Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz
Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:
- Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
- Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
- Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar
Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.
Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:
- Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
- Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
- Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
- Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.

Recent Submissions
Item type:Item, Berrak hücreli over kanserlerinin retrospektif analizi; tek merkez çalışması(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Kavak, Engin Eren; Gürbüz, Mustafa; Utkan, GüngörAmaç: Over kanserlerinin büyük kısmı epitelyal kökenlidir. Epitelyal over kanserlerinin özel bir alt grubu olan ve nadir görülen berrak hücreli tip over kanserlerinin özellikleri, klinik yaklaşım ve sağkalımlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Onkoloji Anabilim Dalı’nda 01.01.2010-31.12.2020 tarihleri arasında histopatolojik olarak berrak hücreli tip epitelyal over kanseri tanısı alan takipli hastaların kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların yaşları, tanı anındaki evreleri, cerrahi sonrası histopatolojik tanıları, aldıkları kemoterapi rejimleri, genel sağkalım (GSK) ve progresyonsuz sağkalım (PSK) süreleri incelendi. Bulgular: Çalışmaya alınan 11 hastanın ortanca yaşı 53 (22-70) yıl olarak saptandı. Hastaların 4’ü cerrahi evrelemeye göre evre I’de tanı alırken diğer 7 hasta evre 3c olarak saptandı. Hastaların tanı anında ortanca CA 125 düzeyi 86 IU/mL (10-3122) iken, 3 hasta normal CA 125 düzeylerine sahipti. Üç hastada eşlik eden endometriozis saptandı. Sadece bir hasta neoadjuvan kemoterapi alırken, tüm hastalara debulking cerrahi uygulandı. Hastaların hepsi adjuvan kemoterapi aldılar. Hastaların takip süreleri sonunda PSK ve GSK incelendiğinde; ortanca PSK adjuvan tedavi sonrası uzak metastaz ile nüks olan 7 hasta için 9 ay ortanca GSK 37 ay olarak saptandı. Sonuç: Erken evre berrak hücreli tip epitelyal over kanserleri diğer erken evre epitelyal over kanserleriyle benzer sağkalıma sahip olmalarına rağmen, ileri evrelerde daha kötü sağkalım görülmektedir. Objectives: Most ovarian cancers are of epithelial origin. The purpose of this study was to evaluate clinical characteristics, clinical approach and survival of the rare clear cell type epithelial ovarian cancers, which are a special subgroup of epithelial ovarian cancers Materials and Methods: The records of the patients who were followed up with a histopathological diagnosis of clear cell type epithelial ovarian cancer between 01.01.2010 and 31.12.2020 in the Department of Medical Oncology at Ankara University Faculty of Medicine were reviewed retrospectively. The patients’ ages, stages at the time of diagnosis, histopathological diagnosis after surgery, chemotherapy regimens, overall survival (OS) and progression-free survival (PFS) were assessed. Results: The median age of 11 patients included in the study was 53 (22-70) years. While 4 of the patients were diagnosed at stage I according to surgical staging, the other 7 patients were found to be stage 3c. At the time of diagnosis, the median CA125 level of the patients was 86 IU/mL (10-3122), while 3 patients had normal CA125 levels. Three patients had concomitant endometriosis. While only one patient received neoadjuvant chemotherapy, all patients underwent debulking surgery. All patients received adjuvant chemotherapy after surgery. When the progression-free survival and overall survival of the patients at the end of the follow-up period were examined, the median progression-free survival (mPFS) was 9 months for 7 patients who relapsed with distant metastases after adjuvant therapy. The