Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz

Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:

  • Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
  • Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
  • Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar

Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.

Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:

  • Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
  • Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
  • Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
  • Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.
  • ve daha binlerce kaynak; açık, ücretsiz, bir tık yakınızda...
  • Communities in DSpace

    Select a community to browse its collections.

    Now showing 1 - 5 of 8

    Recent Submissions

    • Item type:Item,
      Aktif psöratik artrit hastalarının secukinumab tedavisine yanıtlarının değerlendirilmesi- tek merkez deneyimi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) Dinçer, Ayşe Bahar Keleşoğlu; Sezer, Serdar; Gülöksüz, Emine Gözde Aydemir; Yayla, Müçteba Enes; Torgutalp, Murat; Yurteri, Emine Uslu; Okatan, İlyas Ercan; Eroğlu, Didem Şahin; Yüksel, Mehmet Levent; Turgay, Tahsin Murat; Kınıklı, Gülay; Ateş, Aşkın
      Amaç: Psöriatik artrit (PsA); periferal artrit, aksiyel tutulum, entezit, deri ve tırnak tutulumları ile karakterize kronik enflamatuvar bir hastalıktır. Patogenezinde T-helper 17 hücreler ve bu hücrelerin esas sitokini olan interlökin-17 (IL-17) yer almaktadır. Secukinumab, tamamen insan monoklonal IL-17A inhibitörü olup orta ve şiddetli psöriasis ve PsA tedavisinde endikedir. Bu çalışmada Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Anabilim Dalı, Biyolojik İlaç Polikliniği’nde PsA tanısı ile takip edilip secukinumab tedavisi başlanan hastaların tedavi öncesi ve tedavinin 16. haftasında tedaviye yanıt oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak yapılan bu çalışmaya Mayıs 2018 - Aralık 2019 tarihleri arasında secukinumab tedavisi başlanmış 18 yaş ve üzeri ve Classification Criteria for Psoriatic Arthritis kriterlerine göre göre PsA tanısı almış hastalar dahil edilmiştir. Hastaların secukinumab başlama anında hastalık aktivite değerleri ile tedavinin 16. haftasındaki değerleri kaydedilmiştir. P-değerinin <0,05 olması istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 16 PsA hastası dahil edilmiştir. Tedavinin on altıncı haftasında hem hassas hem de şiş eklem sayılarında istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür. Yine tedavi öncesi ve tedavinin 16. haftasında bakılan 28 eklem hastalık aktivite skoru- eritrosit sedimentasyon hızı, 28 eklem hastalık aktivite skoru- C-reaktif protein ve Ankilozan spondilit hastalık aktivite indeksi ile değerlendirilen hastalık aktivite skorlarında istatistiksel olarak anlamlı gerileme tespit edilmiştir (sırasıyla p=0,008, p=0,003, p=0,021). Sonuç: Bu çalışmada, kliniğimizde secukinumab başlanan PsA hastalarında tedavinin 16. haftasında tedavi başlangıcına göre hastalık aktivite belirteçlerinde azalma tespit edilmiştir. Eklem hasarına ve fonksiyonel kısıtlılığa yol açan bir artrit olan PsA’da secukinumab etkili ve güvenilir bir şekilde kullanılabilecek bir tedavi seçeneğidir. Objectives: Psoriatic arthritis (PsA) is a chronic inflammatory disease that affects peripheral joints, axial skeleton and enthesis, nail and skin. T helper-17 cells and Interleukin-17 (IL-17) play a major role in PsA pathogenesis. Secukinumab is a fully human monoclonal immunoglobulin G1 antibody that neutralizes IL-17A which is used for the treatment of moderate/severe psoriasis and PsA. In this study, we aimed to evaluate the response rates of PsA patients, who were followed up at Ankara University Faculty of Medicine, Department of Rheumatology, Policlinic of Biological Drug at the 16th week of secukinumab treatment. Materials and Methods: In this retrospective study, 