Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz
Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:
- Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
- Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
- Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar
Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.
Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:
- Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
- Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
- Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
- Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.

Recent Submissions
Item type:Item, Kan dolaşımı enfeksiyonlarında etken mikroorganizma ile akut faz reaktanları arasındaki i̇lişkinin i̇ncelenmesi(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Demirkıran, Burcu Çalışkan; Filiz, Mine; Köşger, Sümeyye; Yalçı, Aysun; Karacaer, Zehra; Artuk, Cumhur; Yağmurdur, Hatice; Coşar, Ahmet; Tekin, Kemal; Ağıllı, Mehmet; Avcı, İsmail YaşarAmaç: Kan dolaşımı enfeksiyonlarında erken tanı ve hedefe yönelik tedavi mortalite üzerinde belirleyici faktörlerdir. Kan kültürleri sonuçlanana kadar geçen zamanda uygun tedavinin kararında C-reaktif protein (CRP) ve prokalsitonin (PCT) katkı sağlayabilmektedir. Bu çalışmada kan kültüründe üreyen etkenlerin gram özelliklerine göre CRP ve PCT arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Haziran 2017-Aralık 2019 tarihleri arasında yoğun bakım ünitesinde kan dolaşımı enfeksiyonu tanısıyla takip edilen hastaların kan kültürü üremeleri ve kültür alımından 24 saat öncesi veya sonrasına ait CRP ve PCT değerleri retrospektif olarak incelendi. Etken mikroorganizmalar gram özelliklerine göre ayrılarak CRP ve PCT değerleri kıyaslandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 123 hastada 348 kan kültüründe etken mikroorganizma üremesi incelendi. Gram-negatif etkenlerde ortanca CRP 136 mg/L iken Gram-pozitif etkenlerde ortanca CRP 109,5 mg/L olarak saptandı (p=0,024). Yine Gram-negatif etkenlerde ortanca PCT 1,4 ng/mL iken Gram-pozitif etkenlerde 0,81 ng/mL olarak saptandı (p=0,041). Sonuç: Çalışmamızda Gram-negatif etkenlerin neden olduğu kan dolaşımı enfeksiyonlarında Gram-pozitif etkenlere kıyasla daha yüksek CRP ve PCT düzeyleri saptanmıştır. Kültür üremesi sonuçlanana kadar geçen zamanda enflamatuvar belirteçlerle etken mikroorganizmanın öngörülmesi ve uygun ampirik tedavinin başlanması düşünülebilir. Objectives: Early diagnosis and targeted therapy are the determinants of mortality in bloodstream infections. In the time until the blood cultures are finalized, C-reactive protein (CRP) and procalcitonin (PCT) can contribute to the decision of the appropriate treatment. In this study, it was aimed to evaluate the relationship between CRP and PCT according to gram characteristics of factors grown in blood culture. Materials and Methods: Blood culture results, CRP and PCT values of the patients who were followed up with the diagnosis of bloodstream infection in the intensive care unit between June 2017 and December 2019, 24 hours before or after the culture collection, were retrospectively analyzed. Causative microorganisms were separated according to their gram characteristics and their CRP and PCT values were compared. Results: Causative microorganisms in 348 blood cultures of 123 patients included in the study were examined. While the median CRP was 136 mg/L in Gram-negative agents, the median CRP was found as 109.5 mg/L in Gram-positive agents (p=0.024). While the median PCT was 1.4 ng/mL in Gram-negative agents, it was found to be 0.81 ng/mL in Gram-positive agents (p=0.041). Conclusion: Higher CRP and PCT levels were found in bloodstream infections caused by Gram-negative agents compared to Gram-positive agents in our study. Prediction of the causative microorganism with inflammatory markers and