Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz

Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:

  • Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
  • Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
  • Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar

Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.

Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:

  • Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
  • Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
  • Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
  • Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.
  • ve daha binlerce kaynak; açık, ücretsiz, bir tık yakınızda...
  • Communities in DSpace

    Select a community to browse its collections.

    Now showing 1 - 5 of 8

    Recent Submissions

    • Item type:Item,
      Neuroprotective Effect of Paeonol in the Rat Model of Traumatic Brain Injury
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Arık, Emine; Dolgun, Habibullah; Bektaşoğlu, Pınar Kuru; Ergil, Julide; Yılmaz, Banu Coşkun; Tönge, Çağhan; Öztürk, Özden Çağlar; Gürses, Levent; Gürer, Bora
      Objectives: Traumatic brain injury (TBI) is a major cause of disability and mortality that induces oxidative stress and apoptosis causing cellular damage. Several animal models have shown paeonol to be a powerful antioxidant, antiapoptotic, and neuroprotective substance. This study aimed to investigate possible neuroprotective effects of paeonol in a rat TBI model. Materials and Methods: Thirty-two male rats were divided into four groups: control, trauma, vehicle, and paeonol groups. Trauma, vehicle, and paeonol groups were subjected to closed-head, contusive weight-drop injuries. The vehicle (saline) or paeonol (50 mg/kg) was orally administered as premedication for 15 days. Brain samples were obtained 24 hours after trauma. Histomorphological evaluation of the cerebral cortex was performed using electron and light microscopy. Results: Histopathological examination revealed that the TBI-induced cerebral cortex damage was less in the paeonol group. Conclusion: Paeonol exhibited neuroprotective and anti-edematous effects against TBI. Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH), oksidatif stres ve hücresel hasara neden olan apoptozu indükleyen temel bir sakatlık ve ölüm nedenidir. Bazı hayvan modelleri paeonolün güçlü bir antioksidan, antiapoptotik ve nöroprotektif madde olduğunu göstermiştir. Bu çalışma, paeonolün rat TBI modelinde olası nöroprotektif etkilerini araştırmayı amaçlamıştır. Gereç ve Yöntemler: Otuz iki erkek rat dört gruba ayrıldı: kontrol, travma, taşıyıcı ve paeonol. Travma, taşıyıcı ve paeonol gruplarında kapalı kafa travması ağırlık düşürülerek uygulandı. Taşıyıcı (serum fizyolojik) veya paeonol (50 mg/kg) 15 gün boyunca premedikasyon olarak oral yoldan uygulandı. Beyin örnekleri travmadan 24 saat sonra alındı. Serebral korteksin histomorfolojik değerlendirmesi elektron ve ışık mikroskopisi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Histopatolojik incelemede, paeonol grubunda TBH kaynaklı serebral korteks hasarının daha az olduğu görüldü. Sonuç: Paeonol, TBI’ya karşı nöroprotektif ve antiödematöz etkiler sergilemiştir.
    • Item type:Item,
      Toplumdan kazanılmış komplike üriner sistem enfeksiyonlarında ampirik antibiyotik tedavilerinin değerlendirilmesi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Karacaer, Zehra; Filiz, Mine; Yalçı, Aysun; Artuk, Cumhur; Avcı, İsmail Yaşar