median overall survival (mOS) was 37 months. Conclusion: Although early-stage clear cell epithelial ovarian cancers have similar survival to other early-stage epithelial cancers, worse survival is observed in advanced stages.Item type:Item, Bruselloz olgularında nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı ve eritrosit dağılım genişliğinin enflamasyon göstergesi olarak rolü(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Gülten, Ezgi; Üçer, Sengül; Kazancıoğlu, SümeyyeAmaç: Bruselloz zoonotik bir enfeksiyon hastalığıdır. C-reaktif protein (CRP) bruselloz tanı ve tedavi takibinde yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Ancak, CRP özgül bir test değildir. Bu çalışmada nötrofil lenfosit oranı (NLO), platelet lenfosit oranı ve eritrosit dağılım genişliğinin (RDW) brusellozda enflamasyon göstergesi olarak rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 1 Ocak 2017 ve 1 Ocak 2019 tarihleri arasında takip edilen ≥18 yaş ve üzeri bruselloz hastaları dahil edildi. Hastaların verileri hastane bilgi sistemleri vasıtasıyla elde edildi. Başlangıç ve aylık ardışık nötrofil, lenfosit ve platelet sayıları, RDW ve CRP değerleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 136 hasta dahil edildi. Olguların %63,2’si (n=86) erkekti. Hastaların %7,4’ünde kültürde Brucella spp. ürediği saptandı. Hastalara ortanca 7 (6-40) hafta süreyle antibakteriyel tedavi verildi. CRP ve NLO tedavi altında anlamlı biçimde geriledi (p<0,05). RDW birinci ve ikinci ay sonunda anlamlı değişiklik göstermekteyken (p<0,05), aynı ilişki üçüncü ay sonunda saptanamadı (p=0,059). CRP değerleri ve değişimiyle yalnız NLO ve değişimi arasında anlamlı korelasyon bulundu (p<0,05). Sonuç: Bruselloz olgularında NLO ve RDW değerlerinin tedavi yanıtının izleminde yararlı olduğu sonucuna varılmıştır. Bu değerler otomatize tam kan sayımıyla, hızlı bir şekilde ve ek maliyet ve iş gücü gerekmeksizin ölçülebildiğinden avantaj taşımaktadırlar. Objectives: Brucellosis is a zoonotic infectious disease. C-reactive protein (CRP) is widely used in the diagnosis, treatment and follow-up of brucellosis. However, CRP is not a specific test. In this study, it is aimed to investigate the role of neutrophil to lymphocyte ratio (NLR), platelet to lymphocyte ratio and red cell distribution width (RDW) as inflammatory markers in brucellosis. Materials and Methods: In our study, ≥18 year old brucellosis patients followed between January 1st, 2017 and January 1st, 2019 were included. Patients’ data were obtained through hospital information systems. Initial and monthly consecutive values of neutrophil counts, lymphocyte counts, platelet counts, RDW and CRP levels were recorded. Results: One hundredand thirty-six patients were included in the study. 63.2% (n=86) of the cases were male. It was determined that Brucella spp. was cultured in 7.4% of the patients’ samples. The patients were given antibacterial treatment during the median period of 7 (6-40) weeks. Under treatment, CRP and NLR declined significantly (p<0.05). At the end of the first and second months, RDW declined significantly but the same association could not be detected at the end of the third month (p=0.059). It was found that only NLR was correlated with CRP levels and its declining trend (p<0.05). Conclusion: It is concluded that the values of NLR and RDW are useful to monitor treatment response in brucellosis patients. These values provide advantage since they can speedily be measured via automated complete blood count analyzer with no necessity for additional cost and human capital.Item type:Item, Çocuk yoğun bakımda i̇zlenen status epileptikuslu hastaların değerlendirilmesi; tek merkez deneyimimiz(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Havan, Merve; Aslan, MahmutAmaç: Status epileptikus (SE) çocukluk çağının en sık görülen nörolojik acillerindendir. Bu çalışmada çocuk yoğun bakım ünitemizde (ÇYBÜ) SE