Akademik Arşiv Sistemine Hoş Geldiniz

Ankara Ünivrsitesi Akademik Arşiv Sistemi:

  • Üniversitemiz Akademik ve Kültürel Mirasını toplama, saklama ve geniş kitlere duyurmak amacını taşır
  • Üniversitemiz akademik çıktılarını uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar
  • Etkisini artırmak için telif haklarına uygun şekilde Açık Erişime sunar

Ayrıca Üniversitemiz Önlisans, Lisans ve Yüksek Lisans ders notlarına Açık Ders Malzemeleri sistemi üzerinden erişebilirsiniz.

Akademik Arşiv Sistemi birçok farklı bölümden oluşur:

  • Dergiler = Bu kategoride Ünivrsitemizde yayınlanan dergilere ulaşabilirsiniz
  • Kitaplar= Üniversitemizde yayınlanan kitapları bu kategoride bulabilirsiniz.
  • Gazeteler= Geçmişten günümüze bazı gazetelerin, bazı sayıları sizi tarihte bir yolculuğa çıkarıcak.
  • Tezler= Yüksek Lisans, Doktora ve Uzmanlık Tezleri bu kategori altında yer almaktadır.
  • ve daha binlerce kaynak; açık, ücretsiz, bir tık yakınızda...
  • Communities in DSpace

    Select a community to browse its collections.

