Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz

Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:

  • Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
  • Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
  • Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar

Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.

Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:

  • Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
  • Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
  • Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
  • Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.
  • ve daha binlerce kaynak; açık, ücretsiz, bir tık yakınızda...
  • Communities in DSpace

    Select a community to browse its collections.

    Now showing 1 - 5 of 8

    Recent Submissions

    • Item type:Item,
      Ankara bölgesinde yaşayan postmenapozal kadınlarda d vitamini eksikliği görülme oranı
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Çelebi, Zeynep Kendi; Aydoğan, Berna İmge; Uysal, Ali
      Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Polikliniklerine başvuran postmenapozal kadınlarda D vitamini eksikliği sıklığının ve kemik metabolizması üzerine olan etkilerinin belirlenmesi. Çalışma kesitsel bir çalışma olarak düzenlendi. Postmenapozal 131 kadın Dexa ile taranarak osteoporoz, osteopeni ve kontrol grubu olarak üçe ayrıldı. Hasta viziti sırasında hastaların giyimleri ve günlük aldıkları güneş ışığı miktarı 1’den 4’e kadar skorlandı. Bu kadınlarda D vitamini, Paratiroid hormon (PTH), osteokalsin, Bağımlı kişilik bozukluğu (DPD), kalsiyum, fosfor, Alkalin fosfataz (ALP) seviyeleri karşılaştırıldı. Kadınların %29,8’inde osteoporoz, %45,8’inde osteopeni saptandı. Kırk sekiz kadında (%36,6) ağır D vitamini eksikliği (25-OH-D<10ng/ mL), 38 kadında (%29) orta dereceli D vitamini eksikliği (10≤25-OH-D<20 ng/mL arası), 22 kadında (%16,8) hafif D vitamini eksikliği (20≤25- OH-D<30 ng/mL arası) saptandı. Kadınların sadece 23’ünde (%17,6) D vitamini 30 ng/mL’nin üzerinde bulundu. D vitamini seviyesi azaldıkça PTH seviyesinde artış olduğu gösterildi. D vitamini eksikliği için eşik değer 16,3 ng/mL saptandı. Kemik belirteçleri değerlendirildiğinde D vitamini ilişkisi incelendiğinde D vitamini ile osteokalsin arasında negatif ilişki, ALP ve osteokalsin ile PTH arasında pozitif ilişki gösterildi. Dünya genelinde D vitamini eksikliğine sık rastlanmaktadır ve D vitaminin kanser, hipertansiyon, diabetes mellitus gibi kronik hastalıklardan koruyuculuğu, düşme ve kırık riskini azalttığı bilinmektedir. D vitamini seviyesi 16,3 ng/mL’nin altında olan vakaların uygun vitamin replasmanı ile daha yakın takibi kemik kaybını azaltmada önem arz etmektedir. The aim of this study is to define the frequency of vitamin D deficiency in postmenopausal women and to evaluate its implications on bone metabolism. Patients, who admitted to the Ankara University Faculty of Medicine Outpatient Clinics included to the study. The study was conducted as a cross-sectional study. Postmenopausal women were scanned with DEXA and divided into three groups as osteoporosis, osteopenia, and the control group according to the T scores. During medical visit, patients’ clothing habits, and daily sunlight exposure rates have been scored from 1 to 4 with a questionnaire. Vitamin D, Parathyroid hormone (PTH), osteocalcin, Dependent personality disorder (DPD), calcium, phosphorus, Alkaline phosphotase (ALP) levels were compared. : 29.8% of the women had osteoporosis, and 45.8% had osteopenia. Forty eight women (36.6%) were reported to have severe vitamin D deficiency (25-OH-D<10 ng/mL), 38 women (%29) moderate vitamin D deficiency (10≤25-OH-D<20 ng/mL), and 22 women (%16.8) mild vitamin D deficiency (20≤25-OH-D<30 ng/mL). Only 23 of the women (17.6%) had vitamin D levels higher than 30 ng/mL. It was observed that as the vitamin D levels dropped, PTH levels increased. The threshold for 25-OH-D level was estimated as 16.3 ng/mL. A negative relation was observed between vitamin D and osteocalcin and a positive relation was observed between ALP, osteocalcin and PTH. Since the research to find out preventive effects of vitamin D on chronic diseases such as cancer, hypertension, diabetes mellitus and it is already known that vitamin D reduces the risk of falls and fracture, closer follow-up of patients with vitamin D levels below 16.3 ng/mL with appropriate vitamin replacement may be important in reducing bone loss.
