Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz

Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:

  • Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
  • Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
  • Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar

Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.

Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:

  • Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
  • Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
  • Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
  • Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.
  • ve daha binlerce kaynak; açık, ücretsiz, bir tık yakınızda...
  • Communities in DSpace

    Select a community to browse its collections.

    Now showing 1 - 5 of 8

    Recent Submissions

    • Item type:Item,
      Covıd-19 pandemisinin e-ticaretin değişimi üzerindeki etkisi
      (Ankara Üniversitesi, 2026) Ercan, Sadberg Akarsu
      Covid-19 ile birlikte dünya çapında yaşanan dijitalleşme ve dönüşüm, ekonomik ve sosyal yapılar üzerinde köklü ve hızlı değişiklikler yaşanmasına sebep olmuştur (Alkan ve Bayhan 24(2): 170-185, 2023). 30.530 kişi üzerinde gerçekleştirilmiş olan geniş ölçekli analiz çalışması, bu süreçle birlikte e-ticaret kullanımının sadece teknolojik ve ekonomik imkanlarla değil; jenerasyon farkı, eğitim düzeyi ve bölgesel gelişmişlik gibi sosyodemografik etkenlerden de etkilendiğini ortaya çıkarmıştır. Elde edilen bulgular yaşanan dijital dönüşümün sadece tüketici davranışlarıyla alakalı olmadığını, şirketlerin kuruluşları ve kültürleri ile lojistik anlayışı ve stratejik yönetim anlayışlarını da etkilediğini göstermektedir. Örneğin İstanbul, Batı Marmara, Doğu Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinde e-ticaret kullanım oranı yüksek seyrederken, Kuzeydoğu Anadolu ve Ortadoğu Anadolu’da oran düşük seviyelerdedir (Alkan ve Bayhan 24(2): 170-185, 2023). Z, Y ve X kuşaklarında kadınların; Baby Boomer kuşağında ise erkeklerin e-ticareti kullanım oranının daha yüksek olduğuna ulaşılmıştır. Bu veriler dijitalleşmeye uyum politikalarının gelir düzeyi, eğitin seviyesi, jenerasyon ve cinsiyet farklılıklarının da gözetilerek düzenlenmesi gerektiğini ortaya koymuştur. E-ticaret sadece ekonomik rekabet avantajı sağlamaz, kurumsal yönetim ilkeleri açısından da stratejik bir önem taşır. Dijitalleşme alışılagelmiş düzenden farklı olarak veri analitiği, tüketici davranışlarının anlık izlenebilmesi ve tedarik zinciri süreçlerinin optimize edilebilmesi gibi yeni iş modelleri ortaya çıkarmıştır ve işletmelerin sürdürülebilir rekabet gücü elde edebilmeleri için yalnızca ekonomik performanslarını değil, aynı zamanda etik, şeffaf ve sorumlu yönetim yaklaşımlarını da dijital platformlara entegre etmeleri gerektiğini ortaya koymaktadır (Gedik 12(1), 184 – 198, 2021) Bütün bunlardan yola çıkılarak işletmeler sadece teknik altyapı geliştirmek değil, dijital dönüşüm ve yönetişim kültürleri üzerine de yansımış olan etkileri geniş bir perspektiften bakarak anlamalıdır. Dijital platformlar üzerinden yürütülen faaliyetlerde bilgiye erişim, paydaş haklarının korunması, denetim mekanizmalarının işleyişi ve yönetsel karar alma süreçlerinde şeffaflığın sağlanması gibi kurumsal yönetim ilkelerinin elektronik ortama uyarlanması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır ve rekabet avantajı da bu etik anlayışla sağlanabileceğini ortaya koymaktadır. Bu çalışma, söz konusu dönüşüm sürecini yalnızca teknolojik bir gelişme olarak değil, kurumsal yönetim ilkeleri ve paydaş ilişkileri bağlamında stratejik bir yeniden yapılanma alanı olarak ele almaktadır ve Türkiye’de pandemi sonrası değişen ticaret dinamiklerinin işletmelerin yönetişim yapıları üzerindeki etkileri incelenmekte; dijitalleşmenin oluşturduğu fırsat ve risklerin kurumsal yönetim çerçevesinde nasıl ele alınması gerektiği literatür destekli olarak tartışmaktadır.
    • Item type:Item,
      Theokritos’tan Nemesianus’a pastoral türün değişimi
      (Ankara Üniversitesi, 2026) Acar, Ebru
