Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz
Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:
- Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
- Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
- Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar
Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.
Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:
- Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
- Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
- Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
- Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.

Recent Submissions
Item type:Item, Has minimal invasive surgery caused alterations in open surgical techniques?(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Göllü, Gülnur; Küçük, Gönül; Kocaay, Fırat; Telli, Onur; Çakmak, Ahmet MuratObjectives: Some of the methods, which were routinely used in traditional open surgical techniques, have vanished nowadays as a result of technical and technological improvements. The aim of this study is to interrogate the responses of the surgeons who have different specialties but work on similar areas of the body to these technical alterations, and the feasibility of these methods in open surgery. Materials and Methods: The study included 90 pediatric surgeons, urologists and general surgeons. A questionnaire was developed asking about the changes that the surgeons faced since first performing endoscopic surgery. Results: The pediatric surgeons changed the accustomed surgical principles in six procedures (73%). Alterations of the urologists were in three pathologies (61%) and four pathologies (72%) in general surgeons. Eighty-six percent of pediatric surgeons, 27% of urologists and 40% of general surgeons were using these alterations of endoscopic techniques in open surgery as well. Conclusion: In this study minimal invasive surgery (MIS) techniques have changed some of the accustomed surgical principles of open surgery. MIS were misevaluated as being close techniques to open surgeries, yet they are in fact a separate branch of surgery, which have many unique technical features. This approach may cause additional changes in open techniques by developing supportive and innovative aspects of MIS. Amaç: Geleneksel açık cerrahi tekniklerde rutin olarak kullanılan yöntemlerden bazıları, teknik ve teknolojik gelişmelerin bir sonucu olarak günümüzde ortadan kalkmıştır. Bu çalışmanın amacı, farklı uzmanlıklara sahip olan ancak vücudun benzer alanlarında çalışan cerrahların bu teknik değişikliklere verdikleri yanıtları ve bu yöntemlerin açık cerrahide uygulanabilirliğini sorgulamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 90 çocuk cerrahı, ürolog ve genel cerrah dahil edildi. Cerrahların ilk endoskopik ameliyatı yaptıklarından bu yana karşılaştığı değişiklikleri sorgulayan bir anket geliştirildi. Bulgular: Çocuk cerrahları, alışılmış cerrahi prensipleri altı girişimde (%73) değiştirdi. Ürologların üç (%61), genel cerrahlarda dört patolojide (%72) değişiklik yapıldığını belirtti. Sorgulandığında, çocuk cerrahlarının % 86’sı, ürologların %27’si ve genel cerrahların %40’ı artık açık cerrahide de bu endoskopik tekniklerdeki kullandıkları yöntemleri kullandığını söyledi. Sonuç: Bu çalışmada minimal invaziv cerrahi (MIC) teknikleri açık cerrahinin alışılmış bazı cerrahi prensiplerini değiştirmiştir. MIC, açık tekniğin kapalı hali olarak değerlendirilmesi yanlış olacaktır. MIC açık cerrahiden farklı olan kendine özgü teknik özellikleri olan ayrı bir ameliyat tekniğidir. MIC, destekleyici ve yenilikçi yönlerini geliştirerek açık tekniklerde ek değişikliklere neden olabileceği görüşündeyiz.Item type:Item, How the outcome of infants with low and moderate risks of vesicoureteral reflux differs when they are managed conservatively or operated?