Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz

Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:

  • Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
  • Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
  • Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar

Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.

Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:

  • Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
  • Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
  • Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
  • Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.
  • ve daha binlerce kaynak; açık, ücretsiz, bir tık yakınızda...
  • Communities in DSpace

    Select a community to browse its collections.

    Now showing 1 - 5 of 8

    Recent Submissions

    • Item type:Item,
      Predictors of success in sialendoscopy
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) Yücel, Levent; Büyükatalay, Zahide Çiler; Özgürsoy, Ozan Bağış
      Objectives: Sialolithiasis accounts for about 50% of major salivary gland diseases. Sialendoscopy allows direct visualization of the salivary duct through a small-caliber endoscope and treatment of sialolithiasis. In spite of developing technologies and techniques, there may be some difficulties or limitations in the sialendoscopic approach. The purpose of this study is to evaluate the outcomes of sialendoscopic procedures at our department. Materials and Methods: Medical records of 34 patients, who underwent sialendoscopy between December 2015 and September 2018, were retrospectively reviewed, and surgical data, success rates, stone characteristics and complications were noted. Results: Sialendoscopy was performed in the submandibular gland in 26 (76.5%) patients and in the parotid gland in the remaining 8 (23.5%) patients. The mean sialolith size and number were 6.5 mm and 1.5, respectively. The sialoliths were located in the duct in 22 (64.7%) patients and in the hilum in 12 (35.3%) patients. The sialoliths were mobile in 15 (44.1%) patients and immobile in 11 (32.4%) patients. Diagnostic and therapeutic sialendoscopy were successfully performed in 33 (97.1%) patients and 25 (73.5%) patients, respectively. There was not statistically significant difference between success rates and sialolith dimensions (p>0.05); however, a statistically significant difference was found between success rates when the localization and mobility of sialoliths were taken into account (p=0.004, p=0.018). Conclusion: Sialendoscopy is a minimally invasive and reliable surgical technique in the treatment of sialolithiasis, which can be affected by many factors such as size, localization, mobility, number of sialoliths, surgeon’s experience, and the availability of the sialendoscopic equipment. Amaç: Tükürük bezi taşları, tükürük bezi hastalıklarının yaklaşık %50’sini oluşturur. Sialendoskopi, küçük kalibreli bir endoskop aracılığıyla tükürük kanalının doğrudan görüntülenmesine ve tükürük bezi taşlarının tedavisine olanak sağlar. Gelişen teknoloji ve tekniklere rağmen, sialendoskopik yaklaşımda bazı zorluklar veya sınırlamalar olabilir. Bu çalışmanın amacı, bölümümüzde sialendoskopik işlemlerin sonuçlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Aralık 2015 ile Eylül 2018 tarihleri arasında sialendoskopi yapılan 34 hastanın tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelendi ve cerrahi veriler, başarı oranları, taş özellikleri ve komplikasyonlar not edildi. Bulgular: Sialendoskopi 26 (%76,5) hastada submandibuler bezde, kalan 8 (%23,5) hastada parotis bezinde yapıldı. Ortalama taş boyutu ve sayısı sırasıyla 6,5 mm ve 1,5 idi. Taşlar 22 hastada (%64,7) kanalda ve 12 hastada (%35,3) hilumda yerleşimliydi. Taşlar 15 hastada (%44,1) hareketli, 11 hastada (%32,4) hareketsizdi. Tanı ve tedavi amaçlı sialendoskopi sırasıyla 33 (%97,1) ve 25 (%73,5) hastada başarıyla uygulandı. Başarı oranları ile taş boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). Ancak, taşların lokalizasyonu ve hareketliliği dikkate alındığında başarı oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p=0,004, p=0,018). Sonuç: Sialendoskopi boyut, lokalizasyon, hareketlilik, taş sayısı, cerrahın deneyimi ve sialendoskopik ekipmanın mevcudiyeti gibi birçok faktörden etkilenebilen tükürük bezi taşlarının tedavisinde minimal invaziv ve güvenilir bir cerrahi tekniktir.
    • Item type:Item,
      The effect of obesity on covid-19 course