      Bu tez, pastoral şiir türünün MÖ üçüncü yüzyıldan MS üçüncü yüzyıla uzanan beş yüzyıllık değişimin dört şar aracılığıyla incelemiştir: Theokritos, Vergilius, Calpurnius Siculus ve Nemesianus. Tezin merkez argümanı şudur: Pastoral türün bu denli uzun bir zaman aralığında canlılığını korumasını mümkün kılan şey, köklü geleneksel ögelerin her dönemde hem kullanılması hem de dönemin siyasi, şiirsel ve metinlerarası koşullarına göre değiştirilmesidir. Theokritos pastoral türü için temel sözcükler ve temel ögeler oluşturmuştur: amoebean şarkı yarışması, pastoral ağıt, aşk acısı, locus amoenus ve şair-çoban kimliği özdeşleşmesi. Bu ögelerin tümü pharmakon paradoksunu barındırır: şarkı söylemek hem rekabet hem teselli, pastoral ağıt hem yas hem yasla başa çıkma aracıdır. Theokritos ’un kurduğu pastoral mesafe - İskenderiye sarayıyla hem ayrışma hem dolaylı iletişim - türün siyasi boyutunu başından itibaren belirlemiştir. Vergilius, iç savaşlar ve araz müsaderelerinin gölgesinde yazdığı Eclogaeda bu mesafeyi ortadan kaldırmak zorunda kalmış; pastoral söylem siyasi koşulların doğrudan şekillendirdiği dizelere dönüştürmüştür. Bununla birlikte Vergilius Theokritos geleneğine bağlı kalarak pastoral ögeler bilinçli bir yapısal muğlaklıkla yenden işlenmiştir. Calpurnius Siculus, Nero döneminin iyimser atmosferinde bu muğlaklığı açık bir methiyeye dönüştürmüş; Altın Çağ söylemin belirli bir yöneticiyle özdeşleştirmiştir. Öte yandan Calpurnius’un özgün katkısı, kentsel ortamı pastoral dizelere taşıyarak türün mekânsal sınırlarını genişletmesidir. Nemesianus se geç dönemin siyasi belirsizliğinde pastoral söylem her türlü siyasi içerikten arındırmış ve böylece türün kendi içinde yeterli bir şiirsel alan olarak var olabileceğin kanıtlamıştır. 'Discimus hinc silvestria carmina iungi' dizesiyle Nemesianus pastoral geleneğin nasıl öğretileceğin ve aktarılacağını şiirin içinden dile getirmiş; pastoral türü salt söylenen değil, öğretilen bir şiir biçimine dönüştürmüştür. Sonuç olarak bu tezde, pastoral türün değişim sürecinin tesadüfî olmadığı; dönemin siyasi koşullarıyla ilişkili olarak, şairin de kendi şiirsel gücünü geleneksel ögelere bağlı kalarak kullanmasıyla oluşan bilinçli bir değişim olduğu ortaya konmuştur.
    • Item type:Item,
      İntratorasik yerleşimli schwannoma patolojik tanılı hastaların analizi, tek merkez deneyimi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Yenigün, Bülent Mustafa
      Amaç: Nörilemmoma schwan hücrelerinden köken alan, nörojenik tümörler içerisinde en sık görülen alt gruptur. Sıklıkla 3.-5. dekadlarda saptanır. Genellikle posterior mediyasten yerleşimlidir. Cerrahi olarak rezeke edildiğinde nüks görülme oranları çok düşüktür. Bu çalışmada kliniğimizde rezeke edilen bu tip tümörlerin analizi yapılıp, literatür eşliğinde değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı’nda Ocak 2008 - Ocak 2018 tarihleri arasında rezeke edilen schwannoma tanısı alan 25 hasta retrospektif olarak incelendi. Preoperatif tüm hastalar toraks bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildi. Spinal kanala invazyon şüphesi olma durumunda magnetik rezonans görüntüleme sistemi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan tüm hastaların 14’ü (%56) erkek, 11’i (%44) kadın idi. Yaş ortalaması: 47±12,6 (31-66) idi. Hastaların genelinde baskın semptom sırt ağrısı idi. Lezyonların sıklıkla paravertebral sulkusta yerleşim gösterdiği saptandı. Schwannoma kitlelerinin %56’sı sağ, %44’ü sol hemitoraksta izlendi. Rezeksiyon için 18 hastaya kas koruyucu torakotomi, altı hastaya video yardımlı torakoskopik cerrahi, bir hastaya medyan sternotomi prosedürü uygulandı. Sonuç: Nöral hücrelerden köken alan nörojenik tümörlerin en sık görülen tipi Schwan hücrelerinden köken alan nörilemmoma’lardır. Genellikle posterior mediyasten yerleşimlidir. Oran olarak %40-60 arası asemptomatik seyrederler. Bizim hastalarımızda semptomlu hastaların oranı daha yüksekti. Schwannomalarda rezeksiyon uygulanan hastalarda nüks olma ihtimali çok düşüktür. Objectives: The origin of neurilemmoma is Schwann cells and it is the most frequent subgroup of neurogenic tumors. It is often detected in the 3rd-5th decades. The region is located in