropriate endoscopic intervention is still controversial and the long-term follow-up data of patients are limited. The aim of this study is to identify the efficacy of endoscopic treatment methods, to determine the biliary drainage devices and their duration period and to investigate the outcome of treatment in patients with biliary leak after hepatobiliary surgery. The Endoscopic Retrograde Cholangiopancreatography (ERCP) procedures were held in Gastroenterology Endoscopy Unit between January 2016 and January 2017 and retrospectively evaluated. Patients were compared with the demographic characteristics, endoscopic treatment method (only sphincterotomy, stent insertion only, sphincterotomy+ stent insertion), biliary stent implantations, how many times ERCP was done, the time of healing bile leak and ERCP related complication. A total of 1037 consecutive patients who underwent ERCP were scanned retrospective. 22 patients with bile leak fulfilled the criteria of study. In 20 patients with bile leakage associated with cholecystectomy, the leak was closed at the 6th week after ERCP procedure + biliary stent. In one of every 2 patients who developed biliary leakage secondary to cyst hydatid operation, the leakage was still persisted 6 weeks later. Therefore, plastic stents were inserted into the biliary system of those patients with two ERCP procedures by the three month intervals and bile leak continued for 30 weeks. In the other patient, since the biliary leakage was still persisted in the 6th week, after to ERCP procedure, 3 more plastic stent insertions + ERCPs with 3 months intervals were done (42 weeks) and the leak was closed. Our study demonstrates the efficacy of endoscopic treatment in bile leak patients after hepatobiliary surgery.Item type:Item, Müzik icrasıyla şekillenen beyin: bilişsel etkiler ve genetik yaklaşımlar(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Güneş, Emel; İnal, Şayeste ÇağılMüzik; temelinde tizlik, ritim, tını gibi çeşitli parçaları içeren, beynin kompleks bir ürünüdür ve bu yönüyle sinirbilimciler için ilgi çekici bir konu olmuştur. Son yıllarda görüntüleme tekniklerindeki gelişmelerin hızlanması ile birlikte müzikle ilişkili anatomik yapılar ve fonksiyonlar hakkında çok çeşitli bilgiler elde edilmiştir. Özellikle müzisyenler ile yapılan çalışmalar, müzik icrası etkisinde değişen beyin yapılarını açığa çıkartmış, kısa ve uzun transfer etkisiyle etkilenen bilişsel işlevlere işaret etmiştir. Sözel bellek, motor fonksiyonlar, görsel ve uzaysal fonksiyonlar, yürütücü işlevler gibi bilişsel fonksiyonlar, müzik etkisi ile gelişen işlevlerden bazılarıdır. Müzik eğitimi alan çocuklarla ve erken yaştan itibaren müzik eğitimi alan müzisyenlerle yapılan çeşitli araştırmalar, müzik icrasının beyinde plastisiteye neden olduğuna işaret ettiğinden, müzisyen beyni bir beyin plastisitesi modeli olarak kullanılmaya elverişlidir. Bütün bu bilgilere rağmen, müziğin moleküler arka planı son dönemde çalışılmaya başlanmış, oldukça yeni bir araştırma konusudur. Yapılan ikiz, ailesel agregasyon, genom boyu asosiyasyon gibi çalışmalar, müzikal becerilerin ve davranışların genetik temelli olabileceğine işaret ederken, bunun yanı sıra ilgili çeşitli aday genleri önermektedir. Bu aday genlerin beyinde nöral bağlantıların oluşumu ve nörotransmitterlerin iletimi gibi beyin plastisitesinde önemli rol oynayan genler olduğu bilinmektedir. Elde edilen bu sonuçlar henüz fazlasıyla yenidir ve daha derinlikli araştırılması gerekmektedir. Music is a complex product of the brain, which contains various components such as pitch, rhythm, timbre, and due to this, it has always been an attractive subject for neuroscientists. With the increasing developments in imaging techniques, a variety of anatomical structures and functions associated with music has been found. Specifically, studies done with musicians revealed the changing brain areas with music performance as well as the affected cognitive functions due to near and far transfer. Cognitive functions such as verbal memory, motor functions, visual and spatial functions, executive functions are some of the cognitive components which are improved with music performance. Studies done with children who take musical training and musicians who started their training at an early age points to the fact that music performance results with brain plasticity and due to this fact, musician brain is appropriate to use as a plasticity model. Despite all these information, studies on molecular background of music has started quite recently and became a new research topic. Studies like twin studies, familial aggregation studies, genome wide association studies points out that musical abilities and behaviors could be based on genetics, along with suggesting several candidate genes. It is mostly known