Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz

Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:

  • Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
  • Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
  • Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar

Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.

Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:

  • Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
  • Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
  • Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
  • Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.
  • ve daha binlerce kaynak; açık, ücretsiz, bir tık yakınızda...
  • Communities in DSpace

    Select a community to browse its collections.

    Now showing 1 - 5 of 8

    Recent Submissions

    • Item type:Item,
      Akut arteriovenöz fistül trombozunda cerrahi trombektominin yeri ve sonuçları
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Gümüş, Fatih
      Amaç: Popülasyonda arteriovenöz fistül (AVF) trombozu görülme oranları gittikçe artmaktadır ve bu durumda yapılacak kurtarıcı operasyon hakkında görüş birliği sağlanamamıştır. Amacımız AVF trombozu gelişen hastalarda erken dönemde uygulanacak doğru cerrahi işlemin başarıdaki rolunü göstermektir. Gereç ve Yöntem: Kasım 2018-Haziran 2020 yılları arasında tek merkezde akut AVF trombozu nedeni ile cerrahi trombektomi operasyonu uygulanmış 29 hasta retrospektif olarak analiz edildi. Preoperatif özellikler, perioperatif tanı araçları, cerrahi işlemler ve cerrahi başarı oranları sunuldu. Bulgular: Bütün hastalara trombektomi işlemi uygulanmış olup; 8’ine (%27.5) ek olarak anastomoz bölgesi büyük boy fogarty balon dilatasyonu, 3’üne (%10.3) ek olarak anastomoz revizyonu, 5’ine ek olarak tip 2 stenoz bölge eksizyonu ve uç-uca anastomoz uygulandı. Teknik başarı 25 (%86.2) hastada sağlandı. 4 (%13.7) hastaya ise yeni fistül hattı açıldı. Sonuç: Bu sonuçlara göre tecrübeli bir vasküler cerrah tarafından yapılacak erken dönem cerrahi AVF trombektomi uzun dönemde yeterli başarı sağlamaktadır. Preoperatif dönemde hastaların ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografik anjiografi ile detaylı değerlendirilip trombüsün yeri, tipi, eşlik eden stenozun varlığı ve tipinin belirlenmesi, başarılı hasta seçimi ve cerrahi plan açısından çok önemlidir. Objectives: The rate of arteriovenous fistula (AVF) thrombosis has been increasing in the population and there was yet no consensus on the salvage operation to be performed. Our aim is to demonstrate the success of the correct surgical procedure to be applied in the early period in patients with AVF thrombosis. Materials and Methods: Between November 2018 and June 2020, 29 patients who underwent surgical thrombectomy for acute AVF thrombosis in a single center were analyzed retrospectively. Preoperative characteristics, perioperative diagnostic tools, surgical procedures and surgical success were presented. Results: Surgical thrombectomy was performed for all patients. Additionally, balloon dilatation with an oversize fogarty balloon in the anastomosis area was performed for 8 (27.5%) patients, anastomosis revision was performed for 3 (10.3%) patients , type 2 stenosis zone excision and end-toend anastomosis were performed for 5 (17.2%) patients. Technical success was achieved in 25 (86.2%) patients. A new fistula tract was created in 4 (13.7%) patients. Conclusion: According to these results, early surgical AVF thrombectomy performed by an experienced vascular surgeon provides sufficient success in the long term. In the preoperative period, it is very important to evaluate the patients in detail by ultrasonography and computed tomographic angiography and to determine the location and type of thrombus, presence and type of accompanying stenosis for successful patient selection and surgical plan.
    • Item type:Item,
      Multipl skleroz hastalarında ağrı ve i̇lişkili klinik özellikler
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Sayılgan, Eylem; Ertürk, Fatma Avşar; Güven, Bülent; Güven, Hayat