initiation of appropriate empirical treatment may be considered in the period until the culture results is completed.Item type:Item, The effect of initial mode of respiratory support on bronchopulmonary dysplasia in extremely low birth weight preterm infants(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Okulu, Emel; Erdeve, Ömer; Atasay, Begüm; Arsan, SaadetObjectives: Despite improvements in neonatal care and survival of preterm infants, the incidence of bronchopulmonary dysplasia (BPD) is not decreasing. The aim of this study was to evaluate the impact of initial mode of respiratory support on BPD in extremely low birth weight (ELBW) infants. Materials and Methods: ELBW infants admitted to neonatal intensive care unit were analyzed retrospectively between 2014 and 2017. The effects of initial respiratory support options and morbidities on BPD were evaluated between infants who developed BPD or not. Results: Total 101 infants were evaluated, and 68 were included. For those whose incidence of BPD was 46%, the mean gestational age and birth weight were 27.8±1.8 weeks and 814±118 g, respectively. Patients with BPD (n=31) had a lower mean gestational age and birth weight, higher rates of necrotizing enterocolitis and retinopathy of prematurity (p<0.001, p=0.012, p=0.024, and p=0.018, respectively). Requirement of surfactant and need for invasive respiratory support initially after birth were found to be major risk factors for BPD. The duration of invasive ventilation after birth was longer in patients with BPD (p=0.034). BPD or death occurred in 66 of 101 infants. Infants received non-invasive respiratory support after birth had a lower risk for BPD, and BPD or death. Conclusion: To prevent the development of BPD in ELBW infants, the respiratory support should be non-invasive after birth, and if the infant is intubated, duration of invasive respiratory support should be shortened for less than 3 days. Amaç: Yenidoğan bakımındaki gelişmelere ve prematüre bebeklerin sağkalım oranlarında artışa rağmen bronkopulmoner displazi (BPD) sıklığı azalmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, aşırı düşük doğum ağırlıklı (ADDA) bebeklerde solunum desteği başlangıç yönteminin BPD üzerine etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 2014-2017 yılları arasında yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatırılan ADDA bebekler geriye dönük olarak analiz edildi. BPD gelişen veya gelişmeyen bebeklerde başlangıç solunum desteği yöntemleri ve morbiditelerin BPD üzerine etkisi değerlendirildi. Bulgular: Değerlendirilen toplam 101 bebeğin 68’i dahil edildi. BPD sıklığı %46 olarak saptanan bebeklerin ortalama gebelik haftası 27,8±1,8 hafta ve doğum ağırlığı 814±118 g idi. BPD’li hastaların (n=31) gebelik haftası ve doğum ağırlığı daha düşük, nekrotizan enterokolit ve prematüre retinopati sıklığı daha yüksekti (sırasıyla p<0,001, p=0,012, p=0,024 ve p=0,018). Sürfaktan gereksinimi ve doğumdan sonra invaziv solunum desteği gereksiniminin BPD gelişimi için majör risk faktörleri olduğu saptandı. İnvaziv ventilasyon süresi BPD’li hastalarda daha uzundu (p=0,034). BPD veya ölüm, 101 bebeğin 66’sında gelişti. Yaşamın ilk gününde non-invaziv solunum desteği almanın BPD ve BPD veya ölüm riskini azalttığı saptandı. Sonuç: ADDA’lı bebeklerde BPD’yi önlemek için, doğum sonrası başlangıç solunum desteği non-invaziv olmalı ve eğer bebek entübe ise invaziv solunum desteği süresi 3 günden kısa olmalıdır.Item type:Item, Ankara üniversitesi tıp fakültesi i̇lk 3 dönem öğrencilerinde i̇nternet bağımlılığı, depresyon ve diğer i̇lişkili faktörler(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Çaynak, Hatice Berna Yurtışığı; Çöl, Meltem; Alıcılar, Halit EminAmaç: Bu çalışma Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin internet bağımlılığı durumlarını değerlendirmek, bu durumun