Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz
Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:
- Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
- Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
- Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar
Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.
Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:
- Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
- Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
- Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
- Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.

Recent Submissions
Item type:Item, Endoskopik olarak konan gastrit tanısının güvenilirliğinin değerlendirilmesi(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Dere, Özcan; Kayılıoğlu, Selami IlgazAmaç: Bu çalışma gastroskopi yapılmış hastalarda endoskopik olarak gastrit tanısının geçerliliğinin değerlendirilmesi ve geniş çaplı bir popülasyon çalışması öncesi mevcut durumun daha iyi ortaya konması ve için planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Cerrahi endoskopi ünitesine dispeptik yakınmalar nedeniyle yönlendirilmiş hastaların dosyaları çalışmaya dahil edildi. Tüm hasta dosyaları hastaların demografik bilgileri, bilinen hastalıkları, başta gastroskopi olmak üzere mideye yönelik yapılan tetkikleri ortaya konmak üzere analiz edildi. Elde edilen veriler üzerinden endoskopik ve patolojik olarak hastalara konan tanılar değerlendirilerek tanımlayıcı istatistik çalışmaları yapıldı. Bulgular: Toplam 90 hastanın dosyası dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 50,21±16,26 olarak tespit edildi. 1. grup endoskopik olarak “Antral gastrit” tanısı alan hastalar, 2. grup endoskopik olarak antrumda gastrit bulgusuna rastlanmayan hastalardan oluşturuldu. Gruplarda yer alan hasta sayıları sırasıyla 72 ve 18 olarak izlendi. Patolojik olarak farklı derecelerde kronik gastrit izlenen hastaların toplam sayısı 83’tü (%92,2). Endoskopik tanının patolojik tanıyla korelasyonu incelendiğinde iki test arasında anlamlı tutarlılık olduğu görüldü (κ=0,392; p<0,001). Helicobacter pylori enfeksiyonu ile endoskopik olarak antral gastrit tanısı konması arasında anlamlı ilişki olduğu görüldü (p=0,003). Sonuç: Çalışmamızda dispepsi nedeniyle endoskopi yapılan hastaların %80’inde kronik gastrit tanısının endoskopik olarak, %92’sinde ise patolojik olarak tespit edildiğini ortaya koyduk. İşlevsel dispepsi oranlarının düşük olmasının altında yatan nedenlerin araştırılması gerekli görünmektedir. Gastroskopik bulguların patolojik gastrit tanısıyla anlamlı şekilde ilişkili oluduğu görüldü. Ancak bu ilişkinin hafif şiddetli gastritlerde fazlasıyla zayıfladığı anlaşılmıştır. Objectives: This study was planned for evaluating the reliability of endoscopic examination findings in patients with dyspepsia. It can also be considered as a pilot study for broader, population studies. Materials and Methods: All files of the patients who underwent upper gastrointestinal endoscopy because of dyspeptic symptoms were included in the study. All files were analysed to acquire data including, demographics, history of the patients, comorbidities, and findings of all medical tests, especially endoscopic findings. Endoscopic and histopathological diagnoses were evaluated with descriptive and comparative statistics. Results: A total of 90 patient files were included. Mean age of the patients was 50.21±16.26. Group 1 included all patients who were diagnosed endoscopically as “Antral gastritis”, whereas group 2 consisted of the patients with no findings of any gastritis. Group 1 was formed of 72 patients whereas group 2 had 18 patients. Total number of patients with histopathologically diagnosed chronic gastritis was 83 (92.2%). Correlation between endoscopic and histopathological examination of the stomach was found significant (κ=0.392; p<0.001). Endoscopic diagnosis of antral gastritis was also related with Helicobacter pylori infection in patients (p=0.003). Conclusion: We found that in our sample, the gastritis detection rate with endoscopic and histopathological examination was 80% and 92%, respectively. It