      Amaç: Multipl skleroz (MS) ağrılı bir hastalık olarak kabul edilmemekle birlikte, MS hastalarında ağrılı semptomlarla sık olarak karşılaşılır. Bu çalışmada MS hastalarında çeşitli tipteki ağrıların ve bu ağrılarla ilişkili klinik özelliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tekrarlayan-düzelen MS (RRMS) tanısıyla izlenmekte olan 70 ardışık hasta çalışmaya alındı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, genişletilmiş özürlülük durum ölçeği (EDSS) puanları, beyin ve spinal kort demyelinizan plakları kaydedildi. Çalışmaya alınan hastalarda migren, gerilim tipi baş ağrısı (GTBA), tedaviyle ilişkili baş ağrısı, Lhermitte bulgusu, nöropatik ekstremite ağrısı, ağrılı tonik spazmlar, bel ağrısı ve mekanik nedenli ekstremite ağrıları araştırıldı. Ayrıca hastalar yorgunluk, depresyon ve anksiyete semptomları açısından değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 70 hastanın (54 kadın, 16 erkek; yaş ortalaması 36,2±7,9) 64’ünün (%91,4) bir veya daha fazla ağrılı duruma sahip oldukları saptandı. Bel ağrısı en sık görülen ağrılı semptom olarak bulundu (%48,6). Bunu sırasıyla migren (%38,6), tedavi ile ilişkili baş ağrısı (%31,1) izliyordu. Migreni olan MS hastalarında, migreni olmayanlara göre yorgunluk, depresyon ve anksiyete semptomlarının daha sık olduğu saptandı (sırasıyla, p=0,027, p=0,01 ve p=0,016). Nöropatik ekstremite ağrısı olanlarda MS hastalık süresi daha uzun idi (p=0,018). Nöropatik ekstremite ağrısı, Lhermitte bulgusu ve bel ağrısı olan hastaların daha yüksek EDSS puanlarına sahip oldukları bulundu (sırasıyla, p<0,001, p=0,007 ve p=0,035). Nöropatik ekstremite ağrısı olan hastalarda depresyon semptomları daha sık (p=0,005) iken; bel ağrısı olan hastalarda anksiyete semptomlarının daha sık olduğu saptandı (p=0,03). GTBA olan hastalarda internal kapsül demyelinizan lezyonları (p=0,05); nöropatik ekstremite ağrısı olanlarda internal kapsül ve servikal spinal kort lezyonları (sırasıyla, p=0,033 ve p=0,019); Lhermitte bulgusu olanlarda ise pons ve servikal spinal kort lezyonları daha sık (sırasıyla, p=0,031 ve p<0,001) idi. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları ağrının, MS hastalarında oldukça sık görülen bir semptom olduğunu göstermiş; MS hastalarının nörojenik ya da nosiseptif mekanizmaların rol oynadığı geniş bir ağrı çeşitliliğine sahip olabileceğine işaret etmiştir. MS hastalarının ağrı açısından sorgulanması ve ağrıya yönelik tedavilerin uygulanması, hastaların yaşam kaliteleri üzerinde sağlayacağı olumlu katkı nedeniyle önemlidir. Objectives: Even though multiple sclerosis (MS) is not considered to be a painful disease, painful symptoms are frequently encountered in patients with MS. The objective of this study was to investigate various types of pain and clinical features associated with these pains in patients with MS. Materials and Methods: Seventy consecutive patients followed up with relapsing remitting MS were included in the study. Besides demographic and clinical characteristics of patients, expanded disability status scale (EDSS) scores, cranial and spinal demyelinating lesions were recorded. Patients were investigated for migraine, tension-type headache (TTH), treatment-related headache, Lhermitte sign, neuropathic limb pain, painful tonic spasms, low back pain, and mechanical limb pain, and also evaluated for associated fatigue, depression and anxiety symptoms. Results: Of the 70 patients (54 females, 16 males, mean age 36.2±7.9) 64 had one or more painful disorders (91.4%). Low back pain was the most common painful symptom (48.6%) followed by migraine (38.6%) and treatment-related headache (31.1%). Fatigue, depression and anxiety were found to be more frequently in patients with migraine than in those without migraine (p=0.027, p=0.01 and p=0.016, respectively). The duration of MS was longer in patients with neuropathic pain (p=0.018). Patients with neuropathic limb pain, Lhermitte sign, and low back pain had higher EDSS scores (p<0.001, p=0.007 and p=0.035, respectively). It was found that depression