Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz
Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:
- Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
- Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
- Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar
Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.
Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:
- Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
- Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
- Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
- Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.

Recent Submissions
Item type:Item, Adölesanlarda açık ve laparoskopik varikoselektomi sonuçlarının karşılaştırılması(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Kuas, Nilsun; Ergün, Ergun; Bülbül, Merve; Göllü, Gülnur; Çakmak, Ahmet Murat; Koloğlu, Meltem Bingöl; Yağmurlu, Aydın; Ateş, UfukAmaç: Varikosel pampiniform pleksusun anormal genişlemesi sonucu oluşur. Tedavi seçenekleri açık veya laparoskopik cerrahi ve girişimsel işlemlerdir. Bu çalışmada açık ve laparoskopik varikoselektomi yapılan hastaların karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2006-2020 yılları arasında varikosel nedeni ile ameliyat edilmiş çocuk ve adoölesan 33 hasta dahil edildi. Hastalar uygulanan ameliyat yöntemine göre, laparoskopik, loop büyütme ile açık ve loop büyütme kullanılmadan açık olacak şekilde gruplandırıldı. Hastaların takip ve tedavi kayıtları geriye yönelik incelendi. Hastaların yaş, ameliyat öncesi şikayet, muayene bulguları, ultrasonografi bulguları, ameliyat yöntemi ve ameliyat sonrası şikayet, muayene bulguları, ultrasonografi bulguları kayıt edildi. Bulgular: Hastalara uygulanan ameliyat teknikleri incelendiğinde; 18 hastaya açık varikoselektomi, 15 hastaya ise laparoskopik varikoselektomi uygulandığı saptandı. Toplam sekiz hastada subklinik veya klinik nüks, komplikasyon olarak dört hastada hidrosel bir hastada hematom saptandı. Açık ve laparoskopik varikoselektomi teknikleri arasında nüks açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Laparoskopik varikoselektomi yapılan hastaların 4’ünde (%26,6) hidrosel saptandı. Açık varikoselektomi yapılan hastalar arasında hidrosel izlenmedi. Sonuç: Açık ve laparoskopik varikoselektomi yapılan olgularda nüks ve komplikasyon olarak anlamlı fark olmamakla birlikte, açık varikoselektomi yapılan olgularda büyütme kullanılması nüks ve hidrosel oranını azaltabilir. Bunun için geniş serili randomize kontrollü prospektif çalışmalar yapılması gerekmektedir. Objectives: Varicocele occurs as a result of abnormal enlargement of the pampiniform plexus. Widely accepted treatment options are open or laparoscopic surgery and other interventional procedures. In this study, it was aimed to compare the results of the patients who underwent open and laparoscopic varicocelectomy. Materials and Methods: Children who were operated with the diagnosis of varicocele between 2006 and 2020 were included in the study. Children were divided into three groups according to different surgical methods such as laparoscopic surgery, open surgery with loop magnification and open surgery without loop magnification. Follow-up and treatment records of the patients were reviewed retrospectively. Charts of the patients were reviewed in terms of age, preoperative complaints, physical examination findings, radiologic imaging methods, operation method and postoperative outcomes. Results: When the surgical techniques applied to the patients are examined; open varicocelectomy was performed in 18 patients and laparoscopic varicocelectomy was performed in 15 patients. Postoperative subclinical or clinical recurrence was detected in eight patients, hydrocele in four and hematoma in one. There was no significant difference between the outcomes of open and laparoscopic varicocelectomy techniques in terms of recurrence. Postoperative hydrocele was observed in four (26.6 %) of the patients who underwent laparoscopic varicocelectomy. Hydrocele was not observed among the patients who underwent open varicocelectomy. Conclusion: There is no significant difference in terms of recurrence and complications in children who underwent open and laparoscopic varicocelectomy. The use of magnification in cases who underwent open varicocelectomy may reduce the rate of recurrence. Large series of randomized controlled prospective studies are needed for further comments.Item type:Item, Can electrophysiological studies predict multiple sclerosis prognosis?