Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz

Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:

  • Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
  • Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
  • Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar

Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.

Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:

  • Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
  • Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
  • Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
  • Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.
  • ve daha binlerce kaynak; açık, ücretsiz, bir tık yakınızda...
  • Communities in DSpace

    Select a community to browse its collections.

    Now showing 1 - 5 of 8

    Recent Submissions

    • Item type:Item,
      Renal i̇skemi reperfüzyonun i̇ndüklediği uzak karaciğer hasarında koenzim q10’un koruyucu etki
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Akbulut, Aylin; Keseroğlu, Buğra Bilge; Koca, Gökhan; Yücetürk, Cem Nedim; Özgür, Berat Cem; Sürer, Hatice; Öğüş, Elmas; Yumuşak, Nihat; Karakaya, Jale; Korkmaz, Meliha
      Amaç: Bu çalışmanın amacı renal iskemi reperfüzyon (RIR) sonrası ortaya çıkan karaciğer hasarına karşı, anti-oksidan ve anti-enflamatuvar özellikleri bilinen koenzim Q10’un etkinliğini göstermektir. Gereç ve Yöntem: Deneysel RIR modeli oluşturulmak üzere sıçanlar üç gruba ayrıldı. Grup 1 sıçanlar Sham grubu olarak belirlendi. Grup 2 sıçanlara herhangi bir ilaç uygulanmadan RIR yapıldı. Grup 3 sıçanlara RIR öncesi koenzim Q10 verildi. Tüm gruplarda serumda üre, kreatinin, aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), laktat dehidrojenaz (LDH) ve gama-glutamil transferaz (GGT) değerlerine bakıldı. Oksidatif stres değerlendirmesi için karaciğer dokusunda malondialdehit (MDA), toplam sülfidril (SH), toplam nitrit (nitrit) ve miyeloperoksidaz (MPO) düzeyleri değerlendirildi. Tüm dokular patolojik olarak incelendi. İlave olarak kaspaz-3 ve TUNEL ile apopitotik parçalanma sonucu ortaya çıkan DNA fragmantasyonu histokimyasal olarak değerlendirildi. Bulgular: Üre ve kreatinin seviyelerinin yanı sıra ALP, ALT, AST, GGT ve LDH seviyeleri grup 2’de Sham grubuna göre anlamlı artış göstermiştir. Bu artış grup 3’te anlamlı olarak azalmaktadır. Doku testlerinden MDA, nitrit ve MPO düzeylerinde grup 2’de Sham grubuna göre anlamlı artış, SH düzeyi grup 2’de anlamlı azalış gözlenmektedir. Koenzim Q10 kullanan grupta ise grup 2 ile karşılaştırıldığında MDA, nitrit ve MPO düzeyleri azalmaktadır. Histopatolojik değerlendirmede grup 2 skorlarında, Sham grubu ile karşılaştırıldığında skorlamada anlamlı artış gözlendi. Ayrıca grup 3’te grup 2’ye göre histopatolojik skorlamadaki azalma anlamlı bulundu. Yine kaspaz-3 ve TUNEL boyanmalarında grup 2’de grup 1’e göre anlamlı artış gözlenirken, grup 3’te grup 2’ye göre anlamlı azalma izlenmektedir. Sonuç: Koenzim Q10 kullanımı ile RIR sonrası karaciğer dokularında gerek histopatolojik olarak ve gerekse serum testlerinde ve doku oksidatif stres düzeylerinde iyileşme gözlenmesi, koenzim Q10 kullanımının RIR sonrası gelişen karaciğer hasarına karşı korumada önemli bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Objectives: The aim of this study was to show the efficacy of coenzyme Q10, known as anti-oxidant with anti-inflammatory properties, in liver damage after renal ischemia-reperfusion (RIR). Materials and Methods: For this purpose, rats were divided into three groups to design an experimental RIR model. Group 1 rats were Sham group. Group 2 rats underwent RIR without any medication. Group 3 rats were given coenzyme Q10 before