was more frequent in patients with neuropathic limb pain (p=0.005) and anxiety was more frequent in patients with low back pain (p=0.03). Demyelinating lesions were found to be more frequent in internal capsule in patients with TTH (p=0.05); in internal capsule and cervical spinal cord in patients with neuropathic limb pain (p=0.033 and p=0.019, respectively); and in pons and cervical spinal cord in patients with Lhermitte sign (p=0.031 and p<0.001, respectively). Conclusion: The results of our study have shown that pain is a very common symptom in patients with MS and have pointed out that patients with MS may have a wide variety of pain in which neurogenic or nociceptive mechanisms play a role. Identification of pain will be helpful to initiate appropriate treatment and to improve the quality of life in patients with MS.
    • Item type:Item,
      Üçüncü basamak sağlık kuruluşuna başvuran hastaların sağlık okuryazarlığı düzeyinin i̇ncelenmesi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) İkiışık, Hatice; Turan, Güven; Kutay, Feyza; Sever, Filiz; Keskin, Sema Nur; Güdek, Hilal; Tiftik, Safiye Rumeysa Dur; Maral, Işıl
      Amaç: Sağlık okur-yazarlığı “bireylerin sağlığını geliştirmesi ve iyi sağlık halini sürdürebilmesi için sağlık bilgisine ulaşması, anlaması ve kullanmasında gerekli bilişsel ve sosyal beceriler” olarak tanımlanmıştır. Bizim çalışmamızdaki amacımız, üçüncü basamak bir eğitim ve araştırma hastanesi genel dahiliye polikliniğine başvuran hastaların sağlık okuryazarlığı düzeylerinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışma tarihlerinde polikliniğe başvuran 307 kişiden 259’una (%84,3) anket uygulanmıştır. Veri toplamak için beş sosyodemografik soru ve Türkiye sağlık okuryazarlığı-32 ölçeği (TSOY-32) testinden oluşan anket formu yüz yüze uygulanmıştır. İstatistiksel analizde SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 43,4±15,4 yıl ve %60,6’sı (n=157) kadınlardan oluşmaktadır. SOY düzeyi %44,8’inde (n=116) sorunlu/sınırlı, %25,1’inde (n=65) yeterli, olarak bulunmuştur. Kadınlarda “yetersiz” ve “mükemmel” sağlık okuryazarlığı oranları sırasıyla %21,7 (n=34) ve %14,6 (n=23) iken erkek katılımcıların %53,9’unun (n=55) Sorunlu-Sınırlı SOY olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Sonuç: Araştırma popülasyonunda SOY düzeyi her üç kişiden ikisinde yetersiz ve sorunlu/sınırlı olarak saptanmıştır. SOY’si sağlık sistemi içinde bir kılavuz olarak değerlendirirsek SOY düzeyi yükseldikçe bireylerin sistemde yön bulmalarının kolaylaştığı görülecektir. Objectives: Health literacy is defined as “the cognitive and social skills required for individuals to access, understand and use health information in order to improve their health and maintain good health”. Our aim in our study was to determine the health literacy levels of patients who were referred to general internal medicine outpatient clinic of a tertiary training and research hospital. Materials and Methods: A survey was provided to 259 (84.3%) of 307 people who had referred to the outpatient clinic during the study dates. To collect data, a questionnaire consisting of five sociodemographic questions and Turkish health literacy scale 32 (TSOY-32) test was answered face to face. SPSS 22.0 program was used in statistical analysis. Results: The average age of the participants was 43.4±15.4 years and 60.6% (n=157) were women. The health literacy level was found to be problematic/limited in 44.8% (n=116) and sufficient in 25.1% (n=65). While “insufficient” and “excellent” health literacy rates in women were 21.7% (n=34) and 14.6% (n=23), respectively, 53.9% (n=55) of male participants were found to be problematic-limited health literacy levels (p<0.05). Conclusion: In the research population, Health Literacy level was found to be insufficient and problematic/limited in two out of every three people. If we evaluate health literacy as a guide in the health system, it will be observed that as the level of health literacy increases, it is easier for individuals to find direction within the system.
    • Item type:Item,