that these genes play important roles in brain, such as neural connections and conduction of neurotransmitters. All these results are fairly new and require in depth research.Item type:Item, Medical Management of Cesarean Scar Pregnancy(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Koyuncu, Kazibe; Turgay, Batuhan; Şükür, Emre; Taşkın, Salih; Atabekoğlu, Cem; Aytaç, Ruşen; Çetinkaya, EsraCaesarean scar pregnancy (CSP) is an uncommon type of ectopic pregnancy. Here, we aim to present management of our four CSP cases. These cases were enrolled between January 2012 and January 2016. All the patients treated with 50 mg/m intramuscular methotrexate (MTX) injection. After treatment, patients were followed until their serum beta human chorionic gonadotropin (β-hCG) levels reached <5 mIU/mL. All the patients were diagnosed at the first trimester, with the average gestational age of 7 weeks. All patients were cured without surgery. The mean time passed until β-hCG reached <5 mIU/mL was 28 (range, 22-35) days. Only one patient needed second dose MTX. Based on this limited number of case-series experience, it seems that systemic MTX should be the first line treatment for CSP instead of surgery. Sezaryen skar gebelikleri çok nadir görülen ektopik gebelik tiplerinden biridir. Biz bu çalışmada sezaryen skar gebeliği olan 4 olguyu sunmak istedik. Bu çalışma Ocak 2012-2016 yılları arasında yapılmıştır. Tüm hastalar intramüsküler olarak 50 mg/m2 metotreksat (MTX) ile tedavi edilmişlerdir. Tedavi sonrasında hastalar serum insan koryonik gonadotropin (ß-hCG) düzeyleri <5 mIU/mL olana kadar izlenmişlerdir. Tüm hastalara ilk trimesterde, ortalama olarak 7. gebelik haftasında tanı konulmuştur. Tüm hastalar cerrahi gereksinimi olmadan iyileşmişlerdir. ß-hCG değeri <5 mIU/mL olana kadar geçen ortalama süre 28 (22-35) gündü. Sadece bir hastanın ikinci doz tedaviye gereksinimi oldu. Bu sınırlı olgu serisinden çıkan tecrübemize göre sistemik metotreksat tedavisi cerrahi tedaviden önce ilk basamak tedavi olarak uygulanabilir.Item type:Item, Penetran tracheal Injury: A Rakshe Accident(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Sezer, Hüseyin Fatih; Dayanır, Hakan; Zıraman, Mehmet YavuzTracheal injury is a rare pathology, but 30% of all cases can be fatal and 50% of those patients will deteriorate in couple of hours and may lead to death. The course of treatment must be scheduled by clinical status and severity of pathology; conservative approaches can be followed for minor injuries but major injuries must be performed for advanced cases. A 36-years-old male patient was referred to our hospital from an external center after suffering from a traffic accident. On physical examination, on the neck, there was an approximately 8 cm long horizontal incision extending into the left side of the trachea. When the incision in the neck was partially explored, it was seen that the trachea was cut due to trauma to the penetrant. The patient was operated on emergency conditions. The trachea was repaired by suturing using 3-0 polypropylene sutures. The injuries of the thyroid and vena jugularis interna were repaired. The patient was discharged after 2 days of intensive care and 2 days of follow-up. Mortality and morbidity rates of penetrating tracheal injuries higher. Also surprise major artery cuts may also accompany the injury. For this reason, physical examination, radiological findings and bronchoscopy should be performed in early stages for differential diagnosis and should the most appropriate treatment choice prefer for reduce high risks. Trakeal yaralanmalar nadir görülen bir patolojidir fakat %30 oranında mortal seyreder ve %50 oranında saatler içerisinde kötüleşerek ölümle sonuçlanır. Tedavinin seyri klinik duruma ve patolojinin şiddetine göre planlanmalıdır; küçük yaralanmalar konservatif yaklaşımla takip edilebilir, ancak ileri olgular için cerrahi planlanmalıdır. Otuz altı yaşında erkek hasta trafik kazası nedeni ile götürüldüğü dış merkezden hastanemize sevk edildi. Fizik muayenesinde boyunda trakea üzerinde orta hattan sola doğru uzanımı olan yaklaşık 8 cm uzunluğunda horizontal bir kesi vardı. Boyundaki kesi kısmi eksplore edildiğinde trakeanın penetran travma nedeni ile kesildiği görüldü. Hasta acil şartlarda opere edildi. Trakea 3-0 polipropilen sütür kullanılarak dikilerek onarıldı. Tiroid ve vena jugularis interna yaralanmaları tamir edildi. Hasta iki gün yoğun bakım ve 2 gün servis takibinden sonra taburcu edildi. Penetran trakeal yaralanmaların mortalite ve morbidite oranları yüksektir. Ayrıca yaralanmaya sürpriz majör vasküler kesiler eşlik edebilir. Bu nedenle ayırıcı tanı için erken dönemde fizik muayane, radyolojik görüntüleme, bronkoskopi yapılmalı ve yüksek riskleri azaltmak için en uygun tedavi seçeneği tercih edilmelidir.