      Amaç: Komplike üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) etkenleri arasında gram negatif bakteriler, bunlar arasında da Escherichia coli başı çekmektedir. Sık görülen etkenlerin antibiyotik direnç oranlarındaki artış ampirik tedavi seçeneklerini daraltmaktadır. Bu çalışmada kliniğimizde son iki yılda yatarak takip edilen komplike ÜSE hastalarında kullanılan ampirik antibiyotik tedavilerinin uygunluğunun araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 01.01.2017-01.01.2019 arasını kapsayan tanımlayıcı tipte retrospektif araştırma olarak dizayn edilmiştir. Hastaların demografik, laboratuvar ve klinik verileri dosya ve/veya otomasyon sisteminden taranarak elde edilmiştir. Ampirik antibiyotiğin idrar kültüründen izole edilen etken ve etkenin direnç profiline uyması “tedavi uygunluğu” olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 102 hasta dosyası incelenmiş, 74’ü çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmamızda 19 erkek (%67,9) olmak üzere 28 hasta değerlendirilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 58,18±19,98 saptanmıştır. Çalışmadan en sık E. coli ile karşılaşılmıştır. Ampirik tedavi olarak çoğunlukla karbapenemler ve sefalosporinlerin tercih edilmiştir. Tüm antibiyotikler birlikte değerlendirildiğinde ampirik tedavilerin %53,6’sının kültür sonucu ile uyumlu olduğu anlaşılmaktadır. En sık kullanılan antibiyotikler olan karbapenemler ve sefalosporinler için idrar kültürüne uygunluk oranlarının sırasıyla %46,7 ve %60 olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarına göre komplike ÜSE tedavisinde ampirik tedavi seçimlerimiz etkindir. Ancak merkezimizde benzer durumlarda sefalosporinlere öncelik verilmesi akılcı bir yaklaşım olabilir. Objectives: Complicated urinary tract infection (UTI) is caused by gram negative bacteria; among them, Escherichia coli is the most common. The increase in antibiotic resistance rates of common agents decreases the empirical treatment options. The aim of this study was to investigate the concordance of empirical antibiotic treatment in complicated UTI patients who were followed up in our clinic in the last two years Materials and Methods: This study was conducted as a descriptive retrospective study between 01.01.2017 and 01.01.2019. Demographic, laboratory and clinical data of the patients were obtained by scanning files or automation systems. If the microorganism was sensitive to empirical antibiotic treatment the situation was defined as concordance of treatment. Results: In our study, 102 patient files were examined and 74 were excluded from the study. Of the 28 patients, 19 (67.9%) were male. The mean age of the patients was 58.18±19.98 years. E. coli was the most frequently isolated agent. As empirical treatment cephalosporins and carbapenems were mostly preferred. When all antibiotics are evaluated together, it is seen that 53.6% of the empirical antibiotic treatments are concordance with culture results. The suitability rates for carbapenems and cephalosporins, which are the most commonly used antibiotics, were 46.7% and 60%, respectively. Conclusion: According to the results of this study, our empirical treatment choices are suitable in the treatment of complicated UTI. However, it may be a rational approach to prioritize cephalosporins in similar situations in our center.
    • Item type:Item,
      Serebral palsili çocularda ayak-ayak bileği ortez memnuniyeti; ailesinin bakış açısından
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Tezel, Nihal; Cankurtaran, Damla; Akyüz, Ece Ünlü; Akyüz, Müfit
      Amaç: Çalışmanın amacı, ayak-ayak bileği ortezinin serebral palsili (SP) hastalarda uyumunu ve uyumu etkileyen faktörleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Hastaların demografik verileri ve ebeveynlerin eğitim durumu kaydedildi. Hastaların ortez kullanım alışkanlıklarının olup olmadığı, günde kaç saat kullandığı, ortez uyumu, ortez kullanmama nedenleri ve haftada kaç gün fizyoterapi aldıkları sorgulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastalardan 72’si (%49,7) verilen ortezi kullanmaktaydı. Ortez kullanmama nedenleri içerisinde sıklıkla ortezi çirkin bulma, kullanılmasının zor olması yer alıyordu. Cihaz kullanım özelliklerine bakıldığında cinsiyetler arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Ebeveynlerin eğitim düzeyi ile ortez memnuniyeti ve fizyoterapi alma süresi arasında pozitif bir korelasyon saptandı. Kaba Motor Fonksiyonel Klasifikasyon Sistemi evresi ile ortez kullanma süresi arasında negatif, fizyoterapi alma süresi arasında pozitif korelasyon saptandı. Sonuç: Orteze uyumu