tanısıyla takip edilen hastaların klinik ve demografik özelliklerinin incelenmesi, tedavi protokolleri ve sonuçların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Üçüncü basamak olarak hizmet veren ÇYBÜ’de Ocak 2020-Eylül 2021 tarihleri arasında SE nedeni ile takip edilen 1 ay-18 yaş arası hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, yatış endikasyonları, SE etiyoloji ve tipleri, uygulanan tedavi, mortalite ve morbidite durumları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 72 hasta [29 (%40,3) kız, 43 (%59,7) erkek] alındı. Hastaların yaş ortalaması 11,78±12,87 ay idi. Otuz üç (%45,8) hasta SE, 32 (%44,4) hasta refrakter SE (RSE), 7 (%9,7) hasta ise süper RSE (SRSE) ile takip edildi. En fazla hasta sayısı 1-5 yaş grubunda idi ve en sık SE etiyolojisi kronik statik santral sinir sistemi bozukluğu zemininde gelişen SE idi. Çalışmada 40 (%55,56) hastaya midazolam infüzyonu, sekiz (%11,11) hastaya ketamin infüzyonu, yedi (%9,7) hastaya tiopental infüzyonu, dört (%5) hastaya ketamin ve propofol infüzyonu, iki (%2,7) hastaya da valproik asid infüzyonu verildi. Tüm hastaların konvulziyonu kontrol altına alındı. Çalışmada yedi hasta (%9,7) kaybedildi. Bu hastaların ölüm sebebi SE’den bağımsız olarak altta yatan hastalıklarıydı. Sonuç: SE’nin zamanında tanınması ve uygun medikasyonun zamanında yapılması kritik hasta çocuk takibinde önemlidir. RSE ve SRSE ile takip edilen hastaların altta yatan süreğen hastalıkları, prognoz ve mortaliteye etki etmektedir. Objectives: Status epilepticus (SE) is one of the most common neurologic emergencies in children. The aim of this study was to investigate the clinical and demographic characteristics, treatment protocols, and outcomes of patients in our pediatric intensive care unit (PICU). Materials and Methods: Patients aged 1 month to 18 years, who were treated in the PICU with a diagnosis of SE between January 2020 and September 2021, were retrospectively evaluated. Demographics, indications for hospitalization, etiology, and types of SE, treatment modalities, mortality, and morbidity were recorded. Results: Seventy two patients [29 (40.3%) female, 43 (59.7%) male] were enrolled in the study. The mean age of the patients was 11.78±12.87 months. Thirty-three (45.8%) patients were followed up with SE, 32 (44.4%) patients with refractory SE (RSE), and 7 (9.7%) patients with super RSE (SRSE). Most of the patients were in the age group of 1-5 years, and the most common etiology was remote symptomatic SE. Midazolam infusion was given to 40 (55.56%) patients, ketamine infusion to eight (11.11%) patients, thiopental infusion to seven (9.7%) patients, ketamine and propofol infusion to four (5%) patients, and valproic acid infusion to two (2.7%) patients. Seven patients (9.7%) died during the study, and the cause of death was due to their underlying diseases, independent of SE. Conclusion: Timely recognition of SE and timely administration of appropriate medications are important in the follow-up of critically ill children. Chronic underlying diseases of patients followed up with RSE and SRSE affect prognosis and mortality.Item type:Item, Ameliyathane çalışanlarında radyasyon maruziyeti ve tiroid kanser gelişimi(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Ersöz, Şiyar; Konuk, Yasemin; Okudur, Nazmi Onur; Genç, VolkanAmaç: Radyasyon maruziyeti, tiroid kanserlerinin bilinen önemli risk faktörlerinden biridir. Radyasyon maruziyeti olan bireylerde en sık görülen kanser tipi papiller tiroid kanseridir. Papiller tiroid kanserlerinin oluşumu için en az 5-10 yıllık ve her yıl için ortalama 20 miliSievert maruziyet gerekmekle birlikte kanser maruziyetten yıllar sonra ortaya çıkabilir. Gereç ve Yöntem: Ameliyathanede intraoperatif olarak yapılan radyolojik tetkikler (floroskopi, navigasyon vb.) sağlık personelleri üzerinde yoğun radyasyon maruziyeti yaratmaktadır. