Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz

Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:

  • Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
  • Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
  • Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar

Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.

Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:

  • Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
  • Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
  • Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
  • Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.
  • ve daha binlerce kaynak; açık, ücretsiz, bir tık yakınızda...
  • Communities in DSpace

    Select a community to browse its collections.

    Now showing 1 - 5 of 8

    Recent Submissions

    • Item type:Item,
      Stent restenozunu öngörmede potansiyel bir belirteç: platelet dağılım aralığı/platelet oranı
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Ekizler, Firdevs Ayşenur; Çay, Serkan
      Plateletlerin in-stent restenoz (İSR) patogenezinde önemli rolleri vardır. Platelet dağılım aralığının platelet sayısına oranı (PDW/platelet) yakın zaman önce ortaya çıkan bir belirteçtir. Bu oranın koroner arter hastalığında stent restenozunu öngörmedeki prediktif değeriyle ilgili veri yoktur. Çalışmamızda bu nedenle kararlı veya kararsız anjina nedeniyle çıplak metal stent takılan hastalarda prosedür öncesi bakılan PDW/platelet oranının İSR’nin öngörmedeki rolünü araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda elektif çıplak metal stent takılan ve anjina ya da iskemi nedeniyle nedeniyle kontrol anjiyografileri yapılan toplam 763 ardışık hastanın [ortalama yaş 60,3±10,2 yıl, 546 (%71) erkek]; klinik, biyokimyasal ve anjiyografik verilerini retrospektif olarak inceledik. Stent implantasyonu ve kontrol koroner anjiyografi arasındaki zaman periyodu ortalama 15,3±8,7 aydı. Prosedür öncesi bakılan PDW/ platelet oranı İSR olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti (odds ratio, 3,43; %95 güven aralığı, 2,02-5,83; p<0,001). Sigara içme, ürik asit düzeyi, C-reaktif protein seviyeleri ve PDW/platelet oranları İSR’nin bağımsız öngördürücüleri olarak saptandı. Kararlı ve kararsız anjinası olup çıplak metal stent takılan hastalarda PDW/platelet oranı İSR’nin bağımsız ve güçlü bir prediktörüdür. Platelets play significant role in the pathogenesis of in-stent restenosis (ISR). Platelet distribution width to platelet count ratio (PDW/ platelet) is a new marker. There are no data available regarding the predictive role of PDW/platelet ratio for ISR in patients with coronary artery disease. The present study aimed to search the predictive value of preprocedural PDW/platelet ratio on in-stent restenosis in patients with stable or unstable angina pectoris undergoing coronary bare-metal stent implantation. We retrospectively analyzed clinical, biochemical, and angiographic data from 763 consecutive patients [mean age 60.3±10.2 years, 546 (71%) male]; all patients had undergone elective bare-metal stent implantation and further control coronary angiography owing to angina pectoris or ischemia. The mean period between stent implantation and control coronary angiography procedures was 15.3±8.7 months. The preprocedural PDW/ platelet ratios were significantly higher in patients that had ISR (odds ratio, 3.43; 95% confidence interval, 2.02-5.83; p<0.001). Smoking, uric acid, C-reactive protein levels and PDW/platelet levels identified as independent predictors of ISR. Conclusion: Our results demonstrate that higher PDW/platelet ratio is an independent and powerful predictor of ISR in patients with stable or unstable angina pectoris who underwent successful bare-metal stent implantation.
    • Item type:Item,
      Diz eklemi osteoartritinde eklem kıkırdağının değerlendirilmesi ve diğer osteoartritik değişiklikler ile ilişkisi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018)