arttırmak için ortez kullanan birey ile birlikte hekim, fizyoterapist, ortez teknikeri ve ailenin de iş birliği içerisinde olması gerekmektedir. Multidisipliner ekip içerisinde ortak hedef, ortez kullanımına uyumu yüksek SP’li bireyler oluşturmaya çalışmak olmalıdır. Objectives: The aim of this study was to evaluate the compliance of ankle-foot orthosis in patients with cerebral palsy (CP) and the factors affecting compliance. Materials and Methods: The demographic data of the patients and the educational status of the parents were recorded. It was questioned whether patients had orthosis usage habits, how many hours a day they used, compliance with orthosis, reasons for not using orthoses and how many days they received physiotherapy per week. Results: Seventy-two (49.7%) of the patients included in the study were using the given orthosis. The reasons for not using the orthosis were frequently finding the orthosis ugly and being difficult to use. No significant difference was found between genders in terms of orthotic compliance (p>0.05). A positive correlation was found between the educational level of the parents and the satisfaction of the orthosis and the duration of physiotherapy. There was a negative correlation between Gross Motor Functional Classification System stage and duration of orthotic use and a positive correlation between physiotherapy time. Conclusion: The physician, physiotherapist, orthosis technician and the family should cooperate with the individual using the orthosis to increase the compliance. The common goal within the multidisciplinary team should be to try to create individuals with CP that are highly compliant with the use of orthoses.
    • Item type:Item,
      Yaşlı hemodiyaliz hastalarında kırılganlığın ve risk faktörlerinin belirlenmesi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Çelebi, Zeynep Kendi; Erdoğmuş, Şiyar; Turgut, Didem
      Amaç: Hemodiyaliz hastalarında yaşlanmayla beraber yeni mortalite ve morbidite ilişkili risk faktörleri de oluşmaya başlamaktadır. Kırılganlık bu risk faktörlerinden biridir. Normal yaşlı popülasyonunda mortalite artışının önemli bir sebebi olan kırılganlığın hemodiyaliz hasta grubunu nasıl etkilediği net değildir. Bu çalışmada yaşlı hemodiyaliz hastalarında kırılganlıkla ilişkili faktörlerin araştırılması planlandı. Gereç ve Yöntem: Altmış beş yaş ve üstü, hemodiyaliz tedavisi alan 120 hasta, Edmonton Kırılganlık ölçeği ile değerlendirildi ve hastalar kırılgan olan ve olmayan olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri, son 6 aydaki biyokimyasal parametrelerin ortalaması, kullanılan ilaçlar, hipotansiyon sıklığı değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %40’8’inde kırılganlık saptandı. Kırılganlığın kadınlarda daha sık olduğu ve yaş arttıkça artış gösterdiği saptandı. Hemodiyaliz parametreleri ile kırılganlık değerlendirildiğinde kan üre azotu, kreatinin, albumin, idrar miktarı ve diyaliz çıkış potasyumunun kırılgan olan hastalarda daha düşük olduğu izlendi. Hipoalbuminemi, el-kas kuvvet azlığı ve idrar miktarının azlığı kırılganlık için bağımsız risk faktörü olarak bulundu (p=0,035, p=0,005, p=0,009). Sonuç: Hemodiyaliz popülasyonunda olduğu gibi yaşlı diyaliz hasta grubunda da rezidüel böbrek fonksiyonunun korunması ve hipoalbuminemi gibi malnutriyon parametrelerinin düzeltilmesi önemlidir. Böylece kırılganlık ve yol açtığı fonksiyonel kayıp ve mortalitenin azaltılmasında faydalı olabilir. Objectives: In aging hemodialysis patient population new mortality and morbidity risk factors may develop. Frailty is one of these rising risk factors. Frailty is associated with higher prevalence of mortality in elderly population while we do not yet have a consensus at identification of frailty and risk factors in hemodialysis patients. Our aim was to estimate frailty prevalence in elderly hemodialysis population and its influence on outcomes. Materials and Methods: A study of 120 hemodialysis patients aged 65 and older was designed. Frailty was estimated through the Edmonton Frail scale and patients