    • Item type:Item,
      Seyyid bey ve Thomas W. Arnold’un hilafet hakkında görüşlerinin karşılaştırılması
      (Ankara Üniversitesi, 2026) Yılmaz, İlknur
      Hilafet kurumu, İslam medeniyetinin en önemli kurumlarından biri olarak uzun yıllar boyunca varlığını sürdürmüştür. 3 Mart 1924’te TBMM Hükümeti tarafından kaldırılmak istenmesiyle hilafetin mahiyeti ve meşruiyeti tartışma konusu olmuştur. Bu kritik dönemde hem İslam dünyasında hem de Batı dünyasında bu konu üzerine çeşitli eserler kaleme alınmıştır. Hilafetin kaldırılmasına ilişkin kanun teklifinin TBMM’de görüşülmesi sırasında yaptığı konuşmasıyla tanınan Usûl-i Fıkıh müderrisi, hukukçu ve devlet adamı Seyyid Bey ve aynı yıl yayınlanan “The Caliphate” adlı eseriyle dikkatleri üzerine çeken İngiliz Oryantalist Thomas W. Arnold, dönemin öne çıkan isimleri arasında yer almıştır. Bu çalışma, her iki yazarın hilafet kurumu hakkındaki görüşlerini ortaya koyup karşılaştırarak, kurumun mahiyetini, meşruiyetini ve sınırlandırılmasını ele almaktadır. Çalışma giriş, üç ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde araştırmanın konusu, amacı, yöntemi, kaynakları ve kapsamı hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde Seyyid Bey’in hayatı ve çalışmamıza konu olan eserleri ile hilafet hakkındaki görüşleri, İkinci bölümde Thomas W. Arnold’un hayatı, eserleri ve hilafet hakkındaki görüşleri ele alınmıştır. Üçüncü bölümde bu yazarların hilafet hakkındaki görüşleri ortak başlıklar altında belirlenerek karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirilmiştir. Sonuç bölümünde ise araştırma çerçevesinde ulaşılan sonuçlara yer verilmiştir.
    • Item type:Item,
      Renal i̇skemi reperfüzyonun i̇ndüklediği uzak karaciğer hasarında koenzim q10’un koruyucu etki
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Akbulut, Aylin; Keseroğlu, Buğra Bilge; Koca, Gökhan; Yücetürk, Cem Nedim; Özgür, Berat Cem; Sürer, Hatice; Öğüş, Elmas; Yumuşak, Nihat; Karakaya, Jale; Korkmaz, Meliha
      Bu çalışmanın amacı renal iskemi reperfüzyon (RIR) sonrası ortaya çıkan karaciğer hasarına karşı, anti-oksidan ve anti-enflamatuvar özellikleri bilinen koenzim Q10’un etkinliğini göstermektir. Deneysel RIR modeli oluşturulmak üzere sıçanlar üç gruba ayrıldı. Grup 1 sıçanlar Sham grubu olarak belirlendi. Grup 2 sıçanlara herhangi bir ilaç uygulanmadan RIR yapıldı. Grup 3 sıçanlara RIR öncesi koenzim Q10 verildi. Tüm gruplarda serumda üre, kreatinin, aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), laktat dehidrojenaz (LDH) ve gama-glutamil transferaz (GGT) değerlerine bakıldı. Oksidatif stres değerlendirmesi için karaciğer dokusunda malondialdehit (MDA), toplam sülfidril (SH), toplam nitrit (nitrit) ve miyeloperoksidaz (MPO) düzeyleri değerlendirildi. Tüm dokular patolojik olarak incelendi. İlave olarak kaspaz-3 ve TUNEL ile apopitotik parçalanma sonucu ortaya çıkan DNA fragmantasyonu histokimyasal olarak değerlendirildi. Üre ve kreatinin seviyelerinin yanı sıra ALP, ALT, AST, GGT ve LDH seviyeleri grup 2’de Sham grubuna göre anlamlı artış göstermiştir. Bu artış grup 3’te anlamlı olarak azalmaktadır. Doku testlerinden MDA, nitrit ve MPO düzeylerinde grup 2’de Sham grubuna göre anlamlı artış, SH düzeyi grup 2’de anlamlı azalış gözlenmektedir. Koenzim Q10 kullanan grupta ise grup 2 ile karşılaştırıldığında