      Osteoartriti (OA) olan hastalarda “Tüm Organ Manyetik Rezonans Görüntüleme skoru” kullanılarak OA’nın diz eklemine olan etkilerini ve kıkırdak patolojisi ile eklemi oluşturan diğer komponentlerin arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Diz ekleminde OA’ya bağlı ağrı yakınmaları olan 53 hasta 1.5 tesla manyetik rezonans (MR) cihazında görüntülenmiştir. Diz eklemi anatomik ayırt ettirici noktalara göre 15 bölüme ayrılmıştır. Görüntüler değerlendirilirken 9 özelliğe skor verilmiştir. Bunlar; kartilaj sinyal ve morfolojisi, subartiküler kemik iliği anormalliği ve kistler, subartiküler kemikte düzleşme ve depresyon, marjinal osteofitler, ön ve yan bağlar, menisküs patolojileri, sinovyal kalınlaşma-eklem sıvısı ve eklem faresidir. Üç diz kompartmanından elde edilen değerlerin her biri ayrı ayrı hesaplanmıştır. Her bir kompartman için eklem yüzünü ilgilendiren özelliklerin kümülatif skorları ve her bir özelliğin dizin tüm kesimlerindeki toplam skorları elde edilmiştir. Tüm diz için tüm özelliklerin skorları toplanarak toplam skor elde edilmiştir. Dizlerin %85’inde kıkırdak patolojisi saptanmıştır. Kıkırdak patolojilerinden en sık etkilenen bölge patellofemoral eklem, en az etkilenen bölge lateral femorotibial eklem olmuştur. Medial ve lateral femorotibial eklemde sıklık ve yoğunluk bakımından kıkırdak kaybından en fazla etkilenen bölgeler santral kesimlerdir. Tüm bölgeler arasında kıkırdak patolojisinden en sık etkilenen alan patella medial faset, en az etkilenen alan ise tibia lateral ön kesim olmuştur. Kıkırdak değerleri ile kemik iliği anormalliği, subartiküler kistler, osteofit formasyonları, subartiküler kemikte düzleşme ve depresyon, menisküs skorları ve eklem sıvısı arasında korelasyon saptanmıştır. OA’lı hastalarda, MR’de kıkırdak defektlerine eşlik eden osseöz, sinovyal, meniskal, ligamentöz patolojiler görülebilir. To assess the relationship between cartilage lesions and the other components of the knee by using a scoring system called “Whole Organ Magnetic Resonance Imaging score” with magnetic resonance (MR) in the patients with osteoarthritis (OA). Fifty-three patients with symptomatic OA of the knee were recruited from the rheumatology clinic. MR studies of the knees were acquired with a 1.5 Tesla whole-body scanner using a commercial circumferential knee coil. Taking anatomical landmarks, the knee joints were evaluated in 15 different subregions and findings were scored for each region in fully extended position. Images were scored with respect to 9 independent articular features: cartilage signal and morphology, subarticular bone marrow abnormality, subarticular cysts, subarticular bone attrition, marginal osteophytes, medial and lateral meniscal integrity, anterior and posterior cruciate ligament integrity, medial and lateral collateral ligament integrity, synovitis and effusion and loose bodies. The final scores were tabulated as independent values for each feature in each of the three compartments of the knee, cumulative surface (cartilage, marrow abnormality, subarticular cysts, bone attrition, osteophytes) feature scores for each compartment, cumulative scores for each feature throughout the knee, and a total combined score for the entire knee.Eighty-five percent of knees showed cartilage abnormalities. This was most frequent in the patellofemoral joint, but involvement of the lateral femorotibial joint was the least common. Among many of the individual features, particularly cartilage, bone cysts, bone attrition, osteophyte, effusion and meniscus were relatively strongly associated. Osseous, sinovial, meniscal and ligamentous pathologies may associate cartilage defects.
    • Item type:Item,
      PTEN Gen Yolağı ve Meme Kanseri Arasındaki İlişki
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Akdeniz, Demet; Tunçer, Şeref Buğra; Yazıcı, Hülya
      Dünya genelinde meme kanseri kadınlarda en yaygın görülen ve en yüksek mortalite oranına sahip kanserdir. Protein tirozin fosfotaz ve tensin homoloğu (PTEN) geni hücre büyümesi, proliferasyon ve migrasyon gibi birçok hücresel fonksiyonu düzenleyen kromozomun 10q23 bölgesinde lokalize tümör baskılayıcı bir gendir. PTEN gen mutasyonları ve somatik delesyonları meme kanseri de dahil birçok kanserde görülmektedir. Sporadik meme kanserlerinin %5’inde PTEN mutasyonlarına rastlanmıştır. Ayrıca PTEN genindeki kalıtsal mutasyonlar Cowden hastalığı olarak bilinen ve tüm yaşam boyunca meme kanseri gelişme riski %25-50 arasında olan nadir, otozomal dominant, ailesel kanser sendromları ile de ilişkilidir. Cowden sendromu taşıyan ailelerin %80’inde PTEN germline mutasyonları mevcuttur. 