(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Beton, Özlem Ergin; Mungan, Semra ÖztürkObjectives: Multiple sclerosis (MS) is an autoimmune neurodegenerative disease with an unpredictable course. MS lesions can affect the evoked potentials (EP) of electrophysiological studies. In this study, we aimed to predict the prognosis of MS patients with electrophysiological parameters. Materials and Methods: MS patients with visual EP (VEP) and somatosensorial EP (SEP) were included in the study during two-year period. Demographic characteristics, MS type, attack numbers, current expanded disability status scales (EDSS), electrophysiological EP, blood tests, first cerebrospinal fluid (CSF) and magnetic resonance imaging (MRI) findings of the patients were evaluated. Results: Two hundred and fifty-nine MS patients were evaluated. There was a statistically significant difference between EDSS scores and the pathologies detected in both electrophysiological examinations (p<0.001). The number of MS attacks were only associated with SEP pathologies (p=0.045). IgG index of CSF had no significant effect on VEP (p=0.065) but had a statistically significant effect on posterior tibial SEP. Posterior tibial SEP was statistically significant in two-sided abnormalities in MS patients with an elevated IgG index (p=0.039). MS patients who met the International Restless Legs Syndrome Study Group consensus criteria had two-sided abnormalities that were statistically significant on both VEP and tibial SEP examinations (p=0.003 and 0.000, respectively). Patients who had pathology in electrophysiological examinations at the beginning had statistically significantly more frequent demyelinating lesions in spinal and infratentorial according to current MRI. Conclusion: EP can predict clinical deterioration in MS patients. Neurophysiological abnormalities can be considered in MS disease as a prognostic factor. , Amaç: Multipl skleroz (MS), prognozu öngörülemeyen otoimmün nörodejeneratif bir hastalıktır. MS lezyonları, elektrofizyolojik çalışmaların uyarılmış potansiyellerini (UP) etkileyebilir. Bu çalışmada elektrofizyolojik parametreleri kullanarak MS hastalarının prognozunu öngörmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: İki yıl boyunca, vizüel UP (VUP) ve somatosensoryal UP (SUP) tetkikleri yapılmış olan MS hastaları çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, MS tipi, atak sayıları, muayene esnasındaki genişletilmiş engellilik durum skalaları (EDSS), elektrofizyolojik UP, kan testleri, ilk beyin omurilik sıvısı (BOS) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları değerlendirildi. Bulgular: Toplam iki yüz elli dokuz MS hastası değerlendirildi. Her iki elektrofizyolojik inceleme için de, tespit edilen patolojik sonuçlar ile hastaların EDSS skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı (p<0,001). MS ataklarının sayısı, sadece SEP patolojileri ile ilişkili bulundu (p=0,045). BOS IgG indeksinin VEP üzerinde anlamlı bir etkisi yokken (p=0,065), posterior tibial SEP üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi vardı. IgG indeksi yüksek olan MS hastalarında, posterior tibial SEP incelemeleri istatistiksel olarak anlamlı derecede iki yanlı patolojikti (p=0,039). Uluslararası Huzursuz Bacak Sendromu Çalışma Grubu tanı kriterlerini karşılayan MS hastalarında hem VEP hem de tibial SEP incelemelerinde istatistiksel olarak anlamlı