(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Çıtamak, Burak; Doğan, Hasan Serkan; Ceylan, Taner; Haberal, Hakan Bahadır; Artykov, Meylis; Hazır, Berk; Tekgül, SerdarObjectives: To compare the resolution of reflux after surgery and follow-up and to determine what the appropriate treatment is in patients with vesicoureteral reflux (VUR) who were diagnosed less than 2 years of age. Materials and Methods: Data from 250 patients who were diagnosed with VUR below 2 years of age between 2000 and 2016 were examined retrospectively. Patients with low risk and moderate risks according to the EAU/ESPU guidelines were evaluated. Patients who underwent surgery and followed up were compared regarding the age at diagnosis, VCUG findings, gender, presence of scar in DMSA, BTI, postoperative UTI, follow-up period and resolution rates. Results: Of the patients, 207 patients underwent surgery while 43 did not. Mean age was 9.62 (0-24) months. Follow-up patients were followed up for an average of 55.4 months. Of the followed-up patients, 60.5% (26) had complete resolution of VUR at the average of 25.8 months (6-64). When we compared the data of surgically treated and followed-up patients, we detected that frequency of male gender, renal scar, high-grade reflux and moderate risk were significantly more, the resolution rate was higher and follow-up period was shorter in operated group. Conclusion: Spontaneous resolution rate of VUR less than 2 years of age is high and it is important to determine which patients should undergo early surgery in this patient group in terms of preventing complications. Surgical options with satisfactory success rates should be discussed with the family. Besides, the possible costs and comorbidities should also be regarded. Amaç: İki yaş altı tanı konan vezikoüreteral reflü (VUR) hastalarında cerrahi ve takip hastalarının başarılarını karşılaştırarak, bu hasta grubunda uygun tedavinin ne olduğunu ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: 2000-2016 tarihleri arasında 2 yaş altında VUR tanısı olan, EAU/ESPU kılavuzlarına göre düşük ve orta riskli olan ve tüm datasına ulaşılan 250 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların tanı anındaki yaşları, VCUG verileri, cinsiyeti, DMSA bulgularında skar olup olmadığı, araya giren enfeksiyon, postoperatif idrar yolu enfeksiyonu, takip süreleri ve başarıları karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların 43’ü cerrahi işlem olmadan takip edilmiş, 207’si ise cerrahi işlem geçirmiştir. Hastaların ortalama yaşı 9,62 (0-24) ay bulundu. Takip hastaları ortalama 55,4 ay takip edildi. Takipteki hastaların %60,5’inde (26) VUR ortalama 25,8 ayda (6-64) tam rezolüsyona uğradı. Cerrahi olarak tedavi edilen ve takip edilen hastaların verilerini karşılaştırıldığında, opere edilen grupta, erkek cinsiyet, böbrek skarı, yüksek dereceli reflü ve orta risk varlığının anlamlı derecede daha fazla olduğu, reflünün çözünme oranının yüksek olduğu ve takip süresinin daha kısa olduğu tespit edildi. Sonuç: İki yaş altında VUR tanısı alan hastaların spontan rezolüsyon oranı yüksek olup, bu hasta grubunda hangi hastanın erken dönemde cerrahi girişim yapılması gerektiği komplikasyonları önleme açısından önemlidir. Cerrahi seçenek ise tatmin edici başarı oranları ile mutlaka aile ile tartışılmalı ancak olası maliyet ve komorbiditeleri de unutulmamalıdır.Item type:Item, Beyin cerrahi servisinde spinal travma tanısı ile yatan hastalarda anksiyete düzeyleri ve hasta i̇yileşmesi üzerine etkileri(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Gürses, Levent; Yılmaz, Erdal ReşitAmaç: Normal ve sağlıklı yaşam sürerken, yaşam sürecinde ani gelişen ve cerrahi tedavi gerektiren hastalıklarda bozulan fizyolojik dengeyle beraber psikolojik sorunlarda sıklıkla gelişmektedir. Bu sorunlar hastanın tedavi sürecine uyumunu, yaşam kalitesini, erken dönemde aktif yaşama dönmesini ve tedavi maliyetlerini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmada spinal travma nedeni ile acil cerrahi planlanan hastalarda, anksiyete düzeyinin saptanması ve anksiyete saptanan hastalara verilen destek tedavileri ile cerrahi tedavi sürecindeki değişimin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2017 - Ocak 2019 tarihleri arasında spinal travma nedeniyle acil cerrahi planlanan ve uygulanan 50 hasta dahil edilmiştir. Hastalar cerrahi öncesi Beck Anksiyete ölçeği ile değerlendirilmiş, cerrahi sonrası bir aylık dönem içerisinde değerlendirme tekrarlanmıştır. Sosyodemografik bilgi formu, her hasta için doldurulmuştur. 