Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz

Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:

  • Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
  • Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
  • Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar

Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.

Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:

  • Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
  • Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
  • Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
  • Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.
  • ve daha binlerce kaynak; açık, ücretsiz, bir tık yakınızda...
  • Communities in DSpace

    Select a community to browse its collections.

    Now showing 1 - 5 of 8

    Recent Submissions

    • Item type:Item,
      Lineer skalp i̇nsizyonlarının i̇ntraoperatif ve postoperatif morbiditeye etkisi: retrospektif klinik çalışma
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Özgüral, Onur; Mammadkhanli, Orkhan; Doğan, İhsan; Eroğlu, Ümit; Yakar, Fatih; Sayacı, Emre Yağız; Uğur, Hasan Çağlar
      Skalp insizyonunun şekli ve lokalizasyonu cerrahi başarıyı etkileyen faktörlerden birisidir. Gelişen teknolojinin de yardımıyla insizyonların küçülmesi ve morbiditenin azaltılması hedeflenmektedir. İdeal insizyon şekli ve uzunluğu skalp’in beslenmesini en az bozacak ve yara iyileşmesini en iyi biçimde sağlamalıdır, aynı zamanda ameliyat sahasına yeterli hakimiyeti sağlaması gerekir. Çalışmamızda lineer skalp insizyonu yapılan hastalarda; bu insizyon şeklinin cerrahi konfor ve yara iyileşmesi üzerine etkilerini gözlemlemeyi amaçladık. Çalışmamızda 2017-2018 yıllarında supratentoryal kortikal-subkortikal yerleşimli tümörü olan 34 hastada yapılan lineer skalp insizyonlarını retrospektif olarak değerlendirdik. Tüm hastalarda ameliyat öncesinde nöronavigasyon yardımıyla tümör yerleşimi tespit edilip bu lokalizasyona uygun lineer insizyon hatları planlandı. Yüzeyel yerleşimli tümörlerin boyutu 5 cm veya daha küçüktü. İnsizyon ortalama 9,2 cm uzunluğunda ve koronal sütüre paralel gelecek biçimde yapıldı. İnsizyon uzunluğu veya yerleşimi açısından lezyona ulaşmada problem yaşanmadı. Tüm hastalarda tümör dokusuna ulaşıldı ve total olarak çıkartıldı. Postoperatif dönemde iki hastada geçici parezi dışında ciddi bir morbidite ve/veya mortalite görülmedi. Hastaların hiçbirinde kesi yeri problemi veya enfeksiyonu görülmedi. İpek sütürler ortalama 7,4 günde alındı. Otuz dört hastanın 32’si postoperatif 3. günde taburcu edildi. Nöronavigasyon sisteminin yardımıyla derin yerleşimli olmayan ve uygun boyutlu (≤5cm) supratentoryal bölge tümörlerinde lineer insizyon diğer insizyon tiplerine alternatif olarak tercih edilebilir. The shape and localization of the scalp incision are the factors that affect surgical outcome. With the help of developing technology, it is aimed to decrease the size of incisions and decrease the morbidity. The ideal shape and length of the incision should not disrupt the scalp feeding and provide the best possible wound healing, but also have to provide adequate control of the surgical field. In our study, we aimed to observe the effects of linear scalp incision on patients’ surgical comfort and wound healing. In our retrospective study, we evaluated linear scalp incision in 26 patients with supratentorial cortical-subcortical tumors between 2017 and 2018. Tumor location was determined by neuronavigation and linear incision lines were planned pre-operatively in all patients. The size of superficially located tumors was equal or less than 5 cm. The average length of incision was 9.2 cm and was parallel to the coronal suture. No difficulties were seen in reaching the lesion in terms of incision length or location. There was no significant morbidity and mortality in the postoperative period, except of patients which were temporary paresis. No complications were seen in wound healing. Silk sutures were taken on average for 7.4 days. Thirty four of the thirty two patients were discharged on the 3 postoperative day. rd A linear incision can be applied as an alternative to other incisions in superficially localized and to adequate size (≤5 cm) supratentorial region tumors which were determined with neuronavigation.