    Now showing 1 - 5 of 8

    Recent Submissions

    • Item type:Item,
      İntratorasik yerleşimli schwannoma patolojik tanılı hastaların analizi, tek merkez deneyimi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Yenigün, Bülent Mustafa
      Amaç: Nörilemmoma schwan hücrelerinden köken alan, nörojenik tümörler içerisinde en sık görülen alt gruptur. Sıklıkla 3.-5. dekadlarda saptanır. Genellikle posterior mediyasten yerleşimlidir. Cerrahi olarak rezeke edildiğinde nüks görülme oranları çok düşüktür. Bu çalışmada kliniğimizde rezeke edilen bu tip tümörlerin analizi yapılıp, literatür eşliğinde değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı’nda Ocak 2008 - Ocak 2018 tarihleri arasında rezeke edilen schwannoma tanısı alan 25 hasta retrospektif olarak incelendi. Preoperatif tüm hastalar toraks bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildi. Spinal kanala invazyon şüphesi olma durumunda magnetik rezonans görüntüleme sistemi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan tüm hastaların 14’ü (%56) erkek, 11’i (%44) kadın idi. Yaş ortalaması: 47±12,6 (31-66) idi. Hastaların genelinde baskın semptom sırt ağrısı idi. Lezyonların sıklıkla paravertebral sulkusta yerleşim gösterdiği saptandı. Schwannoma kitlelerinin %56’sı sağ, %44’ü sol hemitoraksta izlendi. Rezeksiyon için 18 hastaya kas koruyucu torakotomi, altı hastaya video yardımlı torakoskopik cerrahi, bir hastaya medyan sternotomi prosedürü uygulandı. Sonuç: Nöral hücrelerden köken alan nörojenik tümörlerin en sık görülen tipi Schwan hücrelerinden köken alan nörilemmoma’lardır. Genellikle posterior mediyasten yerleşimlidir. Oran olarak %40-60 arası asemptomatik seyrederler. Bizim hastalarımızda semptomlu hastaların oranı daha yüksekti. Schwannomalarda rezeksiyon uygulanan hastalarda nüks olma ihtimali çok düşüktür. Objectives: The origin of neurilemmoma is Schwann cells and it is the most frequent subgroup of neurogenic tumors. It is often detected in the 3rd-5th decades. The region is located in the posterior mediastinum. Recurrence rates are very low when surgically resected. In this study, this type of tumor resected in our clinic was analyzed and evaluated with the literature. Materials and Methods: Twenty-five patients diagnosed with Schwannoma resected between January 2008 and January 2018 in Ankara University Faculty of Medicine, Department of Thoracic Surgery were retrospectively reviewed. All preoperative patients were evaluated by thoracic computed tomography. In case of suspicion of invasion into the spinal canal, magnetic resonance imaging was used. Results: Of all the patients included in the study, 14 (56%) were male and 11 (44%) were female. The mean age was 47±12.6 (31-66) years. The main symptom in the patients was back pain. It was determined that the lesions were frequently located in the paravertebral sulcus. 56% of Schwannoma masses were observed in the right and 44% in the left hemithorax. For resection, 18 patients underwent muscle sparing thoracotomy, six patients underwent video-assisted thoracoscopic surgery, and one patient underwent a median sternotomy procedure. Conclusion: The most common type of neurogenic tumors originating from neural cells is neurilemmomas originating from Schwann cells. It is generally located in the posterior mediastinum. They are asymptomatic between the rates of 40% and 60%. In our patients, the rate of symptomatic patients was higher. Recurrence is very low in patients undergoing resection in Schwannoma.
    • Item type:Item,
      Hepatosteatoz tanısı ile çocuk gastroenteroloji kliniğinde değerlendirilen obez hastalarda gastrointestinal ve hepatolojik sorunların değerlendirilmesi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Selbuz, Suna
      Amaç: Obezitenin doğrudan neden olduğu alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) veya reflü özofajiti ve safra kesesi taşları gibi önemli bir risk faktörü olduğu birçok gastrointestinal (GI) ve hepatolojik hastalık vardır. Bu çalışmada; çocuk gastroenteroloji kliniğine başvuran, obezite ve hepatosteatozu olan çocuk hastalarda GI hastalıkların sıklığının araştırılması ve hepatosteatoz ve/veya transaminaz yüksekliği olan hastalarda kronik karaciğer hastalığı etiyolojisine yönelik yapılan tanısal tetkiklerin verimliliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma; Ocak - Aralık 2018 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji Polikliniği’nde, obezite [vücut kitle indeksi (VKİ) ≥%95] ve hepatosteatoz tanılarıyla değerlendirilen 201 çocuk hastaya ait tıbbi verilerin geriye yönelik olarak taranmasıyla gerçekleştirilen bir çalışmadır. Bulgular: Yaş ortalaması 12,9±3,4 yıl olan 201 [%55,2’si (n=111) erkek] hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların VKİ ortalaması 29,8, VKİ standart sapma skoru 2,69’du. Hastaların 23’ünün (%11,4) gastro özofajial reflü hastalığı, 23’ünün (%11,4) kabızlık, 13’ünün (%6,5) fonksiyonel karın ağrısı ve/veya huzursuz bağırsak sendromu ve 13’ünün (%6,5) ise gastrit ile uyumlu yakınmaları vardı. Hepatosteatozu ve transaminaz yüksekliği olan hastalardan birine otoimmün hepatit bir diğerine de alfa-1 antitripsin eksikliği tanısı koyuldu. Sonuç: Sonuç olarak dünyada ve ülkemizde giderek artan sıklıkta görülen obezite ve obeziteye bağlı morbiditeler çocukluk yaş grubundan itibaren önemli bir sağlık sorunudur. Obez hastalarda GI hastalıklar oldukça sık görülmektedir. Obez hastaların takiplerinde tedavi edilebilir diğer karaciğer hastalıkları nedenleri de değerlendirilmelidir. Bu