RIR. In order to evaluate the damage, serum urea, creatinine, aspartate aminotransferase (AST) and alanine aminotransferase (ALT), alkaline phosphatase (ALP), lactate dehydrogenase (LDH) and gamma glutamyl transferase (GGT) levels were investigated and additionally tissue (MPO), malondialdehyde (MDA), total sulfhydryl (SH), total nitrite and myeloperoxidase (MPO) levels were investigated. Histopathologic examination was performed for all groups and DNA fragmentation resulting from apoptotic fragmentation was evaluated with caspase-3 and TUNEL with immunohistochemical methods. Results: Urea and creatinine levels and also ALP, ALT, AST, GGT and LDH levels were significantly increased in group 2 compared to the Sham group. These increases were significantly lower in group 3. The tissue levels of MDA, nitrite, and MPO were significantly increased in group 2 compared to the Sham group, and SH levels were significantly decreased in group 2. In the group 3 rats, MDA, nitrite and MPO levels were decreased when compared to group 2. Additionally there was a significant increase in histopathologic scores in group 2 compared to the Sham group, whereas the decrease in histopathologic scores of group 3 was found to be significant when compared to group 2. Similarly, caspase-3 and TUNEL scores were significantly high in group 2 compared to Sham group and the scores were significantly low in group 3 compared to group 2. Conclusion: Coenzyme Q10 improved the histopathological findings, the serum tests and tissue oxidative stress levels in post-RIR liver tissues. Our results show that coenzyme Q10 can play an important role in protection of liver against RIR-induced damage
    • Item type:Item,
      Hemşire adayı stajyerlerde hepatit - hiv seroprevalansı ve aşı ile korunabilinen hastalıklara karşı i̇mmünizasyon oranlar
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Yenilmez, Ercan; Çetinkaya, Rıza Aytaç
      Amaç: Hastanemizde staja başlayan hemşire adaylarında hepatit B, hepatit C ve insan bağışıklık yetmezlik virüsü (HIV) seroprevalansının ve ayrıca hepatit A, hepatit B, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, suçiçeği ve tetanoz koruyuculuk durumlarının ortaya konması, sonuçların literatür bilgileri eşliğinde yorumlanması. Gereç ve Yöntem: Hastanemize Eylül-Aralık 2018 tarihleri arasında staj öncesi tetkikler için başvuran hemşire adayları retrospektif olarak tarandı. Literatür taraması PubMed, Türk Medline, Google Scholar veri tabanlarında ilgili anahtar kelimeler ile son 15 yıldaki (2003 yılı sonrası) yayınların taranması ile yapıldı. Bulgular: Toplamda 105 stajyer hemşire adayı çalışmaya dahil edildi. Çalışma sonuçlarımıza göre hepatit B’nin yüzey antijeni pozitif olgu saptanmadı, anti-hepatit C virüsü (HCV) bir olguda (%0,9) pozitif saptandı fakat bu olgu HCV-RNA sonucu negatifti. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan bir hemşire adayında (%0,9) yeni anti-HIV pozitifliği saptandı. Olgular aşı ile korunabilen hastalıklar açısından değerlendirildiğinde antikor pozitiflik oranları hepatit A için %26,4, hepatit B için %81,8, kızamık için %70,6, kızamıkçık için %92,7, kabakulak için %86,5, suçiçeği için %95,8 ve tetanoz için %100 olarak saptandı. Anti-HBs antikor düzeyleri olguların 17’sinde (%17,3) 10’un altında, 17’sinde (%17,3) 11-50 mIU/mL arasındaydı. Tetanoz antikoru saptanmayan olgu yoktu, 4 olguda (%9,8) 0,01-0,5 IU/mL arasında, 3 olguda (%7,3) 0,5-1 IU/mL arasında, 25 olguda (%61) 1-5 IU/mL arasında, 9 olguda (%21,9) >5 IU/mL tetanoz antikor düzeyi saptandı. Sonuç: Stajyer hemşire adaylarında hepatit B ve C seropozitifliği düşük orandaydı, literatürde Türkiye’de ilk defa sağlık personel