    • Item type:Item,
      Whodas 2.0 ölçeği ile toplanan verilerde kayıp verilerin ele alınma yaklaşımlarının i̇ncelemesi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Sıddıkoğlu, Duygu; Erdoğan, Beyza Doğanay; Gökmen, Derya; Kutlay, Şehim
      Bu çalışmada literatürde Dünya Sağlık Örgütü Yeti Yitimi Değerlendirme Çizelgesi 2.0 ölçeği (WHODAS 2.0) uygulanan makalelerde kayıp veri oranlarının belirtilip belirtilmediği, kayıp veri analizinin uygulanma durumu ve kayıp veri analizi uygulandı ise ne şekilde uygulandığını değerlendirmek amaçlanmıştır. Literatürde 4 Kasım 1999’dan 6 Nisan 2018’e kadar WHODAS 2.0 uygulanan makaleler taranarak kayıp verilerin analizi için ele alınan yaklaşımlar üzerine sistematik derleme yapılmıştır. Yayınlarda kayıp veri oranlarının genel, alan ve madde bazında verilme durumu değerlendirmiştir. WHODAS 2.0 uygulama kılavuzunda önerilen kayıp verilerin ele alınma stratejilerinin ve diğer yaklaşımların nasıl uygulandığı incelenmiştir. Toplam 91 makale özeti gözden geçirilmiş ve 82 makale tam metin incelemesi için seçilmiştir. Son değerlendirmede n=32 makale çalışmaya dahil olmuştur. Taranan yayınlarda genel kayıp ve alan bazında kayıp veri oranı hesaplama durumu %30’un altında kalmıştır. En yüksek kayıp oranına sahip olan bazı maddeler için kayıp oranı veren makale oranı %9,38’dir. Yayınların sadece %50’sinde uygulama kılavuzunda önerilen yaklaşımlar (tekli değer atama ve çoklu değer atama) yazarlar tarafından farklı şekillerde uygulanmıştır. Taranan makaleler arasında kayıp veri analizi için yapılan uygulamalar değerlendirildiğinde tutarlı bir yöntemden bahsetmek güçtür. WHODAS 2.0 uygulama kılavuzunda önerilen kayıp veri yaklaşımlarının araştırmacılar tarafından farklı yorum ve uygulamalara açık olduğu gözlenmiştir. Kritik kayıp veri oranı hakkında ortak bir fikir olmadığı gözlenmiştir. Kılavuzda yer verilen iş/okul yaşamı faaliyetleri (D5.8-D5.11) ile ilgili maddelerin yanında D4.5 cinsel faaliyetler maddesinde de sistematik olarak kayıp veri gözlenmiş, bu maddeler için genellikle çift bazında silme yaklaşımına veya çalışma dışında tutma yöntemine gidilmiştir böylelikle de ölçeğin Rasch modele uyumu ve güvenirliğinin arttığı gözlenmiştir. Bu çalışmanın WHODAS 2.0 özelinde kayıp veriler üzerinde yapılmış ilk çalışma olmasının yanı sıra WHODAS 2.0 uygulayacak araştırmacılara olası kayıp veri durumlarını yansıtması bakımından yol gösterici olacağı ve de ileri zamanlarda kayıp veriler üzerinde metodolojik olarak yapılacak karşılaştırmalı çalışmalara öncül bir çalışma olarak faydalı olacağı düşünülmektedir. The aim of this study was to evaluate whether missing data rates are indicated in articles which applied World Health Organization Disability Assessment Schedule 2.0 scale (WHODAS 2.0); and to determine if missing data analysis were done and how it was conducted. We conducted a systematic literature review on articles applying WHODAS 2.0 about strategies used for missing data analysis from November 4, 1999, to April 6, 2018. We evaluated whether the rates of missingness is given by domain and item, how the handling missing data strategies proposed in manual for WHODAS 2.0 taken into consideration and other approaches for missing data analysis. A total of 91 abstracts