hastalarda multidisipliner obezite yönetimi açısından çocuk gastroenteroloji takibi mutlaka gerekmektedir. Objectives: There are many gastrointestinal (GI) and hepatic diseases for which obesity is the direct cause (eg, nonalcoholic fatty liver disease) or is a significant risk factor, such as reflux esophagitis and gallstones. In our study; we aimed to investigate the incidence of GI diseases in pediatric patients with obesity and hepatosteatosis and to evaluate the efficacy of diagnostic investigations for etiology in patients with hepatosteatosis and/or elevated transaminases. Materials and Methods: This study was retrospectively conducted in 201 pediatric patients who were diagnosed with obesity [body mass index (BMI) ≥95%] and hepatosteatosis between January and December 2018. Results: A total of 201 [55.2% (n=111) male] patients with a mean age of 12.9±3.4 years were included in the study. The mean BMI of the patients was 29.8 and the BMI standard deviation score was 2.69. Twenty-three (11.4%) of the patients had gastro esophageal reflux disease, 23 (11.4%) had constipation and 13 (6.5%) had functional abdominal pain and/or irritable bowel syndrome and 13 (6.5%) had symptoms compatible with gastritis. One of the patients with hepatosteatosis and elevated transaminases was diagnosed with autoimmune hepatitis and the other was diagnosed with alpha-1 antitrypsin deficiency. Conclusion: Consequently, obesity and obesity-related morbidities, which are increasing in the world and in our country, are an important health problem since childhood. GI diseases are quite common in obese patients. Other treatable causes of liver diseases should be evaluated in the followup of obese patients. In these patients, pediatric gastroenterology follow-up is absolutely necessary for multidisciplinary obesity management.
    • Item type:Item,
      Increased galectin-3 levels predicts ventricular arrhythmic events following st-elevation myocardial i̇nfarction
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Bolat, İsmail; Pusuroğlu, Hamdi
      Objectives: We aimed to determine the association between Galectin-3 (Gal-3) levels and microvolt T-wave alternans (MTWA) and frequent premature ventricular complexes (PVCs) in single-vessel patients with left ventricular ejection fraction (EF) (LVEF) >35%, who presented with STelevated myocardial infarction (MI) (STEMI) and were treated with primary percutane-ous coronary intervention (pPCI). Materials and Methods: A total of 81 patients were included in this cross-sectional study. Blood samples for Gal-3 levels were obtained from all patients at the time of admission. The patients were separated into low and high Gal-3 (≤ and >1.93 ng/dL, respectively) groups. Low-Gal-3 and high-Gal-3 groups were compared with respect to both MTWA and PVC positivity and their association with Gal-3 levels were examined. Results: When compared to the low-Gal-3 group, left atrial volume (LAV) was higher in the high-Gal-3 patients (55.7±18.0 vs 40.6±13.7 mL, p<0.001). Multivariate analyses revealed that age, LAV and Gal-3 levels were significant independent predictors of PVC positivity (p=0.005, p=0.04, p=0.002, respectively); and Gal-3 was a significant independent predictor of MTWA positivity (p=0.002). Conclusion: Gal-3 was associated with PVC and MTWA positivity, and was a predictor of arrhythmic events in single-vessel STEMI patients with LVEF >35%. Amaç: Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (EF) (LVEF) >%35 ve tek damar tıkanıklığı olan ve primer perkütan koroner girişim (pPCI) ile tedavi edilen ST segment elevasyonlu miyokart enfarktüsü (MI) (STEMI) hastalarında, Galektin-3 (Gal-3) düzeyleri ile mikrovolt T dalga alternans (MTWA) ve sık prematüre ventriküler kompleksler (PVC) arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya toplam 81 hasta dahil edildi. Başvuru anında tüm has talardan Gal-3 düzeyleri için kan örnekleri alındı. Hastalar düşük ve yüksek Gal-3 (sırasıyla ≤ ve > 1,93 ng/dL) gruplarına ayrıldı. Düşük Gal-3 ve yüksek Gal-3 grupları hem MTWA hem de PVC pozitifliği açısından karşılaştırılmış ve Gal-3 düzeyleri ile ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Düşük Gal-3 grubu ile karşılaştırıldığında, yüksek Gal-3 hastalarında sol atriyal hacim (LAV) daha yüksekti (55,7±18,0’a karşı 40,6±13,7 mL, p<0,001). Çok değişkenli analizler yaş, LAV ve Gal-3 düzeylerinin PVC pozitifliğinin anlamlı bağımsız prediktörleri olduğunu (sırasıyla p=0,005, p=0,04, p=0,002); ve Gal-3’ün, MTWA pozitifliğinin anlamlı bir bağımsız prediktörü olduğunu gösterdi (p=0,002). Sonuç: Gal-3, PVC ve MTWA pozitifliği ile ilişkiliydi ve LVEF >%35 olan tek damarlı STE-MI hastalarında aritmik olayların bir prediktörü idi.
    • Item type:Item,
      Akut miyokart enfarktüsünde farklı revaskülarizasyon yöntemlerinin sol ventrikül fonksiyonları ve serum sst2 düzeyleri ile i̇lişkisi
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Karaaslan, Özge Çakmak; Ünlü, Çakmak; Özilhan, Murat Oğuz; Topal, Salih; Bulguroğlu, Serkan; Çengel, Atiye