18-year-old and older PsA patients, who were diagnosed according to the Classification Criteria for Psoriatic Arthritis and who were started to secukinumab treatment from May 2018 to December 2019, were enrolled. The disease activity indices at the beginning and at the 16th week of the secukinumab treatment were analyzed. A p-value of <0.05 was accepted as statistically significant. Results: A total of 16 PsA patients were included in the study. There was a statistically significant decrease in tender and swollen joint counts at the beginning of the treatment and 16th week of the treatment. There was also a significant difference in 28 joint disease activity scores with erythrocyte sedimentation rate and 28 joint disease activity scores with C-reactive protein and Bath ankylosing spondylitis disease activity index between two groups (p=0.008, p=0.003, p=0.021, respectively). Conclusion: In this study, a decrease in disease activity markers was detected in PsA patients in whom secukinumab was initiated in our clinic compared to the initiation of treatment at the 16th week of treatment. Considering PsA a severe form of arthritis causing joint damage and functional disability, secukinumab promises favorable outcome for the treatment of PsA.
    • Item type:Item,
      Kedi ovaryumunun tespitinde zamanlamanın ve kullanılan fiksatiflerin folikül korunması üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) Çelikkan, Ferda Topal; Acar, Duygu Baki; Demirel, Mürşide Ayşe; Ekim, Burcu; Özkavukçu, Sinan; Kanca, Halit; Salar, Seçkin; Baştan, Ayhan; Erdemli, Esra
      Amaç: Ovaryohisterektomi (OHE) ya da ovaryumun cerrahi operasyonlarında yapılan ligasyon doku bütünlüğü ve yapısını etkilemektedir. Özellikle çıkarılan ovaryumlar kemoterapi/radyoterapi alan hastalarda dondurulup çözülerek tekrar nakil edilecek ise ligasyonun ovaryum üzerindeki etkisinin histopatolojik analizi ve folikül görünüm ve yapılarının değerlendirilmesi önemli hale gelmektedir. Analizlerin doğru bir şekilde yapılabilmesi de dokunun doğru solüsyonla fikse edilmiş olmasını gerektirir. Biz de bu nedenle çalışmamızda kedi ovaryumlarında OHE sırasında uygulanan ligasyon sonrası dokunun uzaklaştırılması arasında geçen süre ile %10 tamponlu formalin ve Bouin fiksatiflerinin doku korunumu ve foliküller üzerine etkilerinin ortaya konulması ve elde edilen bulgular doğrultusunda uygun fiksatifin belirlenmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Doğum ve Jinekoloji Kliniği’ne rutin OHE amacıyla gelen sahipli kedilerden ovaryumların alınması sırasında, tek taraflı ligasyon 3 dakika süreyle uygulandı. Her ovaryumun yarısı Bouin yarısı %10 tamponlu formalin solüsyonuna alınarak bir günlük fiksasyon süresinden sonra rutin takibe alınıp hematoksilen eozinle boyandı ve sağlam ve dejenere primordiyal foliküller sayılarak karşılaştırıldı. Bulgular: Fiksatif tipinden bağımsız olarak operasyon sırasında ligasyon yapılarak ve yapılmaksızın çıkarılan ve doğrudan fiksatife alınan kedi ovaryumlarının hem makroskobik açıdan hem de histolojik değerlendirilmesinde doku korunumu ve bütünlüğü bakımından incelendiğinde bir fark ortaya çıkmadığı tespit edildi. Ovaryumlarda nekroz, konjesyon, ekstravazasyon izlenmedi. Fiksatiflerin doku korunumuna etkisi incelendiğinde; Bouin ile fikse edilen kedi ovaryum korteksinde gözlenen foliküller çoğunlukla normal görünümde iken formalin ile fikse edilenlerin çoğunluğu dejenere görünümde foliküllerden oluşmaktaydı. Sonuç: Çalışmamızda kedi ovaryumlarının fiksasyonunda kısa süreli ligasyonun etkisinin bulunmadığı ve Bouin solüsyonunun formaline göre belirgin olarak daha iyi bir folikül ve hücresel bütünlükle birlikte tüm yapının korunumunu sağladığı ortaya konulmuştur. Objectives: Ligation during ovariohysterectomy (OHE) or surgical operations of the ovary affect the integrity and structure of the tissue. Evaluation of the ovarian follicle appearance and structures become