were reviewed and 82 articles chosen for full text review. Thirty-two articles were included in the final evaluation. Below 30% of articles gave the rate of overall missingness and rates by domain. Only 9.38% of articles gave missing rate for some items that have the highest missing rate. In 50% of articles, the approaches proposed in the WHODAS 2.0 manual (single imputation and multiple imputation) were performed in different ways. When analyzing the approaches for missing data analysis among reviewed articles, it is difficult to get a consistent method. Authors implemented missing data approaches proposed in the WHODAS 2.0 application manual in different ways. There is no common sense for the critical rates of missingness. In addition to not applicable items related to work/school life activities (D5.8-D5.11) which is mentioned in the manual, a systematic missingness was observed in D4.5 “sexual activities” item. This study is the first study on missing data in WHODAS 2.0 literature and it can be used as guideline for reflecting possible missing data to researchers who will apply WHODAS 2.0 and also will be useful as a preliminary study on methodological studies on missing data.
    • Item type:Item,
      Annelerin bebeklerini anne sütünden ayırırken kullandıkları geleneksel yöntemlerin belirlenmesi*
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Uğur, Hacer Kök; Şahin, Ayşe; Aydın, Dilek; Kabadaş, Esra
      This research was carried out to determine the traditional methods used by mothers to wean infants from breastfeeding. Descriptive type of planned study was conducted on mothers who referred to the pediatric polyclinic of a training and research hospital in the province of Ordu between 25 July and 25 August 2017. The universe of research mothers with children between 2-5 years of age (n=362) who applied to the pediatric outpatient clinic, the sample consisted of the mothers who met the research criteria (n=271). “Questionnaire Form” was used as data collection tool. Before starting the study, written permission from Ordu province Public Hospitals Union and verbal consent from mothers who participated in the study were taken. The data were assessed by using descriptive statistics, chi-square test and t-test. It was found that the average time it took the mothers in the study to wean their infants was 15.96±9.34 month, 25.1% had difficulties while weaning their infants and 25.5% used traditional methods. Of the mothers who used traditional methods, it was found that 48% put tomato paste on their nipples, 28.4% put pepper, 25.4% gave nutritional supplement with feeding bottle, 20.7% gave pacifier, 14% sent the infant to another place, 11.1% taped the nipple with a black tape and 10% applied black on the nipple. Of the mothers who used traditional method, 55.1% stated that they learned the method from family members, 85.5% stated that the method used worked, 69.6% stated that the infant reacted to the method by crying and 68.3% stated that they had difficulty in applying the method. Within the context of the study, some of the mothers stated that they used traditional methods to wean the infant and most of the mothers stated that their infants reacted to the method used by crying. According to these results, it is recommended that breast-feeding mothers are given training and counseling about weaning by nurses. Bu çalışma annelerin bebeklerini anne sütünden ayırırken kullandıkları geleneksel yöntemleri belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışma tanımlayıcı olarak 25 Temmuz-25 Ağustos 2017 tarihleri arasında Ordu ilinde bir eğitim ve araştırma hastanesinin çocuk polikliniğine başvuran anneler üzerinde yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini belirtilen tarihlerde