taramasında HIV pozitif olgu saptandı. Hepatit A ile karşılaşma oranları düşük olup yıllara göre belirgin azalma göstermekteydi. Çalışmamızda her üç hemşire adayından birinde kızamık hastalığına karşı immünizasyonun bulunmadığının gösterilmesi sağlık personelinin kızamığa karşı bağışıklığının mutlaka taranması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu ve benzeri çalışmaların sonuçlarının değerlendirilmesi, aşılama ve tarama testlerinin maliyet etkinliğinin ortaya konması ile ülkemizde etkin sağlık personeli aşılama programları oluşturulması açısından önem arz etmektedir. Objectives: To reveal the seroprevalence rates of hepatitis B, C and human immunodeficiency virus (HIV), and the immunization rates against hepatitis A, hepatitis B, measles, mumps, rubella, chickenpox and tetanus among trainee nurses, and also to interpret the results in guidance of literature. Materials and Methods: We searched the test results retrospectively of the nursing students who admitted to our hospital for traineeship between September and December 2018. Literature review was made by scanning the publications in the last 15 years (after 2003) in PubMed, Turk Medline and Google Scholar databases using the relevant keywords. Results: A total of 105 trainee nurses were included in the study. According to our results, no hepatitis B surface antigen positive cases were detected, and anti-hepatitis C virus (HCV) was positive in one case (0.9%) with negative HCV-RNA. Anti-HIV positivity was detected for the first time in a foreigner trainee nurse (0.9%). The antibody positivity rates for hepatitis-A, hepatitis-B, measles, rubella, mumps, varicella and tetanus were 26.4%, 81.8%, 70.6%, 92.7%, 86.5%, %95,8, 100%, respectively. Anti-HBs antibody levels were lower than 10 mIU/mL in 17 (17.3%) cases and between 11 and 50 mIU/mL in 17 (17.3%) cases. There were no cases with a tetanus antibody not detected, the number of cases with tetanus antibody levels between 0.01-0.5 IU/mL, 0.5-1 IU/mL, 1-5 IU/mL and >5 IU/mL were 4 (9.8%), 3 (7.3%), 25 (61%) and 9 (21.9%), respectively. Conclusion: Hepatitis-B and C seropositivity was very low; HIV positivity was detected for the first time in the screening of medical personnel in Turkey. Hepatitis-A seropositivity rates were low and showed a significant decrease compared to years. Low immunization rates reveal the necessity of screening the immunity of the health personnel against measles. Our results and the results of the similar studies support the necessity and the cost-effectiveness of vaccination and screening programs of health care professionals.
    • Item type:Item,
      Effects of hypothyroidism on central and peripheral atherosclerosis in the old aged
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Atmış, Volkan; Öğmen, Berna Evranos; Erdoğan, Murat Faik; Atlı, Teslime
      Objectives: Aging is associated with an increased incidence of thyroid function abnormalities. Thyroid hormones have been shown to affect vascular hemodynamics and arterial stiffness. Arterial stiffness appears to be an essential risk factor for cardiovascular disease. The long-term effect of hypothyroidism on the development of the peripheral arterial disease is not well understood. Pulse wave velocity (PWV) is a simple, non-invasive marker of atherosclerosis that measures arterial stiffness. Ankle brachial index (ABI) is a non-invasive technique commonly used to detect peripheral vascular diseases. A limited number of studies evaluated hypothyroidism as a risk factor for both peripheral arterial disease and arterial stiffness in the old aged. We aimed to investigate this relationship in older patients and then compared