olan iki taraflı bozukluk vardı (sırasıyla p=0,003 ve 0,000). Başlangıçta elektrofizyolojik incelemelerde patolojisi olan hastaların güncel MRG’lerinde spinal ve infratentoryalde istatistiksel olarak anlamlı derecede daha sık demiyelinizan lezyonlar vardı. Sonuç: UP MS hastalarında klinik progresyonu öngörebilir. MS hastalığında nörofizyolojik anormallikler prognostik faktör olarak kullanılabilir.Item type:Item, Akut i̇nmeye bağlı gelişen periferik fasiyal paralizilerin supranükleer lezyon lokalizasyonlarının i̇ncelenmesi(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Can, Fatma Yılmaz; Çetin, Beyza Nur; Poyraz, Umur; Önder, HalilAmaç: Tek taraflı serebral inmeden sonra gelişen santral fasiyal paralizide genellikle üst yüz kaslarının disfonksiyonu görülmez. Ancak bazı durumlarda inmeye bağlı üst yüz kaslarında da zayıflık geliştiği bilinmektedir. Bu çalışma, akut iskemik inmeye bağlı gelişen periferik tipte fasiyal paralizilerin supranükleer lezyon lokalizasyonlarını incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Kliniği’nde 2019-2021 yılları arasında inme atağı ile hospitalize edilen ve muayene bulgularında periferik tipte yüz felci saptanan 10 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların radyolojik ve klinik özellikleri retrospektif olarak incelendi. Beyin difüzyon ağırlıklı görüntülemedeki lezyon lokalizasyonları incelendi. Demografik özellikleri, iskemik inme risk faktörleri dosya notları taranarak belirlendi. Bulgular: Hastaların difüzyon ağırlıklı görüntüleme incelemelerinde lezyon lokalizasyonları 4 olguda korteksten ponsa uzanan kortikobulber yoldaydı. İki olguda total orta serebral arter sulama alanını etkilemişti. Bir olguda presentral girus- primer motor korteks üzerinde, bir olguda sentrum semiovale-putamen-internal kapsül arka bacağı üzerindeydi. Bir olguda lezyon anterior serebral arter sulama alanına lokalizeydi. Bir olguda primer motor korteks komşuluğu subkortikal beyaz cevherdeydi. Sonuç: Retrospektif tarama sonuçlarımızda inme tanılı 10 hastada supranükleer lezyonlara bağlı periferik tipte yüz felci kliniği geliştiğini belirledik. Üst ve alt yüz kaslarının kontralateralden; primer motor korteksten motor projeksiyonlar aldığını düşündük. Ayrıca 60 yaş üzeri metabolik ve vasküler risk faktörü olan periferik tipte fasiyal paralizi gelişen hastalarda serebrovasküler hastalıkların da akla getirilmesi gerektiğini beyan ederiz. Objectives: In central facial palsy developing after unilateral cerebral stroke, dysfunction of the upper facial muscles is usually not observed. However, in some cases, weakness is reported to develop in the upper facial muscles due to stroke. This study aims to examine the supranuclear lesion localizations of peripheral-type facial palsy induced by acute ischemic stroke. Materials and Methods: Ten patients, who were hospitalized due to stroke in Clinic of Neurology, University of Health Sciences Turkey, Dışkapı Yıldırım Beyazıt Training and Research Hospital between 2019 and 2021 and who were determined to have peripheral type facial palsy in the examination findings, were included in our study. The radiological and clinical characteristics of the patients were analyzed retrospectively. Lesion locations at brain diffusion-weighted imaging were examined. Demographic characteristics and ischemic stroke risk factors were determined by scanning file notes. Results: At diffusion-weighted imaging examinations of the patients, the lesion localizations were on corticobulbar tract reaching to pons from cortex in 4 cases. In two cases, the total medial cerebral artery affected the irrigation area. While it was on precentral gyrus- primary motor cortex in a case, it was on centrum semiovale-putamen-internal capsule posterior limb in a case. In a case, the lesion was localized on the anterior cerebral artery irrigation area. In one case, the primary motor cortex was adjacent to the subcortical white matter. Conclusion: In our retrospective scanning results, we determined that peripheral-type facial palsy due to supranuclear lesions developed in 10 patients with stroke. We thought that the upper and lower facial muscles were receiving motor projections from the contralateral, primary motor cortex. In addition, we declare that cerebrovascular diseases should also be considered in patients aged 60 years and above and developing peripheral-type facial palsy with metabolic and vascular risk factors.Item type:Item, Is there a correlation between the cycle threshold of sars-cov-2 rt-pcr and the clinical course of covid-19?