were grouped as frail patients and non-frail ones. Demographic and clinical data, laboratory parameters in last six months, medications and hypotension attacks during dialysis sessions were recorded. Results: Forty-nine patients (40.8%) of 120 were frail in study population. Frailty was more often in women and with increasing age. In laboratory parameters serum creatinine, blood urea nitrogen, serum albumin, urine volume and serum potassium level after dialysis were lower in frail patients. Hypoalbuminemia, low handgrip strength test and low urine volume were found as risk factors related to frailty (p=0.035, p=0.005, p=0.009). Conclusion: Hemodialysis patients present higher frailty prevalence compared to normal elderly population. Preserving residual renal function and correction of malnutrition parameters such as hypoalbuminemia is important to prevent frailty. In this way its poor outcomes and higher rates of mortality would be undercontrol.
    • Item type:Item,
      Romatoid artritli hastalarda tofasitinib: tek merkez deneyimi romatoid artirit ve tofasitinib
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Yayla, Müçteba Enes; Şahin, Didem; Torgutalp, Murat; Sezer, Serdar; Dinçer, Ayşe Bahar Keleşoğlu; Güloksuz, Emine Gözde Aydemir; Yüksel, Mehmet Levent; Ateş, Akın; Turgat, Tahsin Murat; Kınıklı, Gülay
      Amaç: Çalışmamızda romatoid artrit (RA) nedeni ile tofasitinib kullanan hastaların klinik, laboratuvar ve demografik özelliklerini belirlemek ve ilaçta kalım oranlarını saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2016-Temmuz 2019 tarihleri arasında tofasitinib reçete edilmiş 78 RA hastası retrospektif olarak incelenerek çalışmaya dahil edildi. Hastaların klinik, laboratuvar ve demografik verileri kaydedildi. İlaçta kalım hızları Kaplan-Meier sağ kalım analizi kullanılarak incelendi. P<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Tüm hastaların 62’si (%79,4) kadın olup, ortalama yaşları 58,6±11,3 yıldı. Tofasitinib öncesi biyolojik konvansiyonel hastalık modifiye edici ilaç (kHMEİ) kullanımı olan hasta sayısı 36 (%46,1) idi. Yirmi sekiz (%35,9) hastanın takiplerinde tedavisi sonlandırılmıştı. Tofasitinib kullanımı devam edenler ile ilaç kullanımı sonlandırılmış olan hastaların özellikleri karşılaştırıldığında tofasitinib kesilen grupta başlangıç SDAI skorunun istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu görüldü (p=0,028). Diğer özellikler gruplar arasında benzerdi. Takiplerinde monoterapi olarak tofasitinib kullanan hastalarda ilaçta kalımın anlamlı fazla olduğu saptandı (p=0,012). Sonuç: RA tedavisinde kHMEİ ile remisyona giremeyen hastalarda, tofasitinib etkili bir tedavi ajanı olarak düşünülebilir. Objectives: In this study, we aimed to determine the clinical, laboratory and demographic characteristics of patients with rheumatoid arthritis (RA) using tofacitinib, and the drug survival rates. Materials and Methods: A total of 78 RA patients who were prescribed tofacitinib between May 2016 and July 2019 were retrospectively evaluated and included in the study. The clinical, laboratory and demographic features of the patients were recorded. Drug survival rates were analyzed using Kaplan-Meier survival analysis. P<0.05 was considered statistically significant. Results: The mean age of all patients was 58.6±11.3 years and 62 (79.4%) were female. Thirty-six (46.1%) of the patients had used biological disease modifying drug (DMARD) prior to the use of tofacitinib. In 28 (35.9%) patients, tofacitinib treatment was discontinued. When the characteristics of the patients were compared according to the continuation of tofasitinib, the initial SDAI score was significantly higher in the group in which tofacitinib was discontinued (p=0.028). Other features were similar between the groups. Drug survival was significantly higher in patients who underwent tofacitinib monotherapy at follow-up (p=0.012). Conclusion: Tofacitinib may be considered as an effective treatment agent in patients who cannot undergo remission with conventional DMARDs in the treatment of RA.