with their younger counterparts. Materials and Methods: A total of 22 patients ≥65 years of age and 23 younger patients with hypothyroidism and 23 gender-matched, and body mass index-matched old aged individuals with euthyroidism as controls were enrolled in this study. Old aged patients with hypothyroidism were defined as group I, old aged individuals with euthyroidism were defined as group II, and younger patients with hypothyroidism were defined as group III. PWV was measured between the carotid and femoral arteries. ABI was measured by a handheld Doppler. Results: PWV was similar (0.36) in older groups (groups I and II) and was lower (p < 0.001) in group III. ABI measurements (left and right) were similar in all groups (p > 0.05). More than half of the patients with hypothyroidism had subclinical hypothyroidism, and this condition was similar in all groups (p = 0.26). We also compared patients with hypothyroidism (group I plus III) with older controls with euthyroidism (group II). Median age was higher in group II than that in group I plus III (p < 0.001). PWV was higher in group II than that in group I plus III (p < 0.001). Hypertension was more common in group II than in group I plus III (p < 0.001). Conclusion: We did not find a relationship between hypothyroidism and atherosclerosis in old aged. PWV and hypertension were higher in older patients with hypothyroidism than in younger. Aging and hypertension increased PWV. Studies with larger series are needed to increase the reliability of these results. Amaç: Yaşlanma, tiroid fonksiyon bozukluğu sıklığının artması ile ilişkilidir. Tiroid hormonlarının vasküler hemodinamiği ve arter sertliğini etkilediği gösterilmiştir. Arteriyel sertlik, kardiyovasküler hastalıklar için önemli bir risk faktörü olarak görünmektedir. Hipotiroidizmin periferik arter hastalığının gelişimi üzerindeki uzun vadeli etkisi iyi anlaşılmamıştır. Nabız dalga hızı (NDH), arteriyel sertliği ölçen basit, invazif olmayan bir ateroskleroz belirtecidir. Ayak bileği-brakiyal indeks (ABI) periferik vasküler hastalıkları tespit etmek için yaygın olarak kullanılan invaziv olmayan bir tekniktir. Sınırlı sayıda çalışma yaşlılarda hipotiroidizmi periferik arter hastalığı ve arter sertliği açısından bir risk faktörü olarak değerlendirmiştir. Bu çalışmada yaşlı hastalarda bu ilişkiyi araştırmayı ve daha sonra genç kontrollerle karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kırk Çalışmaya hipotiroidis olan 65 yaş üstü 22 hasta, 65 yaş altı 23 hasta ile cinsiyeti ve vücut kitle indeksi çalışma grubuyla benzer 65 yaş üstü 23 ötiroidik katılımcı alındı.yaşları 65, yaşları 23, hipotiroidizmi olan 23 genç Hipotiroidizmi olan yaşlı hastalar grup I, ötiroidisi olan yaşlılar grup II, hipotiroidizmi olan genç hastalar grup III olarak tanımlandı. Karotis ve femoral arterler arasında PWV ölçüldü. ABI el tipi bir Doppler ile ölçülmüştür. Bulgular: LDL düzeyleri hipotiroidizmli hastalarda daha yüksek saptandı. Nabız dalga hızı değerleri arasında yaşlı kontrol ve yaşlı hasta grubunda anlamlı fark saptanmadı. En düşük nabız dalga hızları genç hasta grubunda izlendi. Yaşlı gruplarla genç hasta grubu arasındaki fark anlamlıydı (p=0,001). ABI ölçümleri arasında gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Grupların ABI değerleri periferik arter hastalığı için tanısal olmayan sınırlardaydı (>0,9). Sonuç: Yaşlı hipotiroidizmli hastalarda santral ve periferik ateroskleroz artışı izlenmedi.Bu konuda daha fazla sayıda kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
    • Item type:Item,
      Ankara haymana kaplıcalarına başvuran kişilerin demografik ve klinik özellikleri: kesitsel bir durum saptama araştırması