çocuk polikliniğine başvuran ve 2-5 yaş arasında çocuğu olan anneler (n=362), örneklemi ise araştırma kriterlerine uyan anneler (n=271) oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda hazırlanan “Anket Formu’’ kullanılmıştır. Etik açıdan Ordu İli Kamu Hastaneler Birliği’nden yazılı izin ve araştırmaya katılan annelerden sözel onam alınmıştır. Veriler SPSS 20.0 paket programında tanımlayıcı istatistikler, ki-kare testi ve t-testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırma kapsamındaki annelerin bebeğini anne sütünden ayırma ay ortalaması 15,96±9,34 olup, %25,1’i bebeği anne sütünden ayırırken zorlandığını ve %25,5 geleneksel yöntem kullandığını ifade etmiştir. Geleneksel yöntem kullanan annelerin %48’i memeye salça sürdüğünü, %28,4’ü biber sürdüğünü, %25,1’i bebeğe biberonla ek besin verdiğini, %20,7’si yalancı meme verdiğini, %14’ü bebeği başka yere gönderdiğini, %11,1’i memeyi siyah bant ile bantladığını ve %10’u memeye kara sürdüğünü belirtmiştir. Geleneksel yöntem kullanan annelerin %55,1’i yöntemi aile üyelerinden öğrendiğini, %85,5’i kullanılan yöntemin işe yaradığını düşündüğünü, %69,6’sı kullanılan yönteme çocuğun ağlayarak tepki verdiğini ve %63,8’i yöntemi uygularken zorlandığını ifade etmiştir. Araştırmada annelerin bir kısmının bebeğini anne sütünden ayırırken geleneksel yöntem kullandığı ve geleneksel yöntem kullanan annelerin çoğu kullanılan yönteme bebeğin ağlayarak tepki verdiğini ifade etmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda; hemşireler tarafından emziren annelere bebeğin anne sütünden ayrılma süreciyle ilgili eğitim ve danışmanlık yapılması önerilir.
    • Item type:Item,
      Hipoparatiroidizm ve psödohipoparatiroidi nedeni ile çocuk endokronoloji polikliniğine başvuran hastaların değerlendirmesi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Kocaay, Pınar; Mengen, Eda
      Hipoparatiroidi (HP) çocukluk çağında da görülmekle birlikle epidemiyolojisi tam olarak net değildir. Biz mevcut çalışma ile hipoparatiroidizm etiyolojisini, klinik profilini, prevalansını ve laboratuvar bulgularını ortaya koymayı amaçladık. Elektronik hastane kayıtlarından retrospektif olarak HP ve psödohipoparatiroidi tanısı ile takip edilmiş toplam 26 olguya ulaşıldı. Hastaların laboratuvar ve klinik bulguları, etiyolojisi, böbrek ultrasonografi verileri ve tedavi sonuçları not edildi. Hastaların 16’sı kadın, 10’u erkekti. Ortalama yaş 8,06 iken, ortalama takip süresi 3,9 yıl olarak bulundu. Etiyolojik incelemede sıklık sırası primer HP (%39), PHP (%35), DiGeorge sendromu (%9), cerrahi sonrası (%9), otoimmün poliglandüler sendrom (%4) ve talasemi majör (%4) şeklindeydi. Hipoparatiroidinin etiyolojisi, tanısı ve semptomlarını anlamak, yaşam kalitesini ve uzun süreli hastalık sonuçlarını iyileştirmeye yardımcı olabilir. Bununla birlikte, idiyopatik HP’nin nedenlerini açığa çıkarmak için daha fazla araştırma gereklidir ve genetik çalışmalar daha kolay olmalıdır. The epidemiology of hypoparathyroidism (HP) is largely unknown. We aimed to identify a clinical profile, prevalence, laboratory findings, etiologies of hypoparathyroidism, and pseudohypoparathyroidism. Patients with HP and PHP were identified in electronic hospital registries. We noted patient’s laboratory and clinical findings, etiology, renal ultrasonography, and treatment results. Twenty-six patients were identified, of which 16 were female and 10 were male. Mean age was 8.06 years and average time of the disease was 3.9 years. The most frequent etiologies were primary hypoparathyroidism (39%), the other etiologies were PHP (35%), DiGeorge syndrome (9%), postsurgical (9%), autoimmune polyglandular syndrome (4%), and thalassemia major (4%). All patients were treated with active vitamin D. Understanding the etiology, diagnosis, and symptoms of hypoparathyroidism may help to improve quality of life and long-term disease outcomes. However, further research is necessary to unravel the causes of idiopathic HP and genetic studies should be easier.