seems that the reasons behind the very low rates of functional dyspepsia should be investigated. Endoscopic mucosal findings are significantly related to histopathological diagnosis of chronic gastritis. However, it is also noted that these relations tends to fade when we exclude cases with mild inflammation.Item type:Item, Diyabetik ayak ülseri nedeniyle amputasyon yapılan hastaların patoloji materyalinde malignite görülme sıklığı ve hastaların uzun dönem sonuçları(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Çetinkaya, Ömer ArdaAmaç: Diyabetik hastalarda yaşam süresi boyunca %25’e varan oranlarda diyabetik ülser gelişim riski mevcuttur. Bu ülserlerin bir kısmı takipler sürecinde ampütasyon ile sonuçlanmaktadır. Ampute edilen ekstremite bölümü her zaman patolojik olarak değerlendirilmemektedir. Ancak bu materyallerde malignite ile karşılaşılabilmektedir. Bu çalışmada diyabetik ayak ülseri nedeni ile ampute edilen hastaların patoloji materyalleri değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Diyabetik ayak ülseri nedeniyle Ocak 2007 ile Temmuz 2019 tarihleri arasında ampütasyon yapılan 680 hasta ve 688 ampütasyon materyali değerlendirmeye alındı. Toplamda 171 hastadan 174 ampütasyon materyalinin patolojik incelemeye gönderildiği belirlendi. Bu hastaların demografik ve klinik özellikleri hastane bilgi yönetim platformu üzerinden retrospektif olarak incelendi. Bulgular: İncelenen 171 hastanın dördünde (%2,3) malignite tespit edildi. Bu hastaların ikisi kadın, ikisi erkek iken; yaş ortalaması 64,2±10,7 idi. Kronik ülserlerin yaşı bu dört hastada sırası ile 122, 245, 187 ve 158 aydı. Ülser, üç hastanın ayak parmağında lokalize iken; birinde topuk bölgesinde idi. Üç hastanın ampütasyon materyalinde yassı hücreli karsinom, bir hastanınkinde ise malign melanom tanısı ortaya konuldu. Tanı anında hiçbir hasta metastatik evrede değildi. Hastalar halen yaşamaktadır ve lokal nüks ve uzak metastaz saptanmadan ortalama 72±38 aydır medikal onkolojide takip edilmektedir. Sonuç: Diyabetik yara zemininde malign lezyon gelişimi nadir görülmekle birlikte, sıklıkla yassı hücreli karsinom, daha nadir olarak ise malign melanom ve bazal hücreli karsinom gelişebilmektedir. Bu nedenle diyabetik ülser nedeniyle ampütasyon yapılan tüm hastalarda ampütasyon materyalleri patolojiye gönderilmeli; hatta ampütasyon gerekmeyen diyabetik ülserlerde aşırı granülasyon mevcudiyetinde veya atipik görüntü ile karşılaşıldığında ülserden biyopsi alınarak malignite açısından takip edilmelidir. Objectives: Diabetic patients have a risk of developing diabetic ulcers up to 25% during their lifetime. Some of these diabetic foot ulcers result in amputation during the follow-up period. The amputated limb materials are not always referred for pathological evaluation. However, malignancy can be seen in these materials. In this study, pathology materials of patients who were amputated for diabetic foot ulcers were evaluated. Materials and Methods: Six hundred and eighty patients who underwent amputation and 688 amputation materials between January 2007 and July 2019 for diabetic foot ulcers were included in the study. From 171 out of 680 patients, 174 amputation materials were sent for pathological examination due to clinical suspicion. The demographic and clinical characteristics of these patients were analysed retrospectively through the hospital information management platform. Results: Malignancy was detected in four (2.3%) of 171 patients. Two of these patients were female and two were male. The mean age was 64.2±10.7 years. The age of chronic ulcers was 122, 245, 187, and 158 months in these patients, respectively. Ulcer was localized on the toe of three patients; one was localized in the heel region. Three patients had squamous cell carcinoma and one patient had malignant melanoma. No patient was in metastatic stage at the time of diagnosis. Patients are still alive and have been followed in medical oncology for a mean of 72±38 months without local recurrence and distant metastasis. Conclusion: Although the development of malignant lesions on the basis of diabetic wound is rare, squamous cell carcinoma, and more rarely, malignant melanoma and basal cell carcinoma may develop. Therefore, amputation materials should be sent to pathological evaluation in all patients who underwent amputation due to diabetic ulcer; even in the presence of excessive granulation or atypical appearance in diabetic ulcers without amputation, a biopsy of the ulcer should be performed and followed up for malignancy.Item type:Item, Does the reduction of the local anesthetic dose provide surgical anesthesia while avoiding maternal hypotension in obese pregnant women for c/s with single-shot spinal anesthesia?