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Genç, Aysun; Özen, Aslı Tok; Tur, Birkan Sonel
      Amaç: Ankara Haymana Kaplıcalarını temel alarak, kaplıca merkezlerinin ülkemiz insanları tarafından hangi amaç ile ve ne şekilde kullanıldığını belirleyerek merkezlerin yapılandırmasında bu verilerin kullanılabilirliğini sorguladık. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipte yapılan bu çalışmada kaplıca merkezine değişik nedenlerle gelen ve çalışmayı kabul eden 110 gönüllü kişiye yüz yüze anket uygulaması yapılarak veriler toplanmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan gönüllülerden çalışmayı tamamlayan 102 kişinin 63’ü kadın ve 39’u erkekti. Ortalama yaş 57,9±13,4 yıl (minmaks: 22-84), ortalama boy 163,8±8,1 cm (min-maks: 145-183) ve ortalama ağırlıkları 77,1±12,5 kg (min-maks:40-109) olarak saptandı. Gönüllülerin %72,5’i (n=74) tanı almış kas iskelet sistemine ait bir bozuklukları olduğunu 34,3’ü de (n=35) daha önce ortalama 1.05±2,61 kez (min-maks: 1-20) kez çeşitli sebeplerle başka merkezlerde hastalıklarının tedavisi amacıyla fizik tedavi aldıklarını, kaplıca tedavisi almadıklarını belirttiler. Gönüllülerin ortalama 11,7±10,8 (min-maks: 1-45) kez kaplıcaya geldikleri, günde ortalama 2±1,1 (min-maks:1-4) kez suya girdikleri ve suda geçirdikleri sürenin de ortalama 36,5±26,6 dk (min-maks: 5-90 dk) olduğu belirlendi. Gönüllülerin 62,7’sinin merkeze gelmeden önce sağlık kontrolünden geçmedikleri tespit edildi. Kaplıca merkezi tercih nedenleri arasında da en güçlü belirteç (n=76, 74,5) olarak suyun şifalı olması olarak belirlendi. Sonuç: Kaplıca merkezlerinin yapılandırılmasında ve işletiminde hasta tercih nedenlerinin iyi analiz edilmesi ve etkin bir tedavi yöntemi olarak kullanabilmek için kaplıca tedavisi prensiplerinin uygulanarak sağlık merkezleri ile kaplıca merkezlerinin entegre bir şekilde çalışmaları gerektiğini gözler önüne sermiştir Objectives: Based on Ankara Haymana Thermal Centers, We questioned the availability of these data in the configuration of the centers by determining the purpose and manne r in which the balneotheraphy centers are used by the people of our country. Materials and Methods: In this descriptive study, a face-to-face questionnaire was applied to 110 people who came to the spa center for different reasons and accepted the study. Results: It is detected that of the 102 volunteers who completed the study, 63 were women and 39 were men. The mean age was 57,9±13,4 years (min-max:22-84), the average length was 163,8±8,1 cm (min-max: 145-183) and the mean weight was 77,1±12,5 kg (min-max: 40-109) 72.5% (n=74) of the volunteers had a diagnosis of musculoskeletal disorders and 34.3 (n=35) had a mean of 1.05±2.61 times (min-max:1-20) for various reasons. They stated that they received physical therapy in the centers for the treatment of their diseases and they did not receive balneotherapy. Volunteers come to the center with an average of 11.7±10.8 (min-max: 1-45) times, they enter the water 2±1.1 (min-max: 1-4) times a day and the average time they spend in the water is 36.5±26.6 min (min-max: 5-90 min). It was determined that 62.7 of the volunteers did not undergo a health check before coming to the center. Among the reasons for preference of the spa center, the most powerful indicator (n=76, 74.5 ) was determined as the healing of water. Conclusion: In order to analyze the reasons of patient preference and use it as an effective treatment method in the structuring and operation of the balneotherapy centers, it has shown that modern spa treatment principles should be implemented in an integrated way by applying the principles of modern spa treatment.