(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Yalçın, Tuğba Yanık; Erol, Çiğdem; Aydın, Saliha; Sarı, Nuran; Yüce, Gülbahar Darılmaz; Azap, Özlem Kurt; Arslan, HandeObjectives: Many parameters are studied in coronavirus disease-2019 (COVID-19) to predict the progress of the disease. One of these parameters is the clinical significance of the reverse transcriptase-polymerase chain reaction (RT-PCR) cycle threshold (CT) value used in diagnostic tests. In this study, we evaluated the relationship between RT-PCR CT values and the clinical course of COVID-19. Materials and Methods: Symptomatic patients over the age of 18 years, who had positive severe acute respiratory syndrome-coronavirus-2 RT-PCR test results between June 1, 2020 and December 1, 2020, were screened retrospectively. Patients’ CT values and other data were collected from the hospital’s information management system. Results: The study included the data of 880 patients. The median age was 63 years, and 47% (415) were female. The severity of COVID-19 was mild in 69.7% (614), moderate in 20.4% (180), and severe/critical in 9.7% (86). There was no significant difference between median CT (mCT) levels of disease severity (mCT=22 in mild group; mCT=23 in moderate group; mCT=22 in severe/critical group, p=0.882). The results showed no correlation between these CT values and COVID-19’s severity, prognosis, or laboratory values. Conclusion: Although there are some reports that propose a relationship between CT values and viral load, we believe that these test results cannot be considered quantitative and cannot be generalized because of the many factors known to affect CT values. Amaç: Hastalığın progresyonunu tahmin etmek için koronavirüs hastalığı-2019’da (COVID-19) birçok parametre incelenmektedir. Bu parametrelerden biri, tanısal testlerde kullanılan ters transkriptaz-polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) döngü eşiği (CT) değerinin klinik önemidir. Bu çalışmada RTPCR CT değerleri ile COVID-19’un klinik seyri arasındaki ilişkiyi değerlendirdik. Gereç ve Yöntem: 1 Haziran 2020 ile 1 Aralık 2020 tarihleri arasında şiddetli akut solunum sendromu-koronavirüs-2 RT-PCR testi pozitif çıkan 18 yaş üstü ve semptomatik hastalar geriye dönük olarak tarandı. Hastaların CT değerleri ve diğer verileri hastanenin bilgi yönetim sisteminden toplandı. Bulgular: Çalışmaya 880 hastanın verileri dahil edildi. Hastaların yaş ortancası 63 idi ve %47’si (415) kadındı. COVID-19 hastalığının şiddeti hastaların %69,7’sinde (614) hafif, %20,4’ünde (180) orta ve %9,7’sinde (86) şiddetli/kritik idi. Medyan CT (mCT) değerleri ile hastalık şiddeti arasında anlamlı bir fark yoktu (hafif hastalık grubunda mCT=22; orta hastalık grubunda mCT=23; şiddetli/kritik hastalık grubunda mCT=22, p=0,882). Çalışmamızın sonuçları, CT değerleri ile COVID-19’un şiddeti, prognozu veya laboratuvar değerleri arasında bir ilişki olmadığını gösterdi. Sonuç: Pratikte CT değerleri ile viral yük arasında göreceli bir ilişki olmasına rağmen, CT değerlerini etkilediği bilinen birçok analitik ve klinik faktör nedeniyle bu test sonuçlarının nicel olarak kabul edilemeyeceğine ve genellenemeyeceğine inanmaktayız.Item type:Item, Evaluation of the epidemiology, risk factors, predictors and fatality associated with extremely drug-resistant infections in burn patients(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Erol, Çiğdem; Demirkaya, Melike