(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Güçlü, Çiğdem Yıldırım; Erkoç, Süheyla Karadağ; Meço, Başak Ceyda; Boytaş, Volkan; Yılmaz, Ali Abbas; Uysalel, Hanife AsumanObjectives: Anesthesia for pregnant patients requires attention because it affects two healthy people: the mother and the baby. Both general and regional anesthesia are options, although regional anesthesia is generally favored. Avoiding maternal hypotension is an important issue during regional anesthesia, and lowering the dose of local anesthetic is one method for this complication. This study was designed to assessment whether a low-dose regimen provides surgical anesthesia in obese pregnant patients while avoiding maternal hypotension. Materials and Methods: After informed consent was received from 130 patients, they were randomized to four groups according to their body mass index and received 10 mg hyperbaric bupivacaine or 7.5 mg hyperbaric bupivacaine+25 mcg fentanyl for spinal anesthesia. Hypotension after spinal anesthesia, need for additional anesthetic, technical difficulty with regional anesthesia, Bromage scale score, surgery time, and postoperative analgesic requirements were recorded. Complications and Apgar scores were also recorded. Results: General anesthesia was administered only to two patients in group II because of ineffective spinal anesthesia. The hemodynamic parameters did not differ among the groups. The analysis revealed no difference among groups in recovery from motor block (p=0.235), but the groups differed in the duration of postoperative analgesia (p=0.00). Conclusion: Reducing the local anesthetic dose for obese pregnant patients does not lead to significant differences in hypotension compared with spinal anesthesia in non-obese patients. Adding an opioid may also improve postoperative pain control. Even a low dose of local anesthetic with opioid can maintain surgical anesthesia for cesarean section in obese pregnant patients. Amaç: Gebe hastalarda anestezi, iki sağlıklı insanı (anne ve bebek) etkilediği için dikkat gerektirmektedir. Genellikle rejyonel anestezi tercih edilse de, genel ve rejyonel anestezi birer seçenekdir. Maternal hipotansiyonu önlemek anestezi sırasında önemlidir ve bu komplikasyonu önlemede lokal anestezik dozunu azaltmak bir yöntemdir. Bu çalışma, obez gebelerde düşük doz rejimin, maternal hipotansiyonu önlerken cerrahi anestezi sağlayıp sağlamadığını değerlendirmek için planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bilgilendirilmiş onam alınan 130 hasta, vücut kitle indekslerine göre dört gruba randomize edildi ve hastalara spinal anestezi için 10 mg hiperbarik bupivakain veya 7,5 mg hiperbarik bupivakain+25 mcg fentanil uygulandı. Spinal anesteziden sonra hipotansiyon, ek anestezik ihtiyacı, rejyonel anestezideki teknik zorluk, Bromage skala skoru, cerrahi süre ve postoperatif analjezik gereksinimler kaydedildi. Komplikasyonlar ve Apgar skorları da kaydedildi. Bulgular: Genel anestezi, başarısız spinal anestezi nedeniyle sadece grup II’deki iki hastaya uygulandı. Hemodinamik parametreler gruplar arasında farklılık göstermedi. Motor bloğun düzelmesinde gruplar arasında fark olmadığı (p=0,235), ancak postoperatif analjezi süresinde farklılık olduğu görüldü (p=0,00). Sonuç: Obez gebelerde lokal anestezik dozunu azaltmak, obez olmayan hastalarda spinal anestezi ile karşılaştırıldığında hipotansiyonda anlamlı farklılıklara yol açmaz. Bir opioid eklemek, ameliyat sonrası ağrı kontrolünü iyileştirebilir. Düşük dozda lokal anestezik ile birlikte opioid