      Amaç: Akut miyokart enfarktüsü (AME) ile başvuran hastalarda, farklı revaskülarizasyon yöntemlerinin çözülebilir ST2 (sST2) düzeyleri ve sol ventrikül sistol ile diyastol ekokardiyografik parametreleri üzerine olan etkilerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya toplam 30 hasta dahil edildi. Çalışma popülasyonu iki gruba ayrıldı. AME ile başvuran primer perkütan girişim (PKG) uygulanan veya fibrinolitik uygulanan hastalar çalışma gruplarını oluşturdu. sST2 ve ekokardiyografi parametreler hastaların 3 aylık izlemi boyunca karşılaştırıldı. Bulgular: Her iki grupta sST2 düzeyi arasında fark izlenmedi. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (SVEF) PKG yapılan grupta daha yüksek saptandı. Sonuç: sST2 düzeyi AME hastalarında revaskülarizasyon yönteminden bağımsız olarak değişiklik göstermedi. PKG grubunda fibrinolitik grubuna kıyasla SVEF anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Objectives: We investigated the effects of different revascularization methods on soluble ST2 (sST2) levels and echocardiographic parameters of left ventricular systole and diastolic in patients admitted with acute myocardial infarction (AMI). Materials and Methods: A total of 30 patients were included in the study. The study population was divided into two groups. Patients who underwent primary percutaneous intervention (PCI) or fibrinolytic therapy admitted with AMI were formed the study groups. sST2 and echocardiography parameters were compared during 3-month follow-up of patients. Results: There was no difference between sST2 levels in both groups. Left ventricular ejection fraction (LVEF) was higher in the PCI group. Conclusion: Consequently, the sST2 level did not change in AMI patients regardless of the revascularization method. LVEF was significantly higher in the PCI group compared to the fibrinolytic group.
    • Item type:Item,
      Myelodisplastik sendromda allojeneik kök hücre nakli
      (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2020) Atilla, Pınar Ataca; Atilla, Erden; Bozdağ, Sinem Civriz; Toprak, Selami Koçak; Yüksel, Meltem Kurt; Topçuoğlu, Pervin; Beksaç, Meral; Arslan, Önder; İlhan, Osman; Özcan, Muhit; Gürman, Günhan
      Amaç: Miyelodisplatik sendrom (MDS) sitopeniler ile seyreden ve lösemi transformasyonun görüldüğü klonal bir hastalıktır. Allojeneik Kök Hücre Nakli (AKHN), MDS hastalarında küratif bir tedavidir. Fakat AKHN naklinin hangi hasta grubuna uygulanacağı, öncesinde verilecek tedaviler, nakil sırasında uygulanacak hazırlık rejimleri tartışmalı konular arasındadır. Bu çalışmamızda ünitemizde tanı alan ve sonrasında AKHN yapılan MDS hastalarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 1992-2016 tarihleri arasında merkezimizde tanı alan ve sonrasında Kök Nakil Ünitemizde AKHN yapılmış 44 MDS hastası geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan 44 hastanın 31’i erkek (%71), 13’ü kadındır (%29). Ortanca yaş 41 iken altı hasta (%14) 60 yaş üzerindedir. Sitogenetik analizi yapılabilmiş 31 hastadan 22’si R-IPSS risk skorlamasına göre yüksek riskli, dokuz hasta ise orta risklidir. AKHN sonrasında 32 hastada (%73) tam yanıt gözlenirken; 10 hastada engraftman (%22) sağlanamamıştır. İki hasta (%5) tedaviye yanıtsızdır. Tüm hastalarda mukozit ve 39 hastada diyare (%89) gelişmiştir. Mukozit, diyare ve engraftman kinetiklerinin tanı alt tipi, yaş (<60 yaş ile >60 yaş), R-IPSS, HCT-Cl skoru, hazırlık rejiminin tipi ile ilişkisi gösterilememiştir. AKHN sonrası 1 yıllık genel sağkalım %73 iken 1 yıllık nüks olmaksızın sağkalım %71’dir. Tek değişkenli regresyon analizinde hastalık risk kategorisinin yüksek olması, miyeloablatif hazırlık rejimi kullanımı, akut GVHH gelişimi genel sağkalımda istatistiksel olarak anlamlı azalmaya neden olmuştur. Çok değişkenli analizde ise genel sağkalımı etkileyen faktör tespit edilememiştir. Sonuç: AKHN ile çalışmamıza dahil edilen MDS olgularında nakil ile ilişkili toksisiteler sık görülse bile uzun süreli ve sürdürülebilir yanıt oranlarına ulaşılmıştır. Objectives: Myelodysplastic syndrome (MDS) is a clonal disease that progresses with cytopenias and has leukemia transformation. Allogeneic Stem Cell Transplantation (ASCT) is a curative treatment in MDS patients. However, to which patient group the ASCT transplant will be applied, the treatments to be given before, and the conditioning regimens applied during the transplant are among the controversial topics. In this study, it was aimed to evaluate MDS patients who were diagnosed and underwent ASCT in our unit. Materials and Methods: Forty-four MDS patients that were diagnosed at our center and underwent ASCT at Stem Cell Transplantation Unit between 1992 and 2016 were evaluated retrospectively. Results: Of the 44 patients included in the study, 31 were male (71%) and 13 were female (29%). The median age was 41 years, six patients (14%) were over 60 years old. Twenty-two of 31 patients with cytogenetic analysis were at high risk according to R-IPSS and nine patients were at intermediate risk. While complete response was observed in 32 patients (73%) after ASCT, engraftment was not achieved in 10 patients (22%). Two patients (5%) were not responsive to treatment. Mucositis developed in all patients and diarrhea developed in 39 patients (89%). The relationship of mucositis, diarrhea and engraftment kinetics with age (<60 years vs >60 years), R-IPSS, HCT-Cl score and the type of conditioning regimen was not shown. While 1-year overall survival was 73%, 1-year non-relapse mortality was 71%. In univariate regression analysis, high risk disease category, use of myeloablative conditioning regimen, acute graft versus host disease caused statistically significant decrease in overall survival. In the multivariate analysis, none of the factors affected the overall survival. Conclusion: Long term and sustainable response rates were achieved even if transplantation related toxicities were common in our cohort of MDS patients who underwent ASCT.