MDA, nitrit ve MPO düzeyleri azalmaktadır. Histopatolojik değerlendirmede grup 2 skorlarında, Sham grubu ile karşılaştırıldığında skorlamada anlamlı artış gözlendi. Ayrıca grup 3’te grup 2’ye göre histopatolojik skorlamadaki azalma anlamlı bulundu. Yine kaspaz-3 ve TUNEL boyanmalarında grup 2’de grup 1’e göre anlamlı artış gözlenirken, grup 3’te grup 2’ye göre anlamlı azalma izlenmektedir. Koenzim Q10 kullanımı ile RIR sonrası karaciğer dokularında gerek histopatolojik olarak ve gerekse serum testlerinde ve doku oksidatif stres düzeylerinde iyileşme gözlenmesi, koenzim Q10 kullanımının RIR sonrası gelişen karaciğer hasarına karşı korumada önemli bir rol oynayabileceğini göstermekte The aim of this study was to show the efficacy of coenzyme Q10, known as anti-oxidant with anti-inflammatory properties, in liver damage after renal ischemia-reperfusion (RIR). For this purpose, rats were divided into three groups to design an experimental RIR model. Group 1 rats were Sham group. Group 2 rats underwent RIR without any medication. Group 3 rats were given coenzyme Q10 before RIR. In order to evaluate the damage, serum urea, creatinine, aspartate aminotransferase (AST) and alanine aminotransferase (ALT), alkaline phosphatase (ALP), lactate dehydrogenase (LDH) and dir gamma glutamyl transferase (GGT) levels were investigated and additionally tissue (MPO), malondialdehyde (MDA), total sulfhydryl (SH), total nitrite and myeloperoxidase (MPO) levels were investigated. Histopathologic examination was performed for all groups and DNA fragmentation resulting from apoptotic fragmentation was evaluated with caspase-3 and TUNEL with immunohistochemical methods. Urea and creatinine levels and also ALP, ALT, AST, GGT and LDH levels were significantly increased in group 2 compared to the Sham group. These increases were significantly lower in group 3. The tissue levels of MDA, nitrite, and MPO were significantly increased in group 2 compared to the Sham group, and SH levels were significantly decreased in group 2. In the group 3 rats, MDA, nitrite and MPO levels were decreased when compared to group 2. Additionally there was a significant increase in histopathologic scores in group 2 compared to the Sham group, whereas the decrease in histopathologic scores of group 3 was found to be significant when compared to group 2. Similarly, caspase-3 and TUNEL scores were significantly high in group 2 compared Coenzyme Q10 improved the histopathological findings, the serum tests and tissue oxidative stress levels in post-RIR liver tissues. Our results show that coenzyme Q10 can play an important role in protection of liver against RIR-induced damage.
    • Item type:Item,
      Hemşire adayı stajyerlerde hepatit - hiv seroprevalansı ve aşı ile korunabilinen hastalıklara karşı i̇mmünizasyon oranlar
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Yenilmez, Ercan; Çetinkaya, Rıza Aytaç
      Hastanemizde staja başlayan hemşire adaylarında hepatit B, hepatit C ve insan bağışıklık yetmezlik virüsü (HIV) seroprevalansının ve ayrıca hepatit A, hepatit B, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, suçiçeği ve tetanoz koruyuculuk durumlarının ortaya konması, sonuçların literatür bilgileri eşliğinde yorumlanması. Hastanemize Eylül-Aralık 2018 tarihleri arasında staj öncesi tetkikler için başvuran hemşire adayları retrospektif olarak tarandı. Literatür taraması PubMed, Türk Medline, Google Scholar veri tabanlarında ilgili anahtar kelimeler ile son 15 yıldaki (2003 yılı sonrası) yayınların taranması ile yapıldı. : Toplamda 105 stajyer hemşire adayı çalışmaya dahil edildi. Çalışma sonuçlarımıza göre hepatit B’nin yüzey antijeni pozitif olgu saptanmadı, anti-hepatit C virüsü (HCV) bir olguda (%0,9) pozitif saptandı fakat bu olgu HCV-RNA sonucu negatifti. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan bir hemşire adayında (%0,9) yeni anti-HIV pozitifliği saptandı. Olgular aşı ile korunabilen hastalıklar açısından değerlendirildiğinde antikor pozitiflik oranları hepatit A için %26,4, hepatit B için %81,8, kızamık için %70,6, kızamıkçık için %92,7, kabakulak için %86,5, suçiçeği için %95,8 ve tetanoz için %100 olarak saptandı. Anti-HBs antikor düzeyleri olguların 17’sinde (%17,3) 10’un altında, 17’sinde (%17,3) 11-50 mIU/mL arasındaydı. Tetanoz antikoru saptanmayan olgu yoktu, 4 olguda (%9,8) 0,01-0,5 IU/mL arasında, 3 olguda (%7,3) 0,5-1 IU/mL arasında, 25 olguda (%61) 1-5 IU/mL arasında, 9 olguda (%21,9) >5 IU/mL tetanoz antikor düzeyi saptandı. Stajyer hemşire adaylarında hepatit B ve C seropozitifliği düşük orandaydı, literatürde Türkiye’de ilk defa sağlık personel taramasında HIV pozitif olgu saptandı. Hepatit A ile karşılaşma oranları düşük olup yıllara göre belirgin azalma göstermekteydi. Çalışmamızda her üç hemşire adayından birinde kızamık hastalığına karşı immünizasyonun bulunmadığının gösterilmesi sağlık personelinin kızamığa karşı bağışıklığının mutlaka taranması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu ve benzeri çalışmaların sonuçlarının değerlendirilmesi, aşılama ve tarama testlerinin maliyet etkinliğinin ortaya konması ile ülkemizde etkin sağlık personeli aşılama programları oluşturulması açısından önem arz etmektedir. To reveal the seroprevalence rates of hepatitis B, C and human immunodeficiency virus (HIV), and the immunization rates against hepatitis A, hepatitis B, measles, mumps, rubella, chickenpox and tetanus among trainee nurses, and also to interpret the results in guidance of literature. We searched the test results retrospectively of the nursing students who admitted to our hospital for traineeship between September and December 2018. Literature review was made by scanning the publications in the last 15 years (after 2003) in PubMed, Turk Medline and Google Scholar databases using the relevant keywords. A total of 105 trainee nurses were included in the study. According to our results, no hepatitis B surface antigen positive cases were detected, and anti-hepatitis C virus (HCV) was positive in one case (0.9%) with negative HCV-RNA. Anti-HIV positivity was detected for the first time in a foreigner trainee nurse (0.9%). The antibody positivity rates for hepatitis-A, hepatitis-B, measles, rubella, mumps, varicella and tetanus were 26.4%, 81.8%, 70.6%, 92.7%, 86.5%, %95,8, 100%, respectively. Anti-HBs antibody levels were lower than 10 mIU/mL in 17 (17.3%) cases and between 11 and 50 mIU/mL in 17 (17.3%) cases. There were no cases with a tetanus antibody not detected, the number of cases with tetanus antibody levels between 0.01-0.5 IU/mL, 0.5-1 IU/mL, 1-5 IU/mL and >5 IU/mL were 4 (9.8%), 3 (7.3%), 25 (61%) and 9 (21.9%), respectively. Hepatitis-B and C seropositivity was very low; HIV positivity was detected for the first time in the screening of medical personnel in Turkey. Hepatitis-A seropositivity rates were low and showed a significant decrease compared to years. Low immunization rates reveal the necessity of screening the immunity of the health personnel against measles. Our results and the results of the similar studies support the necessity and the cost-effectiveness of vaccination and screening programs of health care professionals.
    • Item type:Item,
      Effects of hypothyroidism on central and peripheral atherosclerosis in the old aged
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Atmış, Volkan; Öğmen, Berna Evranos; Erdoğan, Murat Faik; Atlı, Teslime