uygulaması obez gebelerde sezaryen için cerrahi anestezi de sağlayabilir.Item type:Item, Geriatrik diyabetik hastalarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Bayrak, Muharrem; Çadırcı, KenanAmaç: Tip 2 Diabetes Mellitus ileri yaşla artan bir insidansa sahiptir. Geriatrik diyabetik hastaların yaşam kalitelerini birçok faktör etkilemektedir. Bu çalışma ile diyabetik hastalarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ve diyabetik komplikasyonlar, biyokimyasal parametreler ve sosyodemografik özelliklerin yaşam kalitesine olan etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İç Hastalıkları Kliniği’ne 1 Ocak 2018 ile 31 Aralık 2018 tarihleri arasında başvurmuş 65 yaş ve üstü 208 diyabetik hastanın, biyokimyasal parametreleri, sosyodemografik özellikleri ve klinik özellikleri, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalite Ölçeği (WHOQOL-BREF) yaşam kalite ölçeği kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmaya, %50’si (n=104) erkek ve %50’si (n=104) kadın toplam 208 olgu dahil edildi. Çalışmaya katılan olguların yaşları 65 ile 88 arasında değişmekte olup, ortalama 70,82±5,25 yaş olarak saptanmıştır. Olguların glikozile hemoglobin (HbA1C) ölçümleri 5,9 ile 14,5 arasında, ortalama 8,33±1,86 idi. Olguların WHOQOL-BREF (TR) Yaşam Kalite Ölçeği “Genel Sağlık Durumu” alt boyutundan aldıkları puanlar 2 ile 9, ortalama 5,52±1,75, “Fiziksel Sağlık” alt boyutundan aldıkları puanlar 7 ile 28, ortalama 16,63±4,52, “Psikolojik” alt boyutundan aldıkları puanlar 6 ile 26, ortalama 15,26±4,08, “Sosyal İlişkiler” alt boyutundan aldıkları puanlar 3 ile 13, ortalama 6,40±1,94, “Çevre” alt boyutundan aldıkları puanlar 9 ile 31 ortalama 19,55±4,58 ve ölçek toplamından aldıkları puanlar 34 ile 97, ortalama 63,56±15,23 saptanmıştır. Diyabetik komplikasyonu olan olguların WHOQOL-BREF (TR) Yaşam Kalitesi Ölçeği “Genel Sağlık Durumu”, “Fiziksel Sağlık”, “Psikolojik”, “Sosyal İlişkiler” ve “Çevre” alt boyutundan aldıkları puanlar, komplikasyon olmayan olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır (sırasıyla p=0,001; p=0,001; p=0,001; p=0,001; p=0,001; p<0,01). Sonuç: Geriatrik diyabetik hastalarda diyabetik komplikasyonlar, yaş, vücut kitle indeksi, eğitim düzeyi, medeni durum, diyabet süresi, tedavi şekli, ek sistemik hastalık, HbA1C, açlık ve tokluk şekeri, glomerüler filtrasyon hızı, düşük serum albümin düzeyi ve düşük hemoglobin düzeyleri yaşam kalitesini etkileyen faktörlerdir. Geriatrik diyabetik hastalarda etkin tedavi ve diyabetik komplikasyonlar için hastaların yakın takip ve kontrollerinin yapılmasının yaşam kalitesini artıracağını düşünmekteyiz. Objectives: Type 2 diabetes mellitus has an incidence that increases with age. Many factors affect the life qualities of geriatric diabetic patients. The aim of this study was to evaluate the quality of life in diabetic patients and to examine the effects of diabetic complications, biochemical parameters, and socio-demographic features on the quality of life. Materials and Methods: Biochemical parameters, socio-demographic features, and clinical characteristics of 208 diabetic patients at or above 65 years of age who were admitted to the Department of Internal Medicine of Erzurum Regional Research and Education Hospital between January 1st 2018 and December 31st 2018 were evaluated with the short version of the World Health Organization Quality of Life Scale (WHOQOL-BREF). Results: This study included 208 subjects; 50% (n=104) of them were male and 50% (n=104) were female. The ages of the cases included in this study were between 65 and 88, and the mean age was 70.82±5.25 years. The mean glycosylated hemoglobin (HbA1C) of the subjects was 8.33±1.86 (range: 5.9-14.5). The mean score of the cases from the General Health dimension of WHOQOL-BREF (TR) was 5.52±1.75 (range: 2-9), from Physical Health dimension was 16.63±4.52 (range: 7-28), from Psychological Health dimension was 15.26±4.08 (range: 6-26), from Social Relations dimension was 6.40±1.94 (range: 3-13), from environmental quality of life was 19.55±4.58 (range: 9-31), and from the total scale was 63.56±15.23 (range: 34-97). The mean scores