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) Coşkun, Belgin; Ayhan, Müge; Sarıcaoğlu, Elif Mukime; Güner, Rahmet; Akıncı, Esragül; Kayaaslan, Bircan; Aypak, Adalet Altunsoy; Hasanoğlu, İmran; Kalem, Ayşe Kaya; Eser, Fatma; Bilir, Yeşim Aybar; Özdemir, Burcu
      Objectives: Clinical features and risk factors are highly variable for Coronavirus disease-2019 (COVID-19). Researchers investigate for the prediction of people who have high risk of developing severe illness and dying. The aim of this study is to examine the effect of obesity on the course of COVID-19. Materials and Methods: Patients with laboratory confirmed COVID-19 were retrospectively screened between March 11 and April 30. Anthropometric measures including standing height and body weight were measured at admission. Body mass index (BMI) was calculated and patients were classified into three groups as BMI<25, BMI 25-29.99, and BMI≥30 according to the guidelines for the diagnosis and treatment of obesity in Turkey. Results: A statistically significant correlation was found between BMI and disease severity and intensive care unit admission (p<0.001and p<0.001 respectively). A significant relationship was found between the BMI and support of invasive mechanical ventilation (p=0.007). Mortality rates of the patients were also significantly different in BMI groups (p=0.030). The mortality rate was 1.1% in patients with a BMI <25 and 1.3% in patients with a BMI 25-29.99. However, mortality rate was 8.6% in patients with a BMI ≥30. Conclusion: The relationship between infectious diseases and obesity has not been established yet. Immune system deficiency, obesity-related comorbidities and respiratory tract abnormalities may cause poor prognosis of infectious diseases. So early detection and aggressive treatment for obese patient with COVID-19 is very important. Amaç: Klinik özellikler ve risk faktörleri, Koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) için oldukça değişkendir. Ağır hastalığa yakalanma ve ölme riski yüksek olan kişileri öngörmek için çeşitli araştırmalar yapılıyor. Bu çalışmanın amacı obezitenin COVID-19 seyrine etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Laboratuvarca doğrulanmış COVID-19’u olan hastalar, 11 Mart ile 30 Nisan tarihleri arasında retrospektif olarak tarandı. Yatışta antropometrik ölçümlerden boy ve vücut ağırlığı ölçüldü. Vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplandı ve hastalar Türkiye obezite tanı ve tedavi kılavuzlarına göre VKİ<25, VKİ 25-29,99 ve VKİ≥30 olmak üzere üç gruba ayrıldı. Bulgular: VKİ ile hastalık şiddeti ve yoğun bakım ünitesine yatış arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (sırasıyla p<0,001 ve p<0,001). VKİ ile invazif mekanik ventilasyon desteği arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p=0,007). Hastaların ölüm oranları da VKİ gruplarında anlamlı olarak farklıydı (p=0,030). Ölüm oranı VKİ <25 olan hastalarda %1,1, VKİ 25-29,99 olan hastalarda %1,3 idi. Ancak VKİ 30 olan hastalarda ölüm oranı %8,6 olarak saptandı. Sonuç: Enfeksiyon hastalıkları ile obezite arasındaki ilişki net bir şekilde kurulamamıştır. Bağışıklık sistemi yetersizliği, obezite ile ilişkili komorbiditeler ve solunum yolu anormallikleri bulaşıcı hastalıkların kötü prognozuna neden olabilir. Bu nedenle COVID-19 ile izlenen obez hasta için erken teşhis ve agresif tedavi çok önemlidir.
    • Item type:Item,
      Pediatrik hastalarda malign karaciğer tümörlerinin değerlendirilmesi: tek merkez deneyimi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) Güzelküçük, Zeliha; Özyörük, Derya; Erdem, Arzu Yazal; Bajin, İnci Yaman; Yozgat, Ayça Koca; Aker, Can Barış; Öztorun, Can İhsan; Emir, Suna; Demir, Ahmet; Ertoy, Ayşe; Şenel, Emrah
      Amaç: Çocukluk çağında malign karaciğer tümörleri nadirdir. Hepatoblastom ve hepatoselüler karsinom en sık görülen iki tiptir. Bu çalışma ile; kliniğimizde izlenen malign karaciğer tümörü tanısı alan hastalarımızın demografik, klinik özelliklerini ve tedavi sonuçlarını geriye dönük olarak incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Ankara Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hematoloji Onkoloji Eğitim Araştırma Hastanesi, Çocuk Onkoloji Kliniği’nde 2010-2019 tarihleri arasında takip edilen, karaciğerde malign tümörü olan 13 olgunun demografik özellikleri, tümör lokalizasyonu, klinik ve radyolojik bulguları, histopatolojik bulguları, tedavileri ve son durumları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Karaciğerde malign tümörü olan 13 çocuk hasta (erkek/kız: 