10q23 bölgesindeki yüksek heterozigot kaybı frekansı ve mutasyon durumu bulunmayan protein ekspresyon kaybı PTEN geninde başka inaktivasyon mekanizmalarının da etkili olduğu sonucunu desteklemektedir. Promotor bölge içindeki sitozin-guanin (CpG) bölgelerindeki hipermetilasyonlar gibi epigenetik olayların bu mekanizmalardan biri olabileceği düşünülmüştür. PTEN, fosfatidilinositol 3-kinaz/protein kinaz B yolağını inhibe ederek hücre büyümesi ve hücre proliferasyonunu azaltır. PTEN kaybı BRCA1 mutasyonlu meme kanserleri ile ilişkilidir ve homozigot delesyonlar, DNA çift zincir kırıklarını kapsayan genom instabilitesi ile sonuçlanabilir. PTEN’in DNA tamiri ve farklı dokulardaki DNA hasar tepkisinin anlaşılması PTEN’in genomik stabiliteyi dengelemesini sağlayan moleküler mekanizmaların anlaşılmasını sağlayacaktır. Tümör baskılayıcı gen olan BRCA1 ve PTEN arasındaki bağlantının anlaşılması kansere karşı daha iyi tedavi stratejilerinin oluşturulması ve etkili ajanların keşfedilmesine olanak sağlayacaktır. Bu derlemeyi hazırlamamızdaki temel amaç; PTEN geninin meme kanserindeki önemini vurgulamak ve PTEN yolağı ve bu yolağın diğer yolaklarla ilişkilerini açıklayarak meme kanserinde yeni hedef tedavilerin geliştirilmesidir. Breast cancer is the most common malignancy with a high mortality in females worldwide. Phosphatase and tensin homolog (PTEN) is a tumor suppressor gene located on chromosomal band 10q23 and regulates many cellular functions including cell growth, proliferation, and migration. Somatic deletions and/or mutations of PTEN gene is commonly seen in several cancers including breast cancer. PTEN mutations have been found in only 5% of sporadic breast cancers. Germline mutations of the PTEN gene are associated with a rare, autosomal-dominant, familial cancer syndrome known as Cowden disease, which is associated with a 25 to 50% lifetime risk of developing breast cancer. In families with Cowden sendrome, 80% have PTEN germline mutations. The high frequency of loss of heterozygosity in 10q23 and the loss of protein expression without a comparable mutational status suggest there should be other inactivation mechanisms of the PTEN gene. Epigenetic events, such as hypermethylation of cytosine-guanine (CpG) sites in the promoter region, could be one mechanism. PTEN inhibits the phosphatidylinositol 3-kinase/protein kinase B pathway, whose inhibition eventually reduces cell growth and cell proliferation. PTEN loss is highly associated with BRCA1 breast cancers, which could result from genome instability involving homozygous deletions, DNA double-strand breaks and so on. Further detailed mechanistic understanding of the roles of PTEN in DNA repair and DNA damage response in different tissues and cell types will help us fully understand the pre- cise molecular mechanisms by which PTEN maintains genomic stability and contributes to tumor suppression and therapeutic efficacy. Understanding the connection between tumor suppressor BRCA1 and PTEN would facilitate the development of effective agents and strategies to better treatment against cancer. The main purpose of our preparation of this review to emphasize the importance of PTEN gene in breast cancer and PTEN pathway and the development of new targeted therapies in breast cancer by explaining the relationship between this pathway and other pathways.
    • Item type:Item,
      Kritik hastada hransfüzyon ilkeleri ve transfüzyon reaksiyonları
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Köroğlu, Ekin Yiğit; Altıntaş, Neriman Defne
      Kan ürünlerinin transfüzyonu kritik hastalarda sıklıkla uygulanan işlemlerdendir. Başlıca eritrosit süspansiyonu, trombosit süspansiyonu ve taze donmuş plazma transfüzyonları yapılmaktadır. Hastaların sağkalımına ve iyileşme sürecine olumlu etkileri bulunan bu işlemlerin aynı zamanda yan etkiler oluşturarak, morbiditeyi ve mortaliteyi artırabileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle, transfüzyon endikasyonlarının doğru belirlenmesi ve hasta özelliklerine göre hedef belirlenmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda yapılmış olan birçok çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmalar sonucunda, bazı rehberler oluşturulmuştur. Bu çalışmalar ve bu rehberler aracılığıyla gereksiz transfüzyondan kaçınılması ve transfüzyondan azami fayda sağlanması amaçlanmaktadır. Eritrosit süspansiyonu transfüzyonunda, genel popülasyonda, hedef hemoglobin eşiğini yüksek tutmanın, eşiği düşük tutmaya bir üstünlüğü gösterilmemiştir. Ayrıca, septik hastalar ve kardiyovasküler komorbiditeli hastalarda hedef hemoglobin düzeylerinin bireyselleştirilmesi daha uygun görünmektedir. Trombosit transfüzyonu için hastanın spontan kanama riski veya yapılacak olası işlemler sırasındaki kanama riski göz önünde bulundurularak transfüzyon kararı verilmelidir. Kanama