    • Item type:Item,
      Akut Miyokard İnfarktüsü Alt Tipleri Arasında Başvuru Esnasında Ölçülen Ortalama Trombosit Hacminin Karşılaştırılması
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Özyüncü, Nil; Nazman, Hüseyin; Tekin, Cemre; Esenboğa, Kerim; Tan, Turkan Seda; Tutar, Eralp
      Amaç: Akut miyokard infarktüsü (MI) patofizyolojisinde aktive trombositlerin sebep olduğu trombus ve buna bağlı azalan kan akımı ile bozulan miyokard beslenmesi yatmaktadır. Ortalama trombosit hacmi (OTH), artan trombosit aktivitesi ve yıkımıyla artmaktadır. Çalışmalarda akut MI hastalarında bu parametrenin arttığı ve yüksek değerlerin kötü prognoz ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Literatürde ST elevasyonu olan ve olmayan MI hastalarının trombosit aktivitesi açısından kıyaslandığı çok az çalışma mevcuttur. Çalışmamızda bu iki akut MI alt tipini ortalama trombosit hacmi açısından kıyaslamayı planladık. Gereç ve Yöntem: Koroner yoğun bakımımıza akut MI ile kabul edilmiş ve izlenmiş hasta verileri retrospektif olarak tarandı. Başvuru anında alınan kanlardan, tam kan sayımı tetkiki içerisinde OTH analizi otomatik olarak yapıldı. Hastalar ST elevasyonu olan MI ve ST elevasyonu olmayan MI olarak iki grupta kıyaslandı. Bulgular: Sonuç olarak uygunluk kriterlerine uyan 356 hasta çalışmamıza dahil edildi (203 hasta ST elevasyonu olmayan MI, 153 hasta ST elevasyonu olan MI). Ortalama hasta yaşı 63 olup hastaların %29’u kadın idi. ST elevasyonu olmayan MI’da ortalama trombosit hacmi diğer MI tipine kıyasla belirgin olarak daha yüksek bulundu (10,5±1,2 vs 10,1±1,2, p=0,001). Sonuç: ST elevasyonu olan ve olmayan MI hastalarının trombosit aktiviteleri hakkında öngördürücü OTH’nin kıyaslandığı çalışmamızda, ST elevasyonu olmayan MI geçiren hastalarda OTH’nin anlamlı olarak daha yüksek olduğu sonucuna ulaştık. Altta yatan kronik ateroskleroz, komorbiditeler ve patofizyolojide muhtemel daha merkezde rol alan aktive trombositler ile ST elevasyonu olmayan MI’daki bu sonuçları açıklayabilir.Bu hasta grubuna, ST elevasyonu olan MI kadar önem verilerek acil ve kılavuzlara uygun antiagregan tedavinin erkenden başlanmasını vurgulaması açısından sonuçlarımızın önemli olduğunu düşünmekteyiz. Objectives: Thrombus by the activated platelets and reduced blood flow of myocardium as a result of the thrombus lies under the pathophysiology of acute myocardial infarction (MI). Mean platelet volume (MPV) is known to increase by the activation and rapid turnover of the platelets. This parameter has been shown to increase in acute MI and high levels are associated with poor prognosis. Trials comparing the MPV in ST elevated and non-ST elevated myocardial infarction (MI) patients are so rare in the literature. We aimed to search for the difference in MPV in these 2 types of acute MI. Materials and Methods: We retrospectively searched for the patients followed up because of acute MI in our coronary intensive care unit. MPV was routinely worked up from the admission complete blood count analysis. Patients were compared in two groups as ST elevation MI and non-ST elevation MI. Results: As a result, 356 elligible patients were included in our trial (203 were non-ST elevation patients, 153 were ST elevation patients). Mean patient age was 63 and 29% were female. MPV in non-ST elevation group was significantly higher than ST elevation MI group (10.5±1.2 vs 10.1±1.2, p=0.001). Conclusion: We concluded that MPV, a parameter of platelet reactivity, was significantly higher in patients with non-ST elevated MI. Chronic underlying atherosclerosis, comorbidities and activated platelets probably playing more central role in pathophysiology of this acute MI type may explain these results. In non-ST elevation MI, urgent and appropriate antiaggregant therapy, as explained in the guidelines is as important as it is in ST elevated MI, we believe our results may be important for reminding this issue.