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi ameliyathanesinde çalışmakta olan rastgele seçilmiş ve ameliyathane şartlarında radyasyon maruziyeti yaşadığı öngörülen 58 sağlık personeline tiroid nodülü ve malignite kontrolü amaçlı tiroid ultrasonografisi, ultrasonografi konusunda deneyimli bir endokrin cerrah tarafından yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların 28 tanesinde ultrasonografik görüntüleme normaldir. Kalan 30 katılımcının 3 tanesinde tiroidit ile uyumlu görünüm saptanmıştır. On beş katılımcıda <5 mm boyutlarda nodül saptanmış olup 6 ay ara ile klinik ve radyolojik takip programına alınmıştır. Ultrasonografik olarak nodül saptanan 12 katılımcının 5 tanesinde >1 cm, 7 tanesinde 5-10 mm boyutlarında nodül görülmüştür. Amerikan Tiroid Derneği (ATA) sınıflama kriterlerine göre ultrasonografik olarak yüksek şüpheli 5 ve orta şüpheli 2 nodüle ince iğne aspirasyon biyopsisi yine aynı cerrah tarafından onsite sitolojik değerlendirme eşliğinde yapılmıştır. Sitoloji sonuçları 3’ünde Bethesda Tip 6, 1’inde Bethesda Tip 5, ve 1’inde Bethesda Tip 3 ve 2’sinde de Bethesda Tip 1 olarak raporlanmıştır. Sonuç: Ameliyathane çalışanları, çalışma koşulları göz önüne alındığında genel topluma ve diğer sağlık çalışanlarında göre daha fazla radyasyon maruziyeti yaşamaktadır. Genel toplumda tiroid nodüllerinde malignite saptanma oranı %5 iken, çalışmamızda sağlık çalışanlarında saptadığımız ve ATA kılavuzu eşliğinde değerlendirdiğimiz 27 nodülden 4’ünde kanser saptanmış olup (%14,8) bu oran genel toplumun yaklaşık 3 katıdır. Kümülatif maruziyet sonrasında yıllar içerisinde tiroid nodülü ve kanseri gelişebileceği göz önüne alındığında her ne kadar tiroid kanseri için bir tarama programı olmasa da radyasyon maruziyetinin yüksek olduğu alanlarda çalışanlarda ultrasonografi ile tiroid kanseri taraması yapılması gerektiğine inanmaktayız. Objectives: Radiation exposure is one of the important known risk factors for thyroid cancers. The most common type of cancer in individuals exposed to radiation is papillary thyroid cancer. Papillary thyroid cancer requires an exposure of at least 5-10 years and an average of 20 miliSievert per year. Materials and Methods: Radiological examinations performed in the operating room create intense radiation exposure on healthcare personnel. Fifty-eight health personnel randomly selected working in the Ankara University Faculty of Medicine operating room and who were predicted to have radiation exposure, were given thyroid ultrasonography for thyroid nodule and malignancy control. Results: Ultrasonographic imaging was normal in 28 of the participants. In 3 of the remaining 30 participants, thyroiditis was detected. Nodules of <5 mm in size were detected in 15 participants, and they were included in the follow-up program at 6-month intervals. Nodules measuring >1 cm were observed in 5 of 12 participants, and nodules measuring 5-10 mm were observed in 7 of 12 participants. According to American Thyroid Association (ATA) classification criteria, fine needle aspiration biopsy of 5 highly suspicious and 2 moderately suspicious nodules was performed by the same surgeon, accompanied by onsite cytological evaluation. Cytology results were reported as Bethesda Type 6 in 3, Type 5 in 1, Type 3 in 1 and Type 1 in 2 cases. Conclusion: Considering the working conditions, operating room workers experience more radiation exposure than the general population and the other healthcare workers. While the rate of detection of malignancy in thyroid nodules in the general population is 5%, cancer was detected in 4 (14.8%) out of 27 healthcare workers, which are evaluated according to ATA classification, in our study, which is approximately 3 times the rate of the general population. Considering that thyroid nodules and cancer may develop over the years after cumulative exposure, we believe that although there is no screening program for thyroid cancer, it