depresyon ve diğer faktörlerle ilişkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma Mayıs - Haziran 2017 tarihleri arasında yürütülmüş, kesitsel tipte bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 1., 2. ve 3. sınıf öğrencileri oluşturmaktadır. Minimum örneklem hacmi 523 olarak hesaplanmıştır. Örneklem sınıflara göre tabakalı rastgele olarak seçilmiş ve her sınıfın %60’ı olacak şekilde toplam 796 kişiye ulaşmak hedeflenmiş, 734 öğrenciye ulaşılmıştır. Veriler, gerekli açıklama yapıldıktan ve yazılı onam alındıktan sonra gözlem altında anket yoluyla toplanmıştır. Sosyo-ekonomik özellikler, genel sağlık durumu ve internet kullanma özelliklerini içeren anket formu, İnternet Bağımlılığı Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği kullanılmıştır. İnternet Bağımlılığı Ölçeği’nden 50 ve üzerinde puan alma durumu riskli/bağımlı internet kullanma, Beck Depresyon Ölçeği’nden 17 ve üzerinde puan alma durumu depresif belirti varlığı şeklinde kabul edilmiştir. Veriler, SPSS 21,0 programında değerlendirilmiş, tek yönlü analizlerde ki-kare testi ve Mann-Whitney U testi, çok yönlü analizde çok değişkenli lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma grubunda riskli/bağımlı internet kullanma sıklığı %20,0 olarak bulunmuştur. İnternet kullanım süresi okul döneminde haftada ortalama 18,74, tatil döneminde 28,73 saattir. Öğrencilerde depresyon sıklığı %27,2’dir. Lojistik regresyon analizi sonuçlarına göre; depresif belirti durumu [odds oranı (OR): 3,24], öğrencilerin öğrenim gördüğü sınıf (OR: 2,07, OR: 1,78), ders başarı durumu (OR: 2,16), ailede sorun yaşama durumu (OR: 1,54) ve tatil döneminde haftalık internet kullanma süresi (OR: 2,05) internet bağımlılığı durumu üzerine etkili bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmada riskli/bağımlı internet kullanma oranı yüksek düzeyde bulunmuş olup, depresyon ve diğer faktörlerin etkileri belirlenmiştir. Bu faktörlere yönelik koruyucu yaklaşımların yanı sıra risk altındaki bireyleri zamanında saptamak ve gereken durumlarda uygun yaklaşımlar için yönlendirmek gereklidir. Objectives: This study was conducted to evaluate the internet addiction status of Ankara University Faculty of Medicine students, and to determine the relationship between this status and depression and other factors. Materials and Methods: This cross-sectional study conducted between May and June 2017. Population of the study consisted of 1st, 2nd and 3rd year students of Ankara University Faculty of Medicine. Minimum sample size was calculated as 523. Stratified random sampling was used according to classes. 60% of each class with 796 individuals in total were aimed, 734 were reached. Data were collected by conducting surveys under observation after necessary explanation was made, written consent was obtained. Questionnaire forms including socio-economic elements, general health status and internet usage habits, Internet Addiction Test and Beck Depression Inventory were used. Scoring 50 points and over in Internet Addiction Test was accepted as risky/addictive internet usage while scoring 17 points and over in Beck Depression Inventory as the existence of depressive symptom. Data were evaluated in SPSS 21.0. The chi-square and Mann-Whitney U tests were used for one-way and multivariate logistics regression analysis for multiple-way analysis. Results: In research group, risky/addictive internet usage frequency was found to be 20.0%. The mean internet usage time was 18.74 hours per week during school period and 28.73 hours during holiday period. The prevalence of depression in students was 27.2%. According to Logistic Regression Analysis results, depressive symptom status [odds ratio (OR): 3.24], class of students (OR: 2.07, OR: 1.78), academic success (OR: 2.16), problems within family (OR: 1.54) and weekly internet usage duration during holidays (OR: 2.05) were found to be related to internet usage. Conclusion: In this study, risky/addictive internet usage proportion was found to be high and the effects of depression and other factors were detected. In addition to preventative approaches for these factors, it is necessary to identify individuals at risk and to guide them for appropriate approaches when necessary.Item type:Item, Bir eğitim ve araştırma hastanesindeki transfüzyon merkezi verilerinin değerlendirilmesi(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Aktaş, Sevinç Yenice; Cenger, Derya HırçınAmaç: Kan transfüzyonu birçok risk içermekle birlikte hayat kurtaran bir doku/organ transplantasyonudur. Kıymetli ve pahalı bir tedavi şekli olan transfüzyon kararı titizlikle alınmalı, hastaların ve ürünlerin takibi çok dikkatli şekilde yapılmalıdır. Bu çalışmanın amacı hastanemizin 2016-2020 yılları arasında kullanılan kan ve kan ürünü verilerinin retrospektif olarak incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Hastanemizin 2016-2020 yılları arasında transfüzyon merkezi verileri retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Kan bileşeni transfüzyonu planlanan %74,7’si erkek, %25,3’ü kadın toplam 7282 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 60,94±1,4 yıl idi. En sık görülen kan grupları A Rh+ ve O Rh+ olarak belirlendi. Eritrosit süspansiyonu (%65,9), taze donmuş plazma (%22,4), aferez trombosit süspansiyonu (%5,8) en sık kullanılan kan bileşenleri olarak bulundu. Otuz bin dört yüz otuz beş ünite kan bileşeninin transfüzyon merkezine tedarik maliyeti 5.563.335 TL, 643 ünite kan ürününün imhası ile ilgili maliyet ise 29.728 TL olarak belirlendi. İmha oranı %2,11 olarak belirlendi. Sonuç: Kan ve kan ürünleri çok değerli kaynaklar olduğundan, hastane verileri analiz edilerek ihtiyaç planları yapılmalı ve imhalar azaltılmalıdır. Objectives: Although blood transfusion involves many risks, it is a life-saving tissue/organ transplantation. The decision of transfusion, which is a valuable and expensive form of treatment, should be taken meticulously, and patients and products should be followed very carefully. The aim of this study is to retrospectively analyze the blood and blood product data used in our hospital between 2016 and 2020. Materials and Methods: Transfusion center data between 2016 and 2020 at our hospital were analyzed retrospectively. Results: Seven thousand two hundred and eighty-two patients, of whom 74.7% were male and 25.3% were female, who were planned for blood component transfusion were included. The mean age of the patients was 60.94±1.4 years. The most common blood groups were determined as A Rh+ and O Rh+. Erythrocyte suspension (65.9%), fresh frozen plasma (22.4%), apheresis platelet suspension (5.8%) were found to be the most commonly used blood components. The cost of supplying 30,435 units of blood components to the transfusion center was determined as 5,563,335 TL while the cost associated with the discard of 643 units of blood products was determined as 29,728 TL. The discard rate was determined as 2.11%. Conclusion: After transfusion, reactions and undesirable effects can be seen, and the use of blood products is an application that should be evaluated in detail in terms of cost. In this context, more detailed cost-effectiveness studies are needed.Item type:Item, N-asetilsisteinle ön-muamele edilmiş kardiyomyositlerden salgılanan eksozomların yaşlanmaya bağlı ros üretimi üzerindeki etkisi(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Bitirim, Ceylan Verda; Genç, Kardelen; Özer, Zeynep; Turan, BelmaAmaç: Bu çalışmada bir antioksidan olan N-asetilsisteinin (NAC), kardiyomyositlerden salınan eksozomlar aracılığı ile kardiyomyositlerde yaşlanmaya bağlı artan reaktif oksijen türleri (ROS) üretimi ve mitokondri membran potansiyeli (MMP) üzerindeki düzenleyici