      Ultrasound imaging findings of subcutaneous masses
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Arslan, Mustafa Fatih; Gülpınar, Başak; Haliloğlu, Nuray
      Objectives: We aimed to investigate ultrasonography (US) imaging findings of palpable superficial soft-tissue masses in routine practice. Materials and Methods: We retrospectively investigated 92 patients with palpable subcutaneous masses, who underwent US imaging in our department between October 2012 and March 2018. Patients’ electronic medical records were reviewed for US reports, pathology results if available, and clinical/radiological follow-up. Lipomas and simple cysts were considered as “absolutely benign”. Hypoechoic/heterogenous solid lesions with oval shape and smooth margins, with minimal or no vascularization were determined as “probably benign”. “Indetermined lesions” were defined as heterogeneous masses with irregular margins or disorganized vascularity. Heterogeneous lesions with irregular margins in patients with a primary malignancy were considered as “highly suspicious for metastases”. Results: In 9% of the patients, no lesion was detected on US. Forty-Six patients showed typical US imaging findings of lipoma, 16 lesions were defined as simple or complex cystic masses. Fourteen lesions were classified as “probably benign” on US and all of them were benign on histopathological examination. Four lesions were classified as “indeterminate” on US and histopathological diagnosis was fat necrosis in two lesions, ruptured epidermal inclusion cyst in one lesion, and leiomyosarcoma in one lesion. Three patients with a known primary malignancy had lesions suggesting malignant infiltration, and they were all confirmed on histopathological examination. Accessory breast tissue was detected in one patient presenting with axillary palpable mass. Conclusion: US is useful in demonstrating the presence and the nature of a mass and can diagnose benign incomplex masses. Further investigation should be considered when US findings are inconclusive. Amaç: Günlük pratikte karşılaştığımız, yüzeysel yerleşimli, palpabl yumuşak doku kitlelerinin ultrasonografi (US) görüntüleme bulgularını araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bölümümüzde Ekim 2012-Mart 2018 tarihleri arasında, palpabl deri altı lezyon nedeniyle US yapılan 92 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastane arşiv sisteminden hastaların US raporları, mevcutsa patoloji raporları, klinik ve radyolojik takipleri araştırıldı. Lipom ve basit kistler “kesinlikle benign” olarak kabul edildi. Hipoekoik/heterojen, oval şekilli ve düzgün kenarlı, minimal kanlanma gösteren ya da avasküler solid lezyonlar “olasılıkla benign” olarak sınıflandırıldı. Düzensiz kontürlü ve/veya disorganize kanlanma gösteren, heterojen solid kitleler “şüpheli lezyon” olarak belirlendi. Primer malignitesi olan hastalarda düzensiz kontürlü heterojen kitleler “yüksek olasılıkla metastaz” olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %9’unda US ile herhangi bir lezyon saptanmadı. Kırk altı hasta lipom icin tipik US bulgularına sahipti. On altı hastada basit ya da komplike kistik lezyon mevcuttu. On dört hastada “olasılıkla benign” lezyon saptandı ve hepsinde histopatolojik sonuç benigndi. Dört hastada “şüpheli lezyon” vardı ve histopatolojik tanı ikisinde yağ nekrozu, birinde ruptür epidermal inklüzyon kisti ve birinde leiomyosarkom idi. Primer malignitesi olan üç hastada “yüksek olasılıkla metastaz” olarak değerlendirilen yüzeyel lezyonlar vardı ve hepsi patoloji ile doğrulandı. Bir hastada aksesuar meme dokusu saptandı. Sonuç: US yüzeysel kitleleri göstermede, iç yapılarını ortaya koymada ve basit/benign kitleleri tanımada oldukça başarılıdır. İleri inceleme, US bulgularının tanımlayıcı olmadığı ya da şüpheli olduğu lezyonlarda gereklidir.
    • Item type:Item,
      Pediyatrik hastalarda deri biyopsilerinin klinikopatolojik korelasyonu
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Çölgeçen, Emine; Şahin, Sevinç; Gürel, Gülhan; Aytekin, Betül