50 adet benzer sosyodemografik özelliklerde gönüllü birey, karşılaştırma grubu olarak alınmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastalarda, anksiyete oranları, normal popülasyonuna göre yüksek bulunmuştur. Hastaların eğitim durumu ve ekonomik durumu ile anksiyete oranları özellikle bağlantılı bulunmuştur. Sonuç: Yaşam da beklenmeyen kaza sonrası spinal travma tanısı alan hastalarda en sık görülen psikiyatrik bozukluk anksiyetedir. Anksiyetenin zamanında tespit edilerek önlemlerinin alınması bu hastalığın ilerlemesini durdurmakta ve fiziki iyileşme üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmaktadır. Bu çalışmada anksiyete gelişen spinal travma hastalarına erken dönemde destek tedavileri verilerek hastalığın hasta üzerindeki olumsuz etkileri azaltılmış, hastanın yaşam kalitesi artırılmış ve tedaviye uyum süreci hızlandırılmış, iyileşme süresi ve ekonomiye olan negatif katkısı azaltılmıştır. Objectives: In diseases that develop suddenly in the course of normal life, require surgical treatment, psychological problems frequently develop right along with physiological balance disorders. These problems negatively affect the patient’s adaptation to the treatment process, quality of life, early return to active life and treatment costs. In this study, it was aimed to determine the level of anxiety in patients scheduled for surgery by the reason of emergency spinal trauma, to evaluate the change in surgical treatment process, treatment costs as a result of support treatments given to patients with anxiety. Materials and Methods: Fifty patients who underwent surgery due to spinal trauma between January 2017 and January 2019 were included in this study. The patients were evaluated with Beck Anxiety scale before surgery; this scale was repeated within one month of surgery. The sociodemographic information form was filled out based on the patient file for each patient. Fifty volunteers with similar sociodemographic characteristics were taken as comparison group. The data obtained were evaluated statistically. Results: Anxiety rates were higher in patients included in the study than in the normal population. Anxiety rates were particularly linked with the educational status, economic status of patients. Conclusion: The most common mood disorder in patients diagnosed with trauma after an unexpected accident in life is anxiety. Prevention of anxiety by detecting in time stops the progression of this disease and reduces its negative effects on physical healing. In this study, supportive therapies were given to spinal trauma patients who developed anxiety. In this way, the negative effects of the disease on the patient are reduced, the quality of life of the patient has been improved and the process of adaptation to treatment has been accelerated. While the life expectancies of the patient were affected in a positive way, labor losses were prevented in economic terms.Item type:Item, Are nlr rate and mpv values useful in predicting malignancy in follicular neoplasia, atypia of undetermined significance and suspicious cytology?(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Doğan, Murat; Soyder, AykutObjectives: Neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR), an indicator of systemic inflammation, and mean platelet volume (MPV) have been found to be associated with carcinogenesis in many studies. The aim of this study was to investigate the predictive values of these two parameters in detecting thyroid malignancy. Materials and Methods: Patients who were reported to have atypia of undetermined significance, follicular neoplasia and suspected cytology as a result of thyroid fine needle aspiration biopsy (FNAB) in a tertiary health care facility between January 2010 and December 2017 and who had undergone total thyroidectomy or hemithyroidectomy due to this were evaluated. The data of 225 patients were retrospectively reviewed, and 144 patients (29 females/115 males) were included in the study. Results: When patients found to be malignant and benign as a result of the pathology results were compared, preoperative NLR values