Hamiyet; Gedik, Ender; Aydoğan, Cem; Arslan, Ayşe Hande; Haberal, MehmetObjectives: Hospital-acquired infections are the leading causes of mortality in burn injuries following the initial resuscitation phase. Studies on healthcare associated antimicrobial-resistant infections in burn patients are limited. In this study, we aimed to evaluate the main risk factors and predictors of extremely drug-resistant infections in burn patients to highlight the need for optimal infection control approaches and antimicrobial stewardship. Materials and Methods: This retrospective case-control study enrolled 92 adult patients with burn injuries admitted to the burn care department of our hospital from January 2015 to December 2018. Results: Infection was observed in 47.8% of the burn patients (44/92), with 84 infection episodes noted among these patients. For the prediction of infection, only C-reactive protein/albumin ratio cut-off value was found to be a predictor after logistic regression analysis. Extremely drugresistant infections accounted for 27% (23/84) of the episodes in 14 patients. The most common site of these infections was the lower respiratory tract. Extremely drug-resistant bacteria were isolated from nearly 80% of the respiratory samples. Broad spectrum and multiple antimicrobial usage were independent risk factors for the development of extremely drug-resistant infections and the presence of the resistant infection was the only independent risk factor for fatality (p=0.001; odds ratio 10.4; 95% confidence interval 1,923-56,359). Conclusion: This study showed that extremely drug resistance was the major risk factor for fatality in burn patients. Infection control and antimicrobial stewardship programmes, which are crucial for limiting the development and spread of antimicrobial resistance, may decrease fatality in burn patients. We are able to cope with most of these factors with the infection control procedures. Amaç: Hastane kaynaklı enfeksiyonlar, ilk resüsitasyon evresini takiben yanık yaralanmalarında önde gelen ölüm nedenidir. Yanık hastalarında sağlık bakımıyla ilişkili antimikrobiyallere dirençli enfeksiyonlarla ilgili çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmada, optimal enfeksiyon kontrol yaklaşımları ve antimikrobiyal yönetim ihtiyacını vurgulamak amacıyla yanık hastalarında çok ilaca dirençli enfeksiyonların ana risk faktörlerini ve predikte ettiren faktörleri değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif olgu-kontrol çalışmasına Ocak 2015 ile Aralık 2018 tarihleri arasında hastanemizin yanık bakım bölümüne başvuran yanık yaralanmalı 92 erişkin hasta dahil edildi. Bulgular: Yanık hastalarının %47,8’inde (44/92) enfeksiyon geliştiği gözlendi ve bu 44 hastada 84 enfeksiyon epizodu kaydedildi. Lojistik regresyon analizi sonrası değerlendirilen parametreler içerisinde sadece C-reaktif protein/albümin oranının enfeksiyon varlığı için anlamlı olduğu bulundu. En sık Gram-pozitif mikroorganizmalar izole edilirken (42/84, %50), Gram-negatifler ikinci sıklıkta saptandı (39/84, %46). Çok ilaca dirençli enfeksiyonlar, 14 hastada atakların %27’sini (23/84) oluşturuyordu. Bu enfeksiyonların en sık görüldüğü yer alt solunum yoluydu. Dirençli bakteriler, solunum örneklerinin yaklaşık %80’inden izole edildi. Geniş spektrumlu ve çoklu antimikrobiyal kullanımı, çok ilaca dirençli enfeksiyonların gelişimi için bağımsız risk faktörleri olarak bulundu ve dirençli enfeksiyonun varlığı ölüm için tek bağımsız risk faktörü olarak saptandı (p=0,001; odds oranı 10,4; %95 güven aralığı 1.923-56.359). Sonuç: Bu çalışma, çoklu ilaç direncinin yanık hastalarında ölüm için bağımsız risk faktörü olduğunu göstermektedir. Antimikrobiyal direncin gelişimini ve yayılımını sınırlamada en etkili yol olan enfeksiyon kontrolü önlemlerine sıkı uyum ve etkin antimikrobiyal yönetim programları, yanık hastalarında ölüm oranını azaltabilecek temel yaklaşımdır.