6/7) değerlendirildi. Hastaların ortanca yaşı 38 ay (minimum: 4- maksimum: 198 ay) olarak hesaplandı. Hepatoblastom (n=11, %84,6), hepatoselüler karsinom (n=1, %7,69), karaciğerin farklılaşmamış sarkomu (n=1, %7,69) tanıları alan hastalar mevcuttu. Hepatoblastom tanılı 1 hastada (%9) ve undiferansiye sarkom tanılı hastada alfa fetoprotein düzeyi (AFP) <100 ng/ mL (0-9) idi. Cerrahi ve kemoterapiden oluşan tedaviler uygulandı. Relaps ve/veya progresif hastalık nedeni ile 2 hasta eksitus oldu. Genel sağkalım oranı %88,9 olarak hesaplandı. Sonuç: Karaciğerde malign tümörü olan hastalarımızı retrospektif olarak değerlendirerek, tek merkez deneyimi sunulmuştur. Hasta sayımız kısıtlıdır. Ancak çocukluk çağındaki karaciğer kanserleri için oldukça iyi yaşam oranlarını içermektedir. Kemoterapiye bağlı uzun dönem komplikasyonların değerlendirilmesi için uzun soluklu takip sürelerini içeren çalışmalar planlanmalıdır. Objectives: Malignant liver tumors are rare in childhood. Hepatoblastoma and hepatocellular carcinoma are the two most common types of malignant liver tumors. In our study, we reviewed the demographic, clinical features and treatment outcomes of pediatric patients with malignant liver mass followed in our clinic retrospectively. Materials and Methods: Patients with 13 malignant liver tumors, who were diagnosed in University of Health Sciences Turkey, Ankara Pediatric Hematology Oncology Training and Research Hospital, Pediatric Oncology Clinic between 2010 and 2019, were included in the study. Their files were reviewed retrospectively, and their demographic characteristics, tumor localization, clinical and radiological findings, treatments and response to treatment were also investigated. Results: Thirteen pediatric patients (male/female: 6/7) with malignant tumors in the liver were evaluated. The median age of the patients was calculated as 38 months (minimum: 4- maximum: 198 months). There were patients diagnosed with hepatoblastoma (n=11, 84.6%), hepatocellular carcinoma (n=1, 7.69%), and liver undifferentiated sarcoma (n=1, 7.69%). Alpha fetoprotein level was <100 ng/mL (0-9) in one patient (9%) with a diagnosis of hepatoblastoma and in one patient with undifferentiated sarcoma. Treatments consisting of surgery and chemotherapy were applied. Two patients died due to relapse and/or progressive disease. Overall survival rate was calculated as 88.9%. Conclusion: A single-center experience was presented by retrospectively evaluating our patients with liver malignant tumors. The number of our patients was limited. However, this study contains very good survival rates for childhood liver cancers. Studies involving long-term follow-up periods should be planned in order to evaluate long-term complications due to chemotherapy.
    • Item type:Item,
      Catheter malposition as a considerable complication of central venous catheterization: an analysis of 23 cases in a tertiary referral hospital
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) Korkmaz, Ufuk Turan Kürşat; Uçaroğlu, Erhan Renan
      Objectives: We aimed to present the clinical characteristics of patients with catheter malposition following central venous catheterization, and to review the relevant literature. Materials and Methods: A total of 1816 patients who underwent central venous catheterization via internal jugular or subclavian vein in a tertiary referral hospital between January 2011 and December 2018 were researched for this cross-sectional study. Among them, procedure-related catheter malposition was detected in 23 cases, and the study population composed of these cases with catheter malposition. Medical data of study population were obtained and retrospectively reviewed. Results: The rate of catheter malposition following central venous catheterization was 1.26%. The mean age of the study population was 55.1±21.3 years, and 52.2% of them were male. The blind-landmark technique without ultrasound guidance was the selected approach in 21 of cases (91.3%). In study population, additional procedure-related complications were subcutaneous hematoma, pneumothorax, and hemo-pneumothorax in six, three and two cases, respectively. In-hospital death was observed in two cases because of the causes other than procedure-related complications. Conclusion: Catheter malposition is a relatively lesser encountered but an important complication of central venous catheterization. We suggest that during central venous catheterization, the radiological-guided approach should be of