is necessary to screen for thyroid cancer with ultrasonography in those working in areas with high radiation exposure.Item type:Item, Serum chitotriosidase activity in bronchopulmonary dysplasia: a cross-sectional study(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Eminoğlu, Fatma Tuba; Keleştemur, Elif; Doğan, Özlem; Köse, Engin; Haskoloğlu, Zehra Şule; Çobanoğlu, NazanAmaç: Serum kitotriozidaz (CHIT1), hava yolu ve akciğer hastalıkları dahil olmak üzere enflamatuvar hastalıklarda kullanılan yeni bir biyobelirteçtir. Bugüne kadar, bronkopulmoner displazi (BPD) hastalarında enflamasyonu belirlemek için serum CHIT1 aktivitesini değerlendiren bir çalışma yoktur. Bu çalışmanın amacı, serum CHIT1 aktivitesinin BPD hastalarında enflamasyonu belirlemede yararlı bir belirteç olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışmada, BPD’li hastalarda (n=21) ve sağlıklı kontrollerde (n=19) demografik veriler ve serum CHIT1 aktivitesi karşılaştırıldı. Tedaviye göre BPD hastaları inhale steroid tedavisi almayan (n=13) ve inhale steroid tedavisi alan (n=8) olmak üzere iki gruba ayrıldı ve yukarıda belirtilen tüm veriler bu iki grup arasında da karşılaştırıldı. Bulgular: Laboratuvar parametrelerinin karşılaştırılmasında, sağlıklı grup ile BPD grubu arasında C-reaktif protein (CRP), albümin ve CRP/albümin oranı (CAO) açısından anlamlı fark bulunmadı. BPD grubunda [16,4±13,0 nmol/mL/h] sağlıklı gruba [12,1±8,3 nmol/mL/h] göre daha yüksek CHIT1 aktivitesi saptanırken, bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,456). Öte yandan, inhale steroid içermeyen BPD hastalarında CHIT1 aktivitesi inhale steroid tedavisi alanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,025). Tüm çalışma popülasyonunda yaş ile serum CHIT1 (r=0,26, p=0,025) arasında pozitif bir korelasyon vardı. Öte yandan laboratuvar parametrelerinin korelasyon analizinde tüm çalışma popülasyonunda CHIT1 düzeyi ile CRP, albümin ve CAO arasında anlamlı bir ilişki yoktu. Sonuç: Bu çalışma, inhale steroid tedavisinin BPD’de serum CHIT1 aktivitesini azaltabileceğine dair bazı kanıtlar sağlasa da, daha fazla hasta içeren ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Objectives: Serum chitotriosidase (CHIT1) is a novel and promising biomarker of inflammatory diseases including airway and lung diseases. To date, there are no studies regarding serum CHIT1 activity in bronchopulmonary dysplasia (BPD) patients for determining inflammation. The aim of this study was to investigate whether serum CHIT1 activity is a useful marker for determining inflammation in BPD patients. Materials and Methods: In this cross-sectional study, demographic data and serum CHIT1 activity in patients with BPD (n=21) and in healthy controls (n=19) were compared. According to therapy, BPD patients were divided into two groups: inhaled steroid-free (n=13) and inhaled steroidpositive (n=8), and all the aforementioned data were compared between these two groups also. Results: In the comparison of laboratory parameters, no significant differences were in C-reactive protein (CRP), albumin and CRP/albumin ratio (CAR) between healthy group and BPD group. While higher CHIT1 activity was detected in BPD group [16.4±13.0 nmol/mL/h] compared to healthy group [12.1±8.3 nmol/mL/h], this difference was not statistically significant. (p=0.456). On the other hand, CHIT1 activity was significantly higher in inhaled steroid-free BPD patients (p=0.025) than inhaled steroid-positive ones. There was a positive correlation between ages and serum CHIT1 (r=0.26, p=0.025) in all subjects. On the other hand, in the correlation analysis of laboratory parameters, there was no correlation between CHIT1 level and CRP, albumin and CAR in all subjects. Conclusion: Although this study provided some evidence that inhaled steroid treatment might decrease serum CHIT1 activity in BPD, further studies with more patients are necessary.