important, especially if the removed ovaries are to be frozen and thawed and retransplanted in patients receiving chemotherapy/radiotherapy. Accurate analysis requires fixation of the tissue with the convenient solution. In our study, we aimed to demonstrate the effect of 10% buffered formalin and Bouin solution on feline ovarian follicles and to determine the fixative with the effect of the time elapsed between ligation and removal of tissue during OHE in feline ovaries. Materials and Methods: Ovarian tissue samples from healthy, non-pregnant, owned domestic cats (aged 10-24 months) were obtained during routine OHE. Half of each ovary was immersed into Bouin and 10% buffered formalin solution, followed by routine tissue processing after a oneday fixation period, and stained with hematoxylin eosin. Healthy and degenerated primordial follicles were counted and compared between these groups. Results: Regardless of the fixative type, there was no difference in tissue preservation and integrity in the macroscopic and histological evaluation of feline ovaries, which were removed during the operation with or without ligation and were directly fixed. Necrosis, congestion, or extravasation were not observed in the ovaries. The follicles observed in the feline ovarian cortex fixed with Bouins’ solution were mostly healthy in appearance, the majority of those fixed with formalin consisted of degenerated follicles. Conclusion: In our study, it was revealed that short-term ligation did not affect the fixation of feline ovaries and that Bouin solution provided a significantly better follicle and cellular integrity and preservation of the entire structure compared to formalin.
    • Item type:Item,
      Çocuk hastalarda evde i̇nvaziv mekanik ventilasyon uygulamaları: güncel rehberler ve yol haritası
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) Bildirici, Yaşar
      Evde mekanik ventilasyon (EMV) desteği uygulanan çocukların sayısında son 25 yıl içinde artış olduğu bilinmektedir. Bu çocukların güvenli bir şekilde taburcu olmaları ve evde etkin bir şekilde takip edilmelerini sağlamak amacıyla, kanıta dayalı klinik uygulama rehberleri geliştirilmiştir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, hastaların güvenliğini tehlikeye sokmadan taburcu edilme süreçlerinin hızlandırılması üzerine odaklanmıştır. Bu amaçla; hastanede ve toplumda farklı disiplinlerde çalışan ekipler arasında işbirliği sağlanması, olgu koordinatörleri, güvenli trakeostomi için kalite geliştirme girişimleri gibi uygulamalar ile hastaların takip süreçleri yönetilmeye başlanmıştır. Ayrıca, hastanın bakımını sağlayacak kişilere eğitim verilmesinin (simülasyon eğitimleri, taburculuk sonrasında eğitimlere devam edilmesi, kompleks bakım merkezleri kurulması, elektronik sistemler ve teletıp) evde hemşirelik bakımı, dayanıklı tıbbi ekipman sağlanması gibi uygulamalarla desteklenmesinin de süreç üzerinde olumlu etkileri olduğu tespit edilmiştir. Diğer taraftan, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’ne dahil ülkelerde, EMV uygulaması konusundaki süreçlerin ve yapıların değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen anket çalışmalarında sağlık hizmetlerinin yetersiz kaldığı ve bakım kalitesinin geliştirilmesi için mevcut program ve yöntemlerin ciddi bir şekilde gözden geçirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. EMV uygulamalarına ilişkin rehberler kaynak alınarak hazırlanan bu derlemede, güncel bilgilerin aktarılmasının yanı sıra, söz konusu hastaların morbiditelerinin azaltılabilmesi için, mevcut koşullar altında ülkemizde yapılabilecek düzenlemelere dair önerilerin paylaşılması amaçlanmıştır. The number of children requiring long-term home ventilation (HMV) has consistently increased over the last 25 years. Evidence-based clinical practice guidelines are developed for the safe hospital discharge and home management of children requiring chronic invasive