choice instead of the blind-landmark technique to minimize the risk of catheter malposition. Amaç: Bu çalışmada santral venöz kateterizasyon sonrası kateter malpozisyonu olan hastaların klinik özelliklerini sunmayı ve ilgili literatürü gözden geçirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2011 - Aralık 2018 tarihleri arasında üçüncü basamak bir sevk hastanesinde internal juguler veya subklavyen ven yoluyla santral venöz kateterizasyon uygulanan toplam 1816 hasta bu kesitsel çalışmada değerlendirildi. Bunlardan 23 olguda işleme bağlı kateter malpozisyonu tespit edildi ve çalışma popülasyonu kateter malpozisyonu olan bu olgulardan oluşturuldu. Çalışma popülasyonunun tıbbi verileri elde edildi ve geriye dönük olarak incelendi. Bulgular: Santral venöz kateterizasyon sonrası kateter malpozisyon oranı %1,26 idi. Çalışma popülasyonunun ortalama yaşı 55,1±21,3 yıl idi ve %52,2’si erkekti. Olguların 21’inde (%91,3) seçilen yaklaşım ultrason rehberliği olmaksızın kör nokta tekniği idi. Çalışma popülasyonunda, prosedüre bağlı diğer komplikasyonlar sırasıyla altı, üç ve iki olguda gözlenen subkütan hematom, pnömotoraks ve hemopnömotoraks idi. İşlemle ilişkili komplikasyonlar dışındaki nedenlere bağlı hastanede ölüm iki olguda görüldü. Sonuç: Kateter malpozisyonu, nispeten daha az karşılaşılan ancak santral venöz kateterizasyonun önemli bir komplikasyonudur. Santral venöz kateterizasyon sırasında, kateter malpozisyon riskini en aza indirgemek için kör nokta tekniği yerine radyolojik kılavuzlu yaklaşımın tercih edilmesi gerektiğini düşünüyoruz
    • Item type:Item,
      The adaptation study of the test of functional health literacy in patients with cardiovascular diseases
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) Üçpunar, Esra; Piyal, Birgül; Çelen, Ümit
      Objectives: The aim of the study was to make the adaptation of the Functional Health Literacy in Turkish Adults (TOFHLA) in patients with cardiovascular disease. Materials and Methods: Data collection form consisted of questions on socio-demographic-health related characteristics (31 items), verbal (30 items) and numeral (15 items) parts of TOFHLA. Computation was made out of 50. Data collection form was applied to the cardiology outpatient clinic applicants with face to face interview technique by the researcher (EU). Results: The mean verbal and numerical competency scores were 41.67 and 43.33, respectively. The correlation coefficient between the verbal and numerical competency scores was r=0.48 (p<0.001). No linear relation was found between age and scores. Spearman’s Rho values are as follows; age and verbal score r=0.02, p>0.05, age and numeral score r=-0.02, p>0.05, age and total score r=-0.01, p>0.05. Statistically significant differences were found between verbal, numeral and total scores of the education groups. It was found that the scores increased in parallel with the increased educational degree. Nuclear families had the highest scores. Conclusion: In terms of public health, to design and implement studies on a national scale in a broad context and to study the factors affecting the health literacy levels of different segments of society seem important. Amaç: Çalışmanın amacı Türk Yetişkinlerde İşlevsel Sağlık Okuryazarlığının (TOFHLA) kardiyovasküler hastalarda adaptasyonunu sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Veri toplama formu TOFHLA’nın sosyo-demografik sağlıkla ilgili özelliklerini (31 soru), sözel (30 soru) ve sayısal (15 soru) bölümlerini içermektedir. Hesaplama 50 puan üzerinden yapılmıştır. Araştırmacı (EU) tarafından yüz yüze görüşme tekniği ile kardiyoloji polikliniğine başvuran bireylere veri toplama formu uygulanmıştır. Bulgular: Ortalama sözel ve sayısal yeterlilik puanları sırasıyla 41,67 ve 43,33’tü. Sözel ve sayısal yeterlik puanları arasındaki korelasyon anlamlı olarak bulundu (r=0,48, p<0,001). Yaş ve skorlar arasında doğrusal bir ilişki bulunamadı. Spearman’ın Rho değerleri yaş ve sözel puan için r=0,02, p>0,05, yaş ve sayısal puan için r=-0,02, p>0,05, yaş ve toplam puan için r=-0,01, p>0,05 olarak bulundu. Eğitim gruplarının sözel, sayısal ve toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Eğitim derecesinin artmasıyla skorların arttığı belirlenmiştir. Çekirdek aileler en yüksek puanları aldı. Sonuç: Halk sağlığı açısından, geniş bir bağlamda ulusal ölçekte çalışmalar tasarlamak ve uygulamak ve toplumun farklı kesimlerinin sağlık okuryazarlığı düzeylerini etkileyen faktörleri incelemek önemli görünmektedir.