    • Item type:Item,
      Yetişkin Hastalarda Deri Biyopsilerinin Klinikopatolojik Uyumluluğunun Retrospektif Olarak Değerlendirilmesi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Akay, Gül Aslıhan Çakır; Erdoğan, Fatma Gülru; Umudum, Haldun
      Deri biyopsisi dermatologların ayırıcı tanıda sıklıkla kullandıkları bir tanı aracıdır. Bununla birlikte pek çok faktöre bağımlı olmak üzere bazen kesin tanı koymada yetersiz kalabilmektedir. Bu çalışmada dermatoloji polikliniğimize başvuran yetişkin hastalardan alınan deri biyopsilerinde klinikopatolojik uyumluluğunun retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza deri biyopsisi alınmış ve patolojik inceleme yapılmış 18 yaş üstü 233 hasta dahil edildi. Patoloji sonucu ile her bir ön tanı arasındaki uyumluluk değerlendirildi. Klinikopatolojik uyumu olan ve olmayan gruplar arasında yaş, cinsiyet, biyopsi yeri, biyopsi türü açısından istatistiksel karşılaştırma yapıldı. Klinikopatolojik uyumluluk oranı %89,7 olarak saptandı. Dermatozlar sınıflandırıldığında; 154 hastada birinci ön tanı ile, 77 hastada ikinci ön tanı ile, 41 hastada üçüncü ön tanı ile, 11 hastada dördüncü ön tanı ile uyumluluk saptandı. Birinci, ikinci ve dördüncü ön tanılar ile patolojik tanılar arasında uyumluluk en fazla papüloskuamöz hastalıklar grubunda ve üçüncü ön tanı ile patolojik tanı arasındaki uyumluluk en fazla dermatitler grubunda saptandı. Birinci ön tanı ile klinikopatolojik uyumluluğu olan, ve olmayan gruplar arasında yaş, cinsiyet ve biyopsi türü açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Çalışma bulgularımız ışığında özellikle papüloskuamöz hastalıklarda klinikopatolojik uyumluluk yüksek gözükmektedir. Tüm dermatozlarda bu uyumluluğun arttırılabilmesi klinisyen patolog iş birliği ile deri biyopsi yöntemini daha etkin kullanarak sağlanabilecektir diye düşünmekteyiz. Skin biopsy is a diagnostic tool that dermatologist often use in the differential diagnose. However depending on many factors sometimes it may be insufficient for definitive diagnosis. In this study it is aimed to evaluate retrospectively the clinicopathological compliance of skin biopsies from adult patients who applied to our dermatology outpatient clinic. Two hundred thirty three patients who have been performed skin biopsy and pathological examination over 18 years were included. The compliance between the pathology result and the each preliminary diagnose were evaluated. Statistical comparison was done in terms of age, gender, biopy site between groups with and without clinicopathological compliance. Clinicopathological consistency ratio was determined as 89.7%. When dermatoses were classified clinicopathological consistency was detected with first prediagnose in 154 patient, with second prediagnose in 77 patients, with third prediagnose in 41 patients and with fourth prediagnosis in 11 patients. Consistency between pathological diagnosis and first, second, fourth prediagnose was revealed mostly in papülosquamous disease group and consistency between pathological diagnose and third prediagnose was revealed mostly in dermatitis group. No statistically meaningful difference was detected between gruops with and without clinicopathological consistency in terms of age, gender and biopsy type. In the light of our study findings, clinicopathological consistency seems to be high especially in papulosquamous diseases. We think that this compatibility can be improved in all dermatoses by using the skin biopsy method more effective with cooperation of clinician and pathologist.