were detected to be statistically significant in malignant patients (p=0.002). Preoperative MPV values were found to be statistically insignificant. When compared in terms of FNAB groups, we found a significance only in suspicious cytology (p=0.001) but found no significance in the other groups. Conclusion: NLR may be useful in the differentiation of benign and malignant diseases but still cannot provide clear data for predicting malignancy between FNAB groups. Amaç: Sistemik enflamasyonun bir göstergesi olan nötrofil-lenfosit oranı (NLR) ve ortalama trombosit hacmi (MPV) birçok çalışmada karsinogenez ile ilişkili bulunmuştur. Bu çalışmanın amaç bu iki parametrenin tiroit malignitesini saptamadaki prediktif değerlerini araştırmaktı. Gereç ve Yöntem: Üçüncü basamak bir sağlık kuruluşunda Ocak 2010 ile Aralık 2017 tarihleri arasında tiroit ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) sonucu önemi belirsiz atipi, foliküler neoplazi, kuşkulu sitoloji raporlanan ve bu nedenle total tiroidektomi ya da hemitiroidektomi uygulanan hastaların incelendi. 225 hastanın verileri retrospektif olarak tarandı ve 144 hasta (29 kadın/115 erkek) çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Preoperatif NLR değerleri kesin patoloji sonucu malign gelen hastalar ile benign gelenler arasında kıyas yapıldığında malign olanlarda istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,002). Preoperatif MPV değerleri ise istatistiksel olarak anlamsız bulundu. İİAB guruplarına göre kıyas yapıldığında ise sadece kuşkulu sitolojide anlamlılık saptadık (p=0,001), diğer guruplarda anlamlılık saptamadık. Sonuç: NLR benign ve malign hastalık ayrımında faydalı olabilmektedir fakat İİAB gurupları arasında maligniteyi öngörmede bize hala net bir veri sunamamaktadır.Item type:Item, Neuroprotective Effect of Paeonol in the Rat Model of Traumatic Brain Injury(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Arık, Emine; Dolgun, Habibullah; Bektaşoğlu, Pınar Kuru; Ergil, Julide; Yılmaz, Banu Coşkun; Tönge, Çağhan; Öztürk, Özden Çağlar; Gürses, Levent; Gürer, BoraObjectives: Traumatic brain injury (TBI) is a major cause of disability and mortality that induces oxidative stress and apoptosis causing cellular damage. Several animal models have shown paeonol to be a powerful antioxidant, antiapoptotic, and neuroprotective substance. This study aimed to investigate possible neuroprotective effects of paeonol in a rat TBI model. Materials and Methods: Thirty-two male rats were divided into four groups: control, trauma, vehicle, and paeonol groups. Trauma, vehicle, and paeonol groups were subjected to closed-head, contusive weight-drop injuries. The vehicle (saline) or paeonol (50 mg/kg) was orally administered as premedication for 15 days. Brain samples were obtained 24 hours after trauma. Histomorphological evaluation of the cerebral cortex was performed using electron and light microscopy. Results: Histopathological examination revealed that the TBI-induced cerebral cortex damage was less in the paeonol group. Conclusion: Paeonol exhibited neuroprotective and anti-edematous effects against TBI. Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH), oksidatif stres ve hücresel hasara neden olan apoptozu indükleyen temel bir sakatlık ve ölüm nedenidir. Bazı hayvan modelleri paeonolün güçlü bir antioksidan, antiapoptotik ve nöroprotektif madde olduğunu göstermiştir. Bu çalışma, paeonolün rat TBI modelinde olası nöroprotektif etkilerini araştırmayı amaçlamıştır. Gereç ve Yöntemler: Otuz iki erkek rat dört gruba ayrıldı: kontrol, travma, taşıyıcı ve paeonol. Travma, taşıyıcı ve paeonol gruplarında kapalı kafa travması ağırlık düşürülerek uygulandı. Taşıyıcı (serum fizyolojik) veya paeonol (50 mg/kg) 15 gün boyunca premedikasyon olarak oral yoldan uygulandı. Beyin örnekleri travmadan 24 saat sonra alındı. Serebral korteksin histomorfolojik değerlendirmesi elektron ve ışık mikroskopisi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Histopatolojik incelemede, paeonol grubunda TBH kaynaklı serebral korteks hasarının daha az olduğu görüldü. Sonuç: Paeonol, TBI’ya karşı nöroprotektif ve antiödematöz etkiler sergilemiştir.