      Aging is associated with an increased incidence of thyroid function abnormalities. Thyroid hormones have been shown to affect vascular hemodynamics and arterial stiffness. Arterial stiffness appears to be an essential risk factor for cardiovascular disease. The long-term effect of hypothyroidism on the development of the peripheral arterial disease is not well understood. Pulse wave velocity (PWV) is a simple, non-invasive marker of atherosclerosis that measures arterial stiffness. Ankle brachial index (ABI) is a non-invasive technique commonly used to detect peripheral vascular diseases. A limited number of studies evaluated hypothyroidism as a risk factor for both peripheral arterial disease and arterial stiffness in the old aged. We aimed to investigate this relationship in older patients and then compared with their younger counterparts. A total of 22 patients ≥65 years of age and 23 younger patients with hypothyroidism and 23 gender-matched, and body mass index-matched old aged individuals with euthyroidism as controls were enrolled in this study. Old aged patients with hypothyroidism were defined as group I, old aged individuals with euthyroidism were defined as group II, and younger patients with hypothyroidism were defined as group III. PWV was measured between the carotid and femoral arteries. ABI was measured by a handheld Doppler. PWV was similar (0.36) in older groups (groups I and II) and was lower (p < 0.001) in group III. ABI measurements (left and right) were similar in all groups (p > 0.05). More than half of the patients with hypothyroidism had subclinical hypothyroidism, and this condition was similar in all groups (p = 0.26). We also compared patients with hypothyroidism (group I plus III) with older controls with euthyroidism (group II). Median age was higher in group II than that in group I plus III (p < 0.001). PWV was higher in group II than that in group I plus III (p < 0.001). Hypertension was more common in group II than in group I plus III (p < 0.001). We did not find a relationship between hypothyroidism and atherosclerosis in old aged. PWV and hypertension were higher in older patients with hypothyroidism than in younger. Aging and hypertension increased PWV. Studies with larger series are needed to increase the reliability of these results. Yaşlanma, tiroid fonksiyon bozukluğu sıklığının artması ile ilişkilidir. Tiroid hormonlarının vasküler hemodinamiği ve arter sertliğini etkilediği gösterilmiştir. Arteriyel sertlik, kardiyovasküler hastalıklar için önemli bir risk faktörü olarak görünmektedir. Hipotiroidizmin periferik arter hastalığının gelişimi üzerindeki uzun vadeli etkisi iyi anlaşılmamıştır. Nabız dalga hızı (NDH), arteriyel sertliği ölçen basit, invazif olmayan bir ateroskleroz belirtecidir. Ayak bileği-brakiyal indeks (ABI) periferik vasküler hastalıkları tespit etmek için yaygın olarak kullanılan invaziv olmayan bir tekniktir. Sınırlı sayıda çalışma yaşlılarda hipotiroidizmi periferik arter hastalığı ve arter sertliği açısından bir risk faktörü olarak değerlendirmiştir. Bu çalışmada yaşlı hastalarda bu ilişkiyi araştırmayı ve daha sonra genç kontrollerle karşılaştırmayı amaçladık. Kırk Çalışmaya hipotiroidis olan 65 yaş üstü 22 hasta, 65 yaş altı 23 hasta ile cinsiyeti ve vücut kitle indeksi çalışma grubuyla benzer 65 yaş üstü 23 ötiroidik katılımcı alındı.yaşları 65, yaşları 23, hipotiroidizmi olan 23 genç Hipotiroidizmi olan yaşlı hastalar grup I, ötiroidisi olan yaşlılar grup II, hipotiroidizmi olan genç hastalar grup III olarak tanımlandı. Karotis ve femoral arterler arasında PWV ölçüldü. ABI el tipi bir Doppler ile ölçülmüştür. LDL düzeyleri hipotiroidizmli hastalarda daha yüksek saptandı. Nabız dalga hızı değerleri arasında yaşlı kontrol ve yaşlı hasta grubunda anlamlı fark saptanmadı. En düşük nabız dalga hızları genç hasta grubunda izlendi. Yaşlı gruplarla genç hasta grubu arasındaki fark anlamlıydı (p=0,001). ABI ölçümleri arasında gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Grupların ABI değerleri periferik arter hastalığı için tanısal olmayan sınırlardaydı (>0,9). Yaşlı hipotiroidizmli hastalarda santral ve periferik ateroskleroz artışı izlenmedi.Bu konuda daha fazla sayıda kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.