      Amaç: Pediyatrik yaş grubunda dermatolojik hastalıklar erişkinler ile karşılaştırıldığında farklı sıklıklarda görülmektedir. Deri biyopsileri dermatologlar tarafından ayırıcı tanıda sık kullanılmaktadır ve kesin tanı için klinikopatolojik korelasyon çok önemlidir. Bu çalışmada, dermatoloji polikliniğimize başvuran çocuk hastalardan alınan deri biyopsilerinde klinikopatolojik korelasyonun değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda deri biyopsisi alınmış ve patolojik inceleme yapılmış 18 yaş ve altı 116 hastanın verileri retrospektif olarak tarandı. Elde edilen sonuçlar, ön tanı ve tanı korelasyonu açısından değerlendirildi. Klinikopatolojik korelasyonu olan ve olmayan gruplar arasında yaş, cinsiyet, biyopsi yeri, biyopsi türü ve ön tanı sayısı açısından istatistiksel karşılaştırma yapıldı. Bulgular: Hastaların 63’ü (%54,3) erkek, 53’ü (%45,7) ise kızdı. Psoriasis, Henoch-Schönlein purpurası, seboreik dermatit, ürtiker, liken planus, böcek ısırığı, pitriyasis rubra pilaris ve morfea dermatopatolojik olarak en sık tanı konan deri hastalıklarıydı. Toplam 97 (%83,6) hastada ön tanılar ile patolojik tanı arasında korelasyon vardı. On bir (%9,5) hastada biyopsi ayırıcı tanıya katkı sağlamadı; altı (%5,2) hastada ön tanıların dışında bir tanı kondu; iki (%1,7) hastada ise yetersiz numune nedeniyle inceleme yapılamadı. Klinikopatolojik korelasyonu olan ve olmayan gruplar arasında yaş, cinsiyet, biyopsi yeri, biyopsi türü ve ön tanı sayısı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Erişkin dönem dermatolojik hastalıklarda olduğu gibi çocukluk çağındaki dermatolojik hastalıklarda da deri biyopsisi ayırıcı tanıda kullanılan önemli bir tanı yöntemidir. Bu tanı yönteminin daha etkili bir şekilde kullanılması için klinisyen ve patolog tarafından iyi ve ayrıntılı bilgi paylaşımı yapılmalı ve gerektiğinde her iki branşın hastaları birlikte değerlendirmelerinin gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Objectives: The incidences of dermatological diseases in the pediatric group differ from those in adults. Skin biopsies are frequently employed by dermatologists at differential diagnosis, and clinicopathological correlation is very important for definite diagnosis. The purpose of this study was to evaluate clinicopathological correlation in skin biopsies from child patients presenting to our dermatology clinic. Materials and Methods: Data of 116 patients aged 18 years or less who were subjected to skin biopsy and pathological examination were screened retrospectively. The results obtained were evaluated in terms of preliminary diagnosis and diagnosis correlation. The groups with and without clinicopathological correlation were subjected to statistical comparison in terms of age, sex, site of biopsy, type of biopsy, and number of preliminary diagnoses. Results: Sixty-three (54.3%) patients were boys and 53 (45.7%) were girls. The main dermatological diseases that were diagnosed were psoriasis, seborrheic dermatitis, Henoch-Schönlein purpura, urticaria, lichen planus, insect bite, pityriasis rubra pilaris, and morphea. Correlation between preliminary diagnoses and pathological diagnoses was present in 97 (83.6%) patients. Biopsy made no contribution to differential diagnosis in 11 (9.5%) patients, diagnoses other than preliminary diagnosis were made in six (5.2%) cases, and examination was not possible in two (1.7%) cases due to insufficient sample. No statistically significant difference was determined between the groups with and without clinicopathological correlation in terms of age, sex, site of biopsy, type of biopsy, or number of preliminary diagnoses (p>0.05). Conclusion: Similarly to dermatological diseases in adulthood, skin biopsy is an important diagnostic method that is also employed at differential diagnosis of dermatological diseases in childhood. We think that in order for this diagnostic method to be used more effectively, an accurate and detailed exchange of information is required between the clinician and pathologist, and that the two branches should evaluate the patient together.