of the subjects that have diabetic complications from general health, physical health, psychological health, social relations, and environmental quality of health were higher than cases without complications (p=0.001, p=0.001, p=0.001, p=0.001, p=0.001, respectively). Conclusion: In geriatric diabetic patients, diabetic complications, age, body mass index, level of education, marital status, duration of diabetes, treatment type, comorbid systemic illness, HbA1C, fasting and postprandial plasma glucose level, glomerular filtration rate, low serum albümin level, and low hemoglobin levels are the factors that affect the quality of life. We believe that effective treatment and close follow up of the patients with geriatric diabetes will increase the quality of life of geriatric diabetic patients.Item type:Item, Prematür akut koroner sendromlu hastalarda tam kan viskozitesinin tıkayıcı koroner arter hastalığı ile i̇lişkisi(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2019) Tak, Bahar Tekin; Ekizler, Firdevs Ayşenur; Çay, Serkan; Kafes, Habibe; Çetin, Elif Hande Özcan; Ülvan, Nedret; Özeke, Özcan; Özcan, Fırat; Topaloğlu, Serkan; Aras, DursunAmaç: Genç bireylerde Akut Koroner sendrom (AKS) nispeten nadir görülse de son yıllarda sıklığı giderek artmaktadır. Literatürde prematür AKS ve özellikle risk faktörleriyle ilgili veriler kısıtlıdır. Bu çalışmada, yeni tanı prematür AKS olan hastalarda tam kan viskozitesinin (WBV) önemi araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya toplam 713 hasta (469 erkek, ortalama yaş; 38,9±2,4 yıl) dahil edildi. Çalışma popülasyonu iki gruba ayrıldı. İlk grup yeni tanı prematür (≤45 yaş) AKS ile başvuran ve koroner arterlerinde kritik lezyonlar saptanan 357 hastadan oluşurken, kontrol grubu elektif koroner anjiyografi sonrası normal koroner arterler saptanan, yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 356 hastadan oluşmaktaydı. WBV, Simone formülüne göre hem yüksek kayma hızı hem de düşük kayma hızında hesaplandı ve diğer geleneksel risk faktörleriyle beraber iki grup arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Prematür AKS olan hastalarda, kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde artmış WBV değerleri saptandı. Tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, her iki kayma hızında ölçülen WBV değerleri, diğer geleneksel kardiyovasküler risk faktörlerine göre düzeltme yapıldıktan sonra bile bağımsız prediktör olarak saptandı. Sonuç: Sonuç olarak, artmış WBV değeri olan hastalar, kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, kritik lezyon saptanan prematür AKS varlığı için daha yüksek risk altındadır. Objectives: Acute Coronary syndrome (ACS) in young adults is relatively rare, but it is in an increasing trend in recent years. Few data on ACS in young adults are available in the literature, especially regarding risk factors. In the current study, the importance of whole blood viscosity (WBV) was evaluated in patients with newly diagnosed premature ACS. Materials and Methods: A total of 713 patients (469 male, mean age: 38.9±2.4 years) were included. The study population was divided into two groups. The first group included 357 patients who presented with newly diagnosed premature ACS (aged ≤45 years and were found to have critical lesions in their coronary arteries, while the control group consisted of 356 patients who were age and gender-matched controls and were found to have normal coronary arteries after elective coronary angiography. WBV was calculated according to the Simone’s formula at both high and low shear rates and compared between two groups with other traditional risk factors. Results: Patients with premature ACS were found to have significantly increased WBV values compared to controls. Univariate and multivariate logistic regression analysis revealed that the WBV at both shear rates was an independent predictor for the presence of critical CAD after adjusted for other traditional cardiovascular risk factors. Conclusion: Patients with increased WBV values were at greater risk for the presence of premature ACS with critical lesions compared with the control group.