riski düşük olan veya risk olmayan olgularda transfüzyondan kaçınılmalıdır. Taze donmuş plazma transfüzyonu, doğru endikasyonlarda uygulanmalı ve kanama riskine göre yapılmalıdır. Bütün kan ürünleri transfüzyonları sırasında ve sonrasında transfüzyon reaksiyonları gelişebileceği bilinmeli; bunlara karşı uygun önlemler alınmalı ve gerektiğinde uygun tedavi başlanmalıdır. Blood product transfusions are frequently performed during critical illnesses. Primarily; erythrocyte suspension, platelet suspension and fresh frozen plasma transfusions are performed. It should not be forgotten that these procedures, which have positive effects on the survival and healing process of patients, may also cause side effects and increase morbidity and mortality. Therefore, it is necessary to determine the indications of transfusions correctly and determine the goals according to the patient characteristics. There are many studies done in this regard. In light of these studies, several guidelines have been prepared. Through these studies and these guidelines, avoidance of unnecessary transfusions and optimum benefit in transfusions are aimed. Regarding transfusion of erythrocyte suspensions in the general population, higher target hemoglobin levels have not been shown to be superior to lower target levels. In addition, target hemoglobin levels should be individualized in septic patients and the patients with cardiovascular comorbidities. While giving platelet transfusion, the transfusion decision should be made considering the risk of spontaneous bleeding and the risk of bleeding during possible interventions. The transfusion should be avoided in cases of low bleeding risks or non-risk events. Fresh frozen plasma transfusions should be performed with correct indications and the bleeding risk should be taken into account. During and after transfusion of all blood products transfusion reactions may develop; appropriate precautions should be taken and prompt treatment should be given as needed.
    • Item type:Item,
      Ultrasonography use in emergency health services
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Gülünay, Behnan; Günsoy, Ertuğ
      Ultrasonography (US) technology, which is currently used to facilitate the diagnosis and treatment of myriad conditions, was introduced into the field of medicine in 1940s. US has been increasingly spreading to nearly all branches of medicine in proportion to the developments in US technology. Therefore, pre-hospital emergency healthcare providers routinely use small size portable devices, even in ambulances, during the transfer of patients from the field to the hospital, which reduces the diagnosis and triage time of the patients and increases the survival rates relatively. However, due to the lack of necessary training activities, proper use of US devices constitutes a professional challenge for pre-hospital emergency healthcare providers. Although there are some in-service training programs targeting the use of US, a more functional and ideal approach should be to integrate both the theoretical and practical knowledge pertaining to US into the educational curricula of the related departments in the universities. A possible program should be mainly pragmatic by focusing on the life-threatening conditions in the pre-hospital area. Halen sayısız durumun teşhis ve tedavisini kolaylaştırmak için kullanılan ultrasonografi (US) teknolojisi, 1940’larda tıp alanına girmiştir. US teknolojisindeki gelişmelerle orantılı olarak tıbbın neredeyse tüm branşlarında giderek yaygınlaşmaktadır. Bu nedenle, hastane öncesi acil sağlık hizmeti sağlayıcıları, hastaların alandan hastaneye nakledilmesi sırasında ambulanslarda bile çoğunlukla küçük boyutlu taşınabilir cihazları rutin olarak kullanmakta, bu da hastaların teşhis ve triyaj süresini azaltıp, hayatta kalma oranlarını nispeten artırmaktadır. Bununla birlikte, gerekli eğitim faaliyetlerinin eksikliğinden dolayı, US cihazlarının uygun şekilde kullanılması, hastane öncesi acil sağlık hizmeti sağlayıcıları için profesyonel bir zorluk teşkil etmektedir. US kullanımını hedefleyen bazı hizmet içi eğitim programları olmasına rağmen, daha işlevsel ve ideal bir yaklaşım, US alanında hem teorik hem de pratik bilgilerin üniversitelerdeki ilgili bölümlerin eğitim müfredatlarına entegre edilmesi olmalıdır. Hastane öncesi alandaki yaşamı tehdit eden koşullara odaklanması beklenen bu türde hazırlanacak olası bir program esas olarak pragmatik olmalıdır.