ventilation. Recent studies have focused on improving discharge processes without jeopardizing patient safety by means of establishing standardized discharge processes (multidisciplinary collaborative teams providing both primary and subspecialty care, case coordinators, quality improvement initiatives of safe tracheostomy practices, etc.), emphasizing caregiver education and consistency of care (training programmes including the use of simulation training, ongoing education of family and in-home professional caregivers in the outpatient setting, complex care centres, novel approaches such as electronic systems, telemedicine), and advocacy efforts for providing home nursing and durable medical equipment. On the other hand, survey studies conducted in United States of America and European Union countries have assessed the structures and processes of care in place for these children and concluded that health services are not yet coping with this growing number of children and that rigorous evaluation of current programs and practices is needed in order to improve care quality. In the current review, we aim to establish best practices required for enhanced care to reduce morbidities in this vulnerable population in our country according to the recent published studies and guidelines.
    • Item type:Item,
      Tiroid kanseri tanısında acr-tirads skorlama sistemi ile bethesda sınıflama sisteminin birlikte kullanımının önemi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) Yılmaz, Serhan; Bölükbaşı, Hakan
      Amaç: Tiroid kanseri (TK) olgularında Bethesda sistemi ile ACR-TIRADS skorlarının birlikte kullanımının önemini vurgulamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Multinodüler guatr ve TK ön tanılarıyla total tiroidektomi yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Hasta yaşı, cinsiyeti gibi demografik veriler ve nodül büyüklüğü kayıt altına alındı. Hastaların preoperatif Bethesda kategorilerine göre ACR-TIRADS skorları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 241 hasta dahil edildi. Ortalama yaş 46,68±12,62 yıl ve kadın/erkek oranı 205/36 idi. Nodül boyutu ortalama 24,33±15,7 mm olarak tespit edildi. Bethesda 1 kategorisinde olan 6 hastanın 2’si (%33,3) TR4, 1 hasta (%16,7) TR5 olarak raporlandı. Bethesda 2 kategorisindeki 46 hastanın 13’ü (%28,3) TR4, 2 hasta (%4,3) TR5 olarak raporlandı. Bethesda 3-4 kategorisindeki 49 hastanın 17’si (%34,6) TR4, 1’i (%2,0) TR5 olarak raporlandı. Bethesda 5 kategorisinde olan 16 hastanın 11’i (%68,8) TR4, 1’i (%6,3) TR5 olarak raporlandı. Bethesda 6 kategorisindeki 124 hastanın 61’i (%49,2) TR4, 13’ü (%10,5) TR5 olarak raporlandı. Sonuç: ACR-TIRADS raporlama sistemini kullanmanın temel amacı tiroid nodüllerinin malign potansiyelini belirlemek ve benign biyopsi sonuçları gelen olgularda tedavi stratejisini belirlemeye yardımcı olmaktır. Bu çalışmanın sonuçları, tiroid nodüllerinin tanı ve tedavisinde yardımcı olacak iki yöntemin birlikte kullanımını desteklemektedir. Objectives: We aimed to emphasize the importance of using the Bethesda system and ACR-TIRADS scores together in thyroid cancer (TC) cases. Materials and Methods: Patients who underwent total thyroidectomy with a pre-diagnosis of multinodular goiter and TC were retrospectively analyzed. Demographic data such as patient age and gender and nodule size were recorded. The ACR-TIRADS scores of the patients were evaluated according to the preoperative Bethesda categories. Results: A total of 241 patients were included. The mean age was 46.68±12.62 years and the female/male ratio was 205/36. The mean nodule size was 24.33±15.7 mm. Of the 6 patients in the Bethesda 1 category, 2 (33.3%) were reported as TR4 and 1 (16.7%) as TR5. Of the 46 patients in the Bethesda 2 category, 13 (28.3%) were reported as TR4, and 2 (4.3%) as TR5. Of the 49 patients in the Bethesda 3-4 category, 17 (34.6%) were reported as TR4, and 1 (2.0%) as TR5. Of the 16 patients in the Bethesda 5 category, 11 (68.8%) were reported as TR4 and 1 (6.3%) as TR5. Sixty-one (49.2%) of 124 patients in Bethesda 6 category were reported as TR4 and 13 (10.5%) as TR5. Conclusion: The main purpose of using the ACR-TIRADS reporting system is to determine the malignant potential of thyroid nodules and to help determine the treatment strategy in cases with benign biopsy results. The results of this study support the use of two methods to help in the diagnosis and treatment of thyroid nodules.