the posterior mediastinum. Recurrence rates are very low when surgically resected. In this study, this type of tumor resected in our clinic was analyzed and evaluated with the literature. Materials and Methods: Twenty-five patients diagnosed with Schwannoma resected between January 2008 and January 2018 in Ankara University Faculty of Medicine, Department of Thoracic Surgery were retrospectively reviewed. All preoperative patients were evaluated by thoracic computed tomography. In case of suspicion of invasion into the spinal canal, magnetic resonance imaging was used. Results: Of all the patients included in the study, 14 (56%) were male and 11 (44%) were female. The mean age was 47±12.6 (31-66) years. The main symptom in the patients was back pain. It was determined that the lesions were frequently located in the paravertebral sulcus. 56% of Schwannoma masses were observed in the right and 44% in the left hemithorax. For resection, 18 patients underwent muscle sparing thoracotomy, six patients underwent video-assisted thoracoscopic surgery, and one patient underwent a median sternotomy procedure. Conclusion: The most common type of neurogenic tumors originating from neural cells is neurilemmomas originating from Schwann cells. It is generally located in the posterior mediastinum. They are asymptomatic between the rates of 40% and 60%. In our patients, the rate of symptomatic patients was higher. Recurrence is very low in patients undergoing resection in Schwannoma.
    • Item type:Item,
      Hepatosteatoz tanısı ile çocuk gastroenteroloji kliniğinde değerlendirilen obez hastalarda gastrointestinal ve hepatolojik sorunların değerlendirilmesi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Selbuz, Suna
      Amaç: Obezitenin doğrudan neden olduğu alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) veya reflü özofajiti ve safra kesesi taşları gibi önemli bir risk faktörü olduğu birçok gastrointestinal (GI) ve hepatolojik hastalık vardır. Bu çalışmada; çocuk gastroenteroloji kliniğine başvuran, obezite ve hepatosteatozu olan çocuk hastalarda GI hastalıkların sıklığının araştırılması ve hepatosteatoz ve/veya transaminaz yüksekliği olan hastalarda kronik karaciğer hastalığı etiyolojisine yönelik yapılan tanısal tetkiklerin verimliliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma; Ocak - Aralık 2018 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji Polikliniği’nde, obezite [vücut kitle indeksi (VKİ) ≥%95] ve hepatosteatoz tanılarıyla değerlendirilen 201 çocuk hastaya ait tıbbi verilerin geriye yönelik olarak taranmasıyla gerçekleştirilen bir çalışmadır. Bulgular: Yaş ortalaması 12,9±3,4 yıl olan 201 [%55,2’si (n=111) erkek] hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların VKİ ortalaması 29,8, VKİ standart sapma skoru 2,69’du. Hastaların 23’ünün (%11,4) gastro özofajial reflü hastalığı, 23’ünün (%11,4) kabızlık, 13’ünün (%6,5) fonksiyonel karın ağrısı ve/veya huzursuz bağırsak sendromu ve 13’ünün (%6,5) ise gastrit ile uyumlu yakınmaları vardı. Hepatosteatozu ve transaminaz yüksekliği olan hastalardan birine otoimmün hepatit bir diğerine de alfa-1 antitripsin eksikliği tanısı koyuldu. Sonuç: Sonuç olarak dünyada ve ülkemizde giderek artan sıklıkta görülen obezite ve obeziteye bağlı morbiditeler çocukluk yaş grubundan itibaren önemli bir sağlık sorunudur. Obez hastalarda GI hastalıklar oldukça sık görülmektedir. Obez hastaların takiplerinde tedavi edilebilir diğer karaciğer hastalıkları nedenleri de değerlendirilmelidir. Bu hastalarda multidisipliner obezite yönetimi açısından çocuk gastroenteroloji takibi mutlaka gerekmektedir. Objectives: There are many gastrointestinal (GI) and hepatic diseases for which obesity is the direct cause (eg, nonalcoholic fatty liver disease) or is a significant risk factor, such as reflux esophagitis and gallstones. In our study; we aimed to investigate the incidence of GI diseases in pediatric patients with obesity and hepatosteatosis and to evaluate the efficacy of diagnostic investigations for etiology in patients with hepatosteatosis and/or elevated transaminases. Materials and Methods: This study was retrospectively conducted in 201 pediatric patients who were diagnosed with obesity [body mass index (BMI) ≥95%] and hepatosteatosis between January and December 2018. Results: A total of 201 [55.2% (n=111) male] patients with a mean age of 12.9±3.4 years were included in the study. The mean BMI of the patients was 29.8 and the BMI standard deviation score was 2.69. Twenty-three (11.4%) of the patients had gastro esophageal reflux disease, 23 (11.4%) had constipation and 13 (6.5%) had functional abdominal pain and/or irritable bowel syndrome and 13 (6.5%) had symptoms compatible with gastritis. One of the patients with hepatosteatosis and elevated transaminases was diagnosed with autoimmune hepatitis and the other was diagnosed with alpha-1 antitrypsin deficiency. Conclusion: Consequently, obesity and obesity-related morbidities, which are increasing in the world and in our country, are an important health problem since childhood. GI diseases are quite common in obese patients. Other treatable causes of liver diseases should be evaluated in the followup of obese patients. In these patients, pediatric gastroenterology follow-up is absolutely necessary for multidisciplinary obesity management.
    • Item type:Item,
      Increased galectin-3 levels predicts ventricular arrhythmic events following st-elevation myocardial i̇nfarction
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Bolat, İsmail; Pusuroğlu, Hamdi
      Objectives: We aimed to determine the association between Galectin-3 (Gal-3) levels and microvolt T-wave alternans (MTWA) and frequent premature ventricular complexes (PVCs) in single-vessel patients with left ventricular ejection fraction (EF) (LVEF) >35%, who presented with STelevated myocardial infarction (MI) (STEMI) and were treated with primary percutane-ous coronary intervention (pPCI). Materials and Methods: A total of 81 patients were included in this cross-sectional study. Blood samples for Gal-3 levels were obtained from all patients at the time of admission. The patients were separated into low and high Gal-3 (≤ and >1.93 ng/dL, respectively) groups. Low-Gal-3 and high-Gal-3 groups were compared with respect to both MTWA and PVC positivity and their association with Gal-3 levels were examined. Results: When compared to the low-Gal-3 group, left atrial volume (LAV) was higher in the high-Gal-3 patients (55.7±18.0 vs 40.6±13.7 mL, p<0.001). Multivariate analyses revealed that age, LAV and Gal-3 levels were significant independent predictors of PVC positivity (p=0.005, p=0.04, p=0.002, respectively); and Gal-3 was a significant independent predictor of MTWA positivity (p=0.002). Conclusion: Gal-3 was associated with PVC and MTWA positivity, and was a predictor of arrhythmic events in single-vessel STEMI patients with LVEF >35%. Amaç: Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (EF) (LVEF) >%35 ve tek damar tıkanıklığı olan ve primer perkütan koroner girişim (pPCI) ile tedavi edilen ST segment elevasyonlu miyokart enfarktüsü (MI) (STEMI) hastalarında, Galektin-3 (Gal-3) düzeyleri ile mikrovolt T dalga alternans (MTWA) ve sık prematüre ventriküler kompleksler (PVC) arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya toplam 81 hasta dahil edildi. Başvuru anında tüm has talardan Gal-3 düzeyleri için kan örnekleri alındı. Hastalar düşük ve yüksek Gal-3 (sırasıyla ≤ ve > 1,93 ng/dL) gruplarına ayrıldı. Düşük Gal-3 ve yüksek Gal-3 grupları hem MTWA hem de PVC pozitifliği açısından karşılaştırılmış ve Gal-3 düzeyleri ile ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Düşük Gal-3 grubu ile karşılaştırıldığında, yüksek Gal-3 hastalarında sol atriyal hacim (LAV) daha yüksekti (55,7±18,0’a karşı 40,6±13,7 mL, p<0,001). Çok değişkenli analizler yaş, LAV ve Gal-3 düzeylerinin PVC pozitifliğinin anlamlı bağımsız prediktörleri olduğunu (sırasıyla p=0,005, p=0,04, p=0,002); ve Gal-3’ün, MTWA pozitifliğinin anlamlı bir bağımsız prediktörü olduğunu gösterdi (p=0,002). Sonuç: Gal-3, PVC ve MTWA pozitifliği ile ilişkiliydi ve LVEF >%35 olan tek damarlı STE-MI hastalarında aritmik olayların bir prediktörü idi.