etkisinin moleküler düzeyde incelenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Yaşlanma modeli, sıçan sol ventrikül hücre hattı H9c2’leri D-galaktoz (D-Gal; 50 mg/mL) ile 48-saat inkübasyon yapılarak gerçekleştirilmiştir. NAC ile ön-muameleye tabi tutulan sağlıklı H9c2’lerden salınan eksozomlar yaşlı kardiyomyositler ile inkübe edilerek, yaşlanma ile artan ROS üretimindeki artışa ve MMP depolarizasyonuna etkileri hem normal kontrol hücreleri ve hem de eksozom verilmemiş yaşlı hücrelerle karşılaştırılarak incelenmiştir. ROS ve MMP ölçümleri spesifik floresan boyalar (DCFDA ve FCCP) kullanılarak konfokal mikroskobunda floresan şiddetinde değişim olarak görüntülenerek bağıl olarak hesaplanmıştır. ROS belirteci olarak da kabul edilen miR-21 ifadesi, eksozomal miRNA izolasyonunu takiben yapılan cDNA sentezi qRT-PCR ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Yaşlanma modeli oluşturulmuş kardiyomyositlerin, NAC ile inkübe edilmiş H9c2’lerden izole edilen eksozomlar ile 72-saat inkübasyonu yaşlanmaya bağlı artan ROS üretiminin belirgin şekilde baskılanmasına, depolarize olan MMP’nin normalize olmasına neden olmaktadır. Diğer yandan, NAC muamelesi normal sağlıklı kardiyomyositlerde eksozomal miR-21 ifadesini anlamlı olarak baskılamaktadır. Sonuç: Bu bulgular ışığında, kalp hasar tedavisinde kullanılan ROS hedefli ajanların eksozom-temelli parakrin bir mekanizma aracılığı ile kontrolsüz olarak artan mitokondriyon kaynaklı ROS üretiminin spesifik bir şekilde baskılıyor olabileceğini işaret etmektedir. Çalışmamız, ayrıca, literatürde ilk kez olmak üzere, NAC ile ön-muamele edilmiş kardiyomyositlerde eksozomal miRNA modülasyonuna neden olduğunu göstermektedir. Bu bulgular, antioksidan sistemi kuvvetlendirilmiş kardiyomiyositlerden elde edilen eksozom uygulamasının yaşlanmaya bağlı yetersiz kalp fonksiyonu için yeni bir tedavi yaklaşımı olduğunu göstermektedir. Objectives: In this study, it was aimed to investigate the regulatory effect of N-acetylcysteine (NAC), an antioxidant, on the aging-related reactive oxygen species (ROS) production and mitochondrial membrane potential (MMP) in cardiomyocytes via exosomes released from cardiomyocytes at the molecular level. Materials and Methods: The aging model was performed by incubating rat left ventricular cell line H9c2 with D-galactose (D-Gal; 50 mg/mL) for 48 hours. Exosomes released from H9c2 pretreated with NAC were incubated with aged cardiomyocytes and their effects on the enhanced ROS production and MMP depolarization with aging were compared with both normal control cells and aged cells without exosomes. ROS and MMP measurements were calculated relative to the confocal microscope using specific fluorescent dyes (DCFDA and FCCP) by visualizing the change in fluorescence intensity. MiR-21 expression, which is also accepted as a ROS marker, and cDNA synthesis qRT-PCR measurements were performed following exosomal miRNA isolation. Results: Seventy-two-hour incubation of aging-modeled cardiomyocytes with exosomes isolated from H9c2 incubated with NAC significantly suppresses the increased ROS production associated with aging and normalizes depolarized MMP. On the other hand, NAC treatment significantly suppressed exosomal miR-21 expression in normal healthy cardiomyocytes. Conclusion: These findings indicate that ROS-targeted agents used in the treatment of heart damage may specifically suppress mitochondrionderived ROS production, which increases uncontrollably through an exosome-based paracrine mechanism. Our study also demonstrates, for the first time in the literature, that NAC induces exosomal miRNA modulation in pretreated cardiomyocytes. These findings indicate that the administration of exosomes obtained from cardiomyocytes with enhanced antioxidant system is a new treatment approach for aging-related inadequate heart function.