    • Item type:Item,
      Forgotten effect of hydroxychloroquine in the sjogren’s syndrome: ototoxicity
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) İslamoğlu, Yüce; Gerçeker, Muharrem
      Objectives: Sjogren’s syndrome is a chronic, autoimmune and inflammatory disease. Sensorineural hearing loss is reported in ear involvement but the cause of this hearing loss is not known yet. Hydroxychloroquine has been long known to have ototoxic effects and it is often used in Sjogren treatment. In our study, we tried to explain the correlation of hearing loss in Sjogren with hydroxychloroquine use. Materials and Methods: A prospective control study was designed and Sjogren syndrome patients were divided into two. Group 1 consist of 20 patients with drug usage. Group 2 consist of 15 patients without drug usage. Pure tone audiometric examination was done to all patients. Results were analyzed. Results: There was not any statistically significant difference between the groups for either ear at 250 Hz, 500 Hz, 1000 Hz and 2000 Hz in the audiograph (p>0.05). There was a statistically significant difference at 4000 Hz in the left ear and 8000 Hz in the right ear and at 10,000 Hz in both ears (p<0.05). There was not any statistical significance at 4000 Hz in the right ear and at 8000 Hz in the left ear (p>0.05). Conclusion: Sensorineural hearing loss can occur particularly at high frequencies in the Sjogren’s syndrome. This can be related to the duration of the disease or maybe it can occur due to hydroxychloroquine that is commonly used in treatment and known to be ototoxic. In our study, it was found that this drug had an impact on hearing loss. As the drug can accelerate the hearing loss that is already anticipated, it can also be completely responsible for the hearing loss by itself. Amaç: Sjögren sendromu kronik, otoimmün ve enflamatuvar bir hastalıktır. Sensörinöral işitme kaybı kulak tutulumu olarak bilinir, ancak sebebi henüz bilinmemektedir. Hidroksiklorokin uzun süredir Sjögren tedavisinde kullanılmaktadır ve ototoksik etkileri olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda Sjögren’deki işitme kaybının hidroksiklorokin kullanımı ile korelasyonu açıklanmaya çalışılmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif bir çalışma planlandı ve Sjögren sendromlu hastalar iki gruba ayrıldı. Grup 1, 20 hastadan oluşmaktaydı ve bunlar ilaç tedavisi altında olan hastalardı. Grup 2, 15 hastadan oluşmaktaydı ve henüz hidroksiklorokin kullanmaya başlamamış hastalardan oluşmaktaydı. Tüm hastalara pure tone odyometri incelemesi yapılmış ve sonuçlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Odyografide her iki kulak için 250 Hz, 500 Hz, 1000 Hz ve 2000 Hz’de gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). Sol kulakta 4000 Hz’de ve sağ kulakta 8000 Hz’de ve her iki kulakta 10.000 Hz’de anlamlı fark elde edildi (p>0,05). Sağda 4000 Hz’de ve solda 8000 Hz’de anlamlı fark elde edilmedi (p>0,05). Sonuç: Sjögren sendromunda özellikle yüksek frekanslarda sensörinöral işitme kaybı görülebilir. İşitme kaybı hastalığın süresi ile ilişkili olabileceği gibi tedavisinde sıklıkla kullanılan ototoksik olduğu bilinen hidroksiklorokin sebebi ile olabilir. Çalışmamızda da ilacın bu hastalıkta işitme üzerinde etkisi olduğu tespit edilmiştir. Tedavide kullanılan ilaç işitme kaybını